20 Temmuz 2015 Pazartesi

İLMİN DAMLALARI - ULUĞ BEĞ'İN KANI

           
Uluğ Beğ ya da gerçek adıyla Muhammed Taragay, yerde duran, bir başa bakıyordu. Bu kendi başıydı. Onun hemen yanında ise başından ayrılmış bedeni yatıyordu ve hâlâ bedeninden kan akmaya devâm ediyordu. Öteki tarafta ise Uluğ Beğ’in birkaç kişiden oluşan mâiyetinde korku ve şaşkınlık, Abbas adlı kâtîlinde ise sevinç ve gurûr vardı.
            
Sâhibkıran Emir Temür’ün yanında büyüyen, gencecik yaşında Semerkand tahtına oturan, pâdîşâhlığının yanında âlimliği ile de ünlü olan koskocaman bir çınar, sapı kendisinden baltanın elinde devrilmişti.
            
Hacc’a gitmeyi dilediğinde, aynı zamânda i’dâmına da hükmolunduğunu bilmiyordu. 58 yaşındaki Emir, öz oğlunun emriyle, cân vermişti. Üstelik yalan söylenerek, halka karşı hâyırlı evlâd görüntüsü verilerek infâz edilmişti.
            
Uluğ Beğ, kesik başı ile başından ayrılmış bedenini izlerken, kâtiline karşı bir kin duymuyor, ancak gençliğinden beri yaşadıkları ve uğradığı en büyük ihânetleri, hep en yakınlarından gördüğünü unutamıyordu. Babası, Emir Şâhrûh, hep oğluna karşı temkinli olmuştu. Oğlu, Semerkand Hâkimi olduktan sonra ise bu durum artmış, bir süre sonra önce rekâbete, sonra da düşmânlığa dönüşmüştü. Annesi olan Gevherşâd ise tamamen siyâsî ihtîrâsları ile oğlunu yönetmeye çalışmış, başaramayınca da kardeşlerin arasını açarak Uluğ Beğ ile kardeşlerinin düşmân olmasını sağlamıştı. Öyle ki, Gevherşâd, oğlu ölene kadar, ona düşmân olmaktan vazgeçmemişti. Daha sonra öz babası ve öz annesinden gördüklerini, öz oğlu tekrârlamış ve oğlu Abdûllâtif tarafından önce tahttan indirilmiş, ardından ise öldürtülmüştü.

Bir yanda ihânetler, bir yanda hedefler arasında bir ömür geçirmişti. Kendini matematiğe ve göklere adamış, yıldızları tek tek öğrenmiş ve hattâ “Zicc-i Uluğ Beğ” adıyla bir yıldız haritâsı bile oluşturmuştu. İşte şimdi, o yıldızların altında, bir Türkmen köyünde cânsız bedeni yatıyordu.

Böyle bir sonu hâk etmiş miydi? Üstelik kendi oğlunun emriyle, töreye aykırı bir biçimde öldürülmeyi, hâk etmiş miydi? Töre, soyluların kanının akıtılmasını kesin olarak yasaklardı. Soyluların kanı dökülemezdi. Onlar, boğularak öldürülürdü. Ama hırs içinde yanıp tutuşan Emir Abdûllâtif, babasını, kanını döktürerek öldürtmüştü.
            
Uluğ Beğ’in rûhu yükselmeye başlamıştı. Artık yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Gökyüzü açıktı ve bir tâne bile bulut yoktu. Tam o sırada, Abbas’ın kel kafasına iki su damlası düştü. Gecenin karanlığında, ayın aydınlattığı gökyüzüne baktığında bir bulut bile göremeyince, kendi kendine söylendi. Oysa düşen damlalar, Uluğ Beğ’in gözlerin düşen iki damla gözyaşıydı. Ancak rûhu, ne kadar mânevî ise, damlalar, o kadar maddî idi. Ama o ortamda, bunu idrâk edebilecek kimse yoktu.
            
Uluğ Beğ’in rûhu, yükselmeye devâm etti. Birden yanında dedesi Sâhibkıran Emir Temür belirdi ve sâdece gülümseyen bir yüz ile torununa baktı ve ellerinden tutup, Semerkand’ın üzerine doğru götürdü. Geldikleri yer, Uluğ Beğ’in yaptırdığı medrese ile rasathanenin üzeriydi ve o an, Sâhibkıran’ın ağzından bir cümle çıktı.

“İşte, gözyaşı dökeceksen, burası için dök”.

Sâhibkıran Emir Temür haklıydı. Bu iki muhteşem eser için ağlaması gerekiyordu ve gözünden dört damla yaş daha döküldü. Ama tûhâf bir biçimde, bu sefer, iki damlası, oğlu Emir Abdûllâtif’in başına düştü. Ancak bunu ne Uluğ Beğ fark etti, ne de oğlu fark etti. Diğer iki damlası ise Uluğ Beğ’in en ünlü öğrencisi olan Ali Kuşçu’nun ellerine düştü. Damlaların anlamını iyi bilen Ali Kuşçu’da ellerine düşen, damlaları yüzüne sürdü ve hocası için bir duâ okudu.

Tüm bunlar olurken, Zicc-i Uluğ Beğ’deki yıldızlardan biri, en ihtişamlısı, Temür Kazuk (Demir Kazık – Kutup Yıldızı) sönmeye başladı ve Uluğ Beğ’in uluğ rûhu, sessizce yükseldi ve yok oldu.

*  *  *

Aradan bir yıl bile geçmemişti ki, baba kâtili Emir Abdûllâtif öldürüldü. Yerine de amcaoğlu Abdullah geçti. Artık Temüroğulları arasında bitmek bilmeyen bir kan dâvâsı başlamıştı. Bu kan dâvâsı, aslâ bitmeyecek ve sonunda Bâbûr Şâh zamânında, dedeleri Sâhibkıran Emir Temür’ün şehri Semerkand’ın kaybedilmesi ve Özbeklerin eline geçmesiyle son bulacaktı.

Emir Abdullah, 853 yılının, Ramazân ayının 10. günü[1] öldürülen amcası Uluğ Beğ’in mezârını Semerkand’a getirtti ve dedesi Emir Temür’ün türbesine defnedildi. Ancak artık Semerkand, eski güzel günlerini kaybetti. Bilim adamları, hem hocaları, hem de pâdîşâhları olan Uluğ Beğ’in öldürülmesine dayanamadı, şehri terk etti.

26 Hazîrân 2012

Kutlu Altay KOCAOVA





[1] Milâdî 27 Ekim 1449

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme