19 Mayıs 2020 Salı

İNGİLİZ VE AMERİKAN BASININDA MUSTAFÂ KEMÂL PAŞA VE 1919

Mustafâ Kemâl Paşa, Samsun'a doğru yola çıkmadan kısa süre önce... Fotoğrafın üzerinde "Kardeşim Raûf Beğ'e" yazıyor.

Bu yıl, Atatürk’ün Samsun’a çıkışını ve 19 Mayıs’ı farklı bir şekilde anmak ve kutlamak istedim. Bu amaçla İngiliz ve Amerikan basınında Mustafâ Kemâl Paşa’ya dâir 1919 yılında yapılan haberleri incelemek istedim. Bir hafta boyunca, her gün bir haber olacak şekilde de paylaştım. Yâni tam yedi haber paylaşmış oldum.

İlk olarak dönemin İngiliz basınını incelemek istedim ve The Times gazetesinin arşivini1 inceledim. The Times gazetesinin arşivi, inanılmaz derecede zengin. 1 Ocak 1785’ten 1 Ocak 1985’e kadar olan 200 yıllık geçmişi orada saklı ve erişime açık. Herhangi bir ücret ya da üyelik istemiyorlar. Dolayısıyla çok güzel bir şey. Bununla birlikte Guardian, Manchester Times gibi döneme dâir gazeteleri de inceledim. Sonunda ilk üçü için The Times gazetesine yer vermeye karar verdim ve The Times gazetesinin 22 Eylül, 2 Ekim ve 13 Ekim 1919 târihli nüshâlarındaki haberleri ele aldım.

Amerikan basınını incelemek ise çok daha kolay oldu. Sanırım bu konuda en rahat erişebilen, Amerikan basınıdır. Çünkü “Kongre Kütübhânesi”nin (Library of Congress) “Chronicling America - Historic American Newspapers”2 (Amerikan Kroniği – Târihî Amerikan Gazeteleri) başlıklı bölümünde 1789’dan 1963’e kadar olan bütün Amerikan gazeteleri yer almaktadır. 1919 yılına âid Mustafâ Kemâl Paşa’nın adının geçtiği 88 haberin içinden de haberin içeriğine göre seçim yaptım ve New York gazetesi olan The Evening World’ün 30 Eylül 1919 târihli nüshâsındaki, Montana gazetesi olan Great Falls Daily Tribune’ün 14 Ekim 1919 târihli nüshâsındaki, Nevada gazetesi olan Tonopah Daily Bonanza’nın 7 Ekim 1919 târihli nüshâsındaki, Virginia gazetesi olan Richmond Times-Dispatch’in 7 Kasım 1919 târihli nüshâsını esâs aldım.

Bu gazetelerdeki haberlerin genel olarak Erzurûm ve Sivas kongreleri, Dâmâd Ferid hükûmetinin düşüşü, Ali Rızâ Paşa hükûmetinin kuruluşu ve Konya’nın kurtarılması üzerine olduğunu söyleyebiliriz. Hepsinde Mustafâ Kemâl Paşa için “Türk millîyetçi lider”, başında bulunduğu hareket için de “millîyetçi hareket” denmesi anlamlıdır. Bu arada Amerikan basınının Sadrâzâm Ali Rızâ Paşa’nın adını yanlış yazdığı (General Alipiza Şa gibi...) epey örnek gördüm. Üstelik bu yanlışlıklar yerel Amerikan gazetelerinden kaynaklanmıyor. Tam tersine büyük bir haber ajansı olan Associated Press gibi kuruluşlardan kaynaklanıyor. Bu da bize, İstanbul hükûmetinin ne kadar ciddiye alındığını göstermektedir. Ayrıca Amerikan basınında Ermenî vurgusunun fazlalığı dikkât çekiyor. Meselâ Erzurûm için “Ermenistan’daki Erzurûm” diyorlar. Öyle ki, târihinden (1923) dolayı burada yer vermediğim bir haritada, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’i hâlâ Ermenistan olarak gösteriyorlardı.

Gazetelerin görüntüsünün altında, haberlerin Türkçelerine yer verdim. Böylece okuyucu, hem haberi anlayabilir; hem de olası bir hat’âm varsa, bana iletebilir. Haberlerin Türkçe kısımlarında herhangi bir yorum yapmadım. Hattâ yoruma dönüşmemesi, nesnellikten uzaklaşmama adına sözlük çevirisini de tercih ettiğim oldu. Meselâ Constantinople’ü İstanbul yerine Konstantinopolis olarak yazmayı uygun gördüm. Sâdece iki yerde, kimlerin kasd edildiğini belirtmek için köşeli parantez içinde gösterdim.

Umarım dönemi araştıranlara, târihçilere ve genç târihçi adaylarına bu çalışmam bir fayda sağlayabilir. Bir kişi için bile kaynak görevi görürse, benim adıma büyük bir mutluluk olacaktır.
Esenlikler...

KUTLU ALTAY KOCAOVA

1 https://www.thetimes.co.uk/archive/ (Erişim târihi: 18.05.2020)
2 https://chroniclingamerica.loc.gov/ (Erişim târihi: 18.05.2020)

9 Temmuz 2019 Salı

1931 SOVYET SALDIRISI IŞIĞI ALTINDA ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK-SOVYET İLİŞKİLERİNE FARKLI BİR BAKIŞ





"Bolşevik'lerin ve Bolşevizm'in ne olduğunu anlamadınız. Bolşevik'lerin Anadolu'ya girdikleri gün, malik olduğumuz mutluluk Moskova'ya aktarılacak ve biz, çıplak bir halk olarak kalacağız. Azerbaycan'ın başına gelenlere bakınız."1

MUSTAFÂ KEMÂL PAŞA

(FO 371/6525/E 8990: Başkomutandan Savaş Bakanlığı'na kapalı tel yazısı no.719, İstanbul, 5.8.1921.)

Gerçekte Mustafa Kemal, Bolşevik ilkelerinden nefret ediyor, ama duygularını gizlemeye çalışıyor.”2

(87) İbid.: belge no. E 12803; kaynak: HC / 1360. (24 Eylül 1920 târihli İngiliz istihbarat raporu)

Genelde Atatürk döneminde Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin ilişkilerinin iyi olduğuna dâir iddiâlar vardır. Gerçi uzaktan görünüş buna uygun olsa da, bunu genelleştirmek doğru değildir. Zîrâ bunun tersini gösteren birçok örnek bulunmaktadır. Ancak verebileceğimiz üç örnek, durumu olduğu gibi ortaya koyacaktır.

1. Âzerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti temsilcisi İbrâhim Abilov’un 1923’te öldürülmesi
2. Sovyetler Birliği’nde yer alan ve Türk vatandaşlarına âid mâllara ve mülklere el konulmasına karşılık olarak Türkiye’nin 25 Şubat 1931 târihli kararnâme ile Türkiye’deki Rus mâllarına ve mülklerine de el konulması.
3. 6 Ağustos 1928 târihinde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında imzâlanan sınır ihtilâfı ve olaylarına dâir sözleşmenin altı aylık süresinin bitiminden i’tibâren sözleşmenin tekrar imzâlandığı 15 Temmûz 1937 târihine kadar sınır hattında yaşananlar...

Üçüncü örnek, elbette genel bir olaylar dizisidir ve bu olaylar içerisinde 1931 yılında yaşanan iki olay, bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Ancak bu olayın önemini ortaya koymak için gidişâtı da görmemiz gerekir.

Bilindiği gibi Türk İstiklâl Savaşı süresince TBMM ile Sovyet Rusya arasında yakın bir ilişki kurulmuştur. Bunda en önemli sebeb de, ortak düşman İngiltere algısıdır. Bununla birlikte her iki ülke için en önemli kısım sınır hattımız olmuştur. Türk ordusunun, Sovyetlerin engelleme çabasına rağmen, Ermenistan’ı yenilgiye uğratması ve Kars, Ardahan, Iğdır ve Batum ile Nahçıvan’ın kurtarılması üzerine 2 Aralık 1920’de Ermenistan ile Gümrü Barış Antlaşması yapılmıştır. Ancak hemen ardından Sovyet Kızılordusu’nun Ermenistan’ı işgâli ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti’nin kurulmasıyla bu antlaşma hükümsüz kalmıştır. Bunun üzerine Türk ve Sovyet tarafları yeni yollara girişmişler ve 16 Mart 1921’de Moskova’da “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması” imzâlanmıştı. Böylece resmî olarak iki ülke birbirini tanımıştı. Bu antlaşmaya göre Sovyetler Birliği, Türkiye’ye askerî, siyâsî ve ekonomik destek vermeyi kabûl ediyordu. Bununla birlikte bunun karşılıksız olmadığını belirtmek gerekir. Türkiye, bu destek karşılığında Batum’u Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti’ne, Nahçıvan’ı da Âzerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti’ne, Türkiye’nin garantörlüğünde olma koşuluyla devretmişti3 4.

Sonraki süreçte de Sakarya Meydân Muhârebesi’nin sonuçlanmasıyla birlikte 13 Ekim 1921’de TBMM ile Âzerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhûriyetleri arasında Kars’ta bir dostluk antlaşması imzâlandı. Bu antlaşmada da Moskova’da imzâlanan antlaşmanın özellikle sınırlar konusu, bir daha detaylı bir şekilde ele alındı5.
Cumhûriyet döneminde 17 Aralık 1925 târihinde Paris’te Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzâlandı. Bununla birlikte bu süreç içerisinde Moskova ve Kars antlaşmaları ile sınır, kesin olarak çizilse de, zaman zaman sınır ihtilâfı yaşanmaktadır. Bu yüzden 6 Ağustos 1928’de Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında sınır ihtilâfı ve olaylarına dâir sözleşme imzâlandı. Ancak bu sözleşme, altı ay yürürlükte kaldı. İki tarafın hükûmetleri sözleşmenin süresini uzatmak için yeterli gayreti göstermediği için bâzı sınır olayları yaşandı ve en sonunda 15 Temmûz 1937 târihinde yeniden benzeri bir sözleşme imzâlandı6.

Böylece Türkiye ile Sovyetler Birliği ilişkilerin resmî seyrini gördükten sonra bâzı olaylara bakabiliriz. Bilindiği üzere Sovyetler Birliği, İstiklâl Savaşı yıllarında Türkiye üzerinde baskı kurmaya ve Türkiye’yi bir komünist Sovyet cumhûriyetine dönüştürmeye çabalamıştı. Bunun için Mustafâ Suphi önderliğinde bir komünist partisi kurulmuş ve Anadolu’nun dört bir yanında faâliyetler yürütülmüştü. Bunun sonucu olarak da Mustafâ Suphi, Mustafâ Kemâl Paşa tarafından TBMM’nin 22 Ocak 1921 târihli gizli oturumunda ciddî suçlamalarla hedef alınmıştır7. Bu konuşmanın üzerinden beş gün geçtikten sonra Mustafâ Suphi ve arkadaşları öldürülmüştür. Bununla birlikte Türkiye-Sovyet ilişkileri açısından asıl önemli olan olay, Âzerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti temsilcisi İbrâhim Abilov’un 1923’te İzmir İktisâd Kongresi’ne katıldığı günlerde ölmesiydi. Kayıtlara kazâ olarak geçen bu ölümün, bir İngiliz istihbârat raporunda doğrudan Mustafâ Kemâl Paşa’nın emriyle, bir ajanı tarafından gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Bunun sebebi olarak Abilov’un Doğu Anadolu’da bir komünist ayaklanma kışkırttığı bilgisi yer almaktadır. Ancak bu noktada İngiliz kaynaklarından daha da ilginç olan Sovyet büyükelçisi Aralov’un olayın hemen ardından Ankara’ya dönmesi ve TBMM’ye protesto notası vermesidir8.

Bu durum, bağımsızlık konusunda Mustafâ Kemâl Paşa’nın Sovyetlere karşı da neler yapabileceğinin kanıtı olarak görülebilir.

İkinci önemli olay, Sovyetler Birliği’nde yer alan ve Türk vatandaşlarına âid mâllara ve mülklere el konulmasına karşılık olarak Türkiye’nin 25 Şubat 1931 târihli kararnâme ile Türkiye’deki Rus mâllarına ve mülklerine de el konulmasıdır. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk vatandaşlarının mülkleriyle mâllarına el konması üzerine, mütekâbiliyet ilkesine göre Türkiye’de yaşayan Rusların mâllarına ve mülklerine el konulmasına karar verilmiştir. Bu olayın Türk-Sovyet ilişkilerinde büyük sorun yarattığını düşünmek için yeterli kaynak elimizde var.

Şimdi yazımızın asıl konusuna gelebiliriz. Yukarıda söylediğimiz gibi 1928’de imzâlanan ve altı ay süreli olan sınır ihtilâfı ve olaylarına dâir sözleşme, altı ay sonra sona ermiş ve yenilenmesi 1937 yılını bulmuştur. İşte bu ortamda 1931 yılının bahar ve yaz aylarında, iki kez Sovyet Kızılordusu sınırlarımıza saldırmıştır.

Ancak ne yazık ki, bu iki saldırının kesin târihini ve saldırı noktasını tesbît edemiyoruz. Bunda devletin, maâlesef, çok geç haberdâr olmasının payı büyüktür. 16/02/1932 târihli, Gâzi Mustafâ Kemâl imzâlı kararnâmeye göre, ancak Dâhiliye Vekâleti’nin (İç İşleri Bakanlığı) 12/02/1932 târihli yazısıyla haberdâr olunabilmiş ve olayları yerinde incelemek, bir daha olmamasını sağlamak üzere nelerin yapılabileceği üzerinde inceleme yapılması için bir hey’et oluşturulmuş. Ancak kesin bir sonuç alınamamış olacak ki, 1934 yılında yeni bir komisyon oluşturulmuş, 1937 yılında Kurmay Yarbay A. Cevad Baydar olayı araştırmakla görevlendirilmiştir. Ancak maâlesef, herhangi bir sonuç alınamamıştır.

Bununla birlikte saldırının yaşandığı bölgenin, kesin olarak noktasını tesbît edemesek de, Ardahan çevresi olduğunu söyleyebiliriz. 26/01/1937 târihli karârnâmeyle olayın araştırılması için görevlendirilen Kurmay Yarbay A. Cevad Baydar başkanlığındaki komisyonda Ardahan kaymakamının da görevlendirilmiş olduğunu görüyoruz. Her ne kadar olaya dâir Türk belgelerinin hiçbirinde yer bilgisi olmasa da, Ardahan kaymakamının görevlendirilmesinden dolayı olayın bu bölgede gerçekleştiğini söylemek, sanırım yanlış olmaz.

Saldırının yaşandığını tahmîn ettiğimiz Ardahan bölgesinin Sovyet (bugünkü Gürcistan) tarafına baktığımızda iki yerleşim göze çarpmaktadır. Ahıska ve Ahılkelek. İki bölge de Türk nüfûsuyla bilinmektedir. Öyle ki, Sovyet lideri Stalin’in 1944 yılında Ahıska Türklerini sürgün etmesine kadar nüfûsun çoğunluğunu Türkler oluşturmaktaydı. Dolayısıyla saldırıların bu bölgeden yapılmış olmasının, bölgenin nüfûsuyla ilgili olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Zîrâ bütün Türk-Sovyet sınırı boyunca Batum ve Nahçıvan dışında Türk nüfûsun yoğun olduğu tek bölge burasıdır. Ancak Batum ve Nahçıvan’ın Türkiye garantörlüğünde oluşu göz önüne alındığında, sınır hattında Sovyet saldırısı için uygun tek Türk yerleşimi olarak burası kalıyor.

Görünen o ki, Sovyetler Birliği, Atatürk’ün mütekâbiliyet ilkesi çerçevesinde attığı bir adımdan rahatsız olmuş ve Türk sınırlarına doğru bahâr ve yaz aylarında iki saldırı yapmıştır. Ancak maâlesef, devletimizin bundan aylar sonra haberi olmuş ve anlayabilmek için yıllarca komisyonlar oluşturulmuştur.

Bu yaşananlar, Atatürk döneminde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında bir satranç oyunu oynandığını, iki tarafın birbirine saygılı ve dost bir görünüm vermeye çalışsa da, tam bir mücâdele hâlinde olduklarını göstermektedir. Ancak elbette Sovyetler Birliği, burada saldırgan, Türkiye de savunmada kalan taraftır. Atatürk’ün ölümünden sonra, Sovyet baskısının artmasına ve sonuç olarak Türkiye’nin NATO’ya girerek, Batı bloğundaki yerini almasıyla sonuçlanacaktır.

9 Temmûz 2019

KUTLU ALTAY KOCAOVA

1Sonyel, Salâhi R., Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi'nin Türkiye'deki Eylemleri, s.202-203, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2013
2a.g.e., s. 115
3T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre: 1, Cilt:9, İçtima:2, On birinci İçtima, 24.03.1337 (1921) Perşembe, s.206-208
4Sosyal, İsmail, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, 1. Cilt (1920-1945), s.32-38, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983
5a.g.e., s.41-47
7T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Cilt: 1, İçtima:1, 22 Kânunusâni 1337 (1921), s.326-336
8Sonyel, Salâhi R., Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi'nin Türkiye'deki Eylemleri, s.325, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2013

24 Temmuz 2018 Salı

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NA DÂİR DÜŞÜNCELERİM



Lozan Barış Antlaşması'nın iki kazananı vardır. Türkiye ve İngiltere. Tek kaybedeni vardır, SSCB.

Lozan Barış Antlaşması'nın en önemli kazananı, Türkiye'dir.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. "Türk olarak" ifâdesini biraz açayım. Mâlum olduğu üzere Osmanlı, çok uluslu bir imparatorluktu ve bünyesinde Müslümân ve Hristiyan çok sayıda millet yaşamaktaydı. 1897'de Marksizm'in ünlü ideologlarından Rosa Luxemburg, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmanın yanlış olduğunu söyler. Çünkü hem Türklerin, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan; hem de Balkan Hristiyanlarının Türklerden kurtulmadan ayakta kalamayacaklarını söyler. Bunu da Balkan Hristiyanlarının Rusya'nın Türklere yönelik her saldırısında, Türklere yönelik bir iç tehdit ve Rusya'nın gönüllü askerliğini yapmaları üzerinden anlatır. Türkler, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan Rusya'yı durduramaz ve İstanbul'u koruyamazlar, demektedir. Balkan Savaşları ile 1. Dünyâ Savaşı, imparatorluk bünyesindeki bütün Türk olmayan unsurlar, Türk ordusuna ve Türk milletine büyük zararlar vermiş. Milyonlarca sivil öldürüldüğü gibi yüz binlere varan askerimiz de, sâdece Türk olmayan unsurlara karşı şehîd düşmüştür. 

İşte, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığı derken, bunu kasd ediyorum. Türk devletinin ulus devlete dönüşüp, tamâmen Türkleşmesini kasd ediyorum. Bâzıları buna Kürdler gibi topluluklar üzerinden eleştiri getirebilir. Hatırlatmakta fayda var, cumhûriyetin ilk yıllarında Hakkârî dışında, kesin bir Kürd çoğunluğun olduğu bölgeler bulunmuyordu. Bu durum, isyânların bastırılması sürecinde Kürd aşîretlerinin dağıtılması ve sonrasında köyden kente göç olgusuyla meydana çıktı.

Dediğim gibi Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığının dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. Bâzıları Arab bölgelerinin kaybı üzerinden Lozan'ı eleştiriyor da, hatırlatmakta fayda var. Arablar, bize karşı ayaklandılar ve İngiliz desteğiyle savaştılar. Onlar, buna bir "Kurtuluş Savaşı" diyorlar. Yâni bize karşı Kurtuluş Savaşı verdiğini sanan insanlar, topraklarımızın dışında kaldı diye, savaşan Arablar yerine bir antlaşma metnini suçlamak ya aptalcadır, ya kötü niyetlidir. 

Bununla birlikte Lozan Barış Antlaşması'nın eleştirebileceğimiz tek konu vardır. O da bugün Yunanistan'ın elinde bulunan ve Gökçeada'ya 22 kilometre mesâfede yer alan Limni adasını istemememiz olmuştur. İngiltere, Çanakkale Boğazı'nın güvenliği ve deniz ticâreti için Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarının, boğazlara sâhib olan ülkeye verilmesini istemişti. Fransa, üçünün de Yunanistan'a verilmesini isterken, biz, sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı almak istedik. Sonuç olarak Limni, Yunanistan'da kaldık. Hattâ İngiliz temcilcilerin bu duruma şaşırdığı, tutanaklarda görülüyor.

Lozan Barış Antlaşması'nın diğer bir kazananı da, İngiltere'dir. İngiltere, 1. Dünyâ Savaşı ile Ortadoğu bölgesinde alacaklarını almıştır. Lozan Barış Antlaşması ile de Türkiye'nin Sovyet tarafına geçmesi engellenmiş, Batı bloğunda kalması sağlanmıştır. Ayrıca Yunanistan'ın Batı Trakya'ya büyükçe bir kolordu yığmasına karşılık, Türkiye'nin Trakya'ya ancak 8000 jandarma geçirebildiği (maâlesef deniz kuvvetlerimizin olmamasının sonucu) bir ortamda Trakya'da bir Türk-Yunan savaşı engellenmiş, Sovyet müdâhalesinin önüne geçilmiştir. 

Lozan Barış Antlaşması'nın kaybedeni ise SSCB olmuştur. Çünkü Sovyetler, İstiklâl Savaşı'ndan beri Türkiye'de bir Sovyet ya da olmasa bile sosyalizme yakın yandaş bir devlet olacağını düşünüyorlardı. Mustafâ Suphi'nin, büyük ihtimâlle Atatürk'ün emriyle, öldürülmesi, zaferin hemen ardından komünist ve sosyalist parti ve kurumlara yönelik hareketler, Sovyetler açısından pek ilgi çekici olmamıştır. Bunda elbette "İngiliz düşmânlığına karşı bize mecbûrlar" düşüncesi yer almaktadır. Lozan Barış Antlaşması'nın imzâlanması, bu yüzden SSCB'de büyük etki yaratmış ve ciddî tepki doğurmuştur. Hattâ İngiliz raporlarına göre SSCB, Türkiye'den Moskova Antlaşması ile yapılan yardımın (bu yardımın iç yüzü de bilinmektedir) geri istendiğini ama Türkiye'nin kabûl etmediğini İngiliz istihbârat raporları yazıyor. 

Lozan Barış Antlaşması ile ilgili yazdıklarımın üzerine biraz daha ekleme yapayım ve elden çıkan bölgelerden söz edeyim.

1. Ege adaları: İtalyan işgâlinde olan On İki Ada dışındaki Ege adaları, Yunanistan tarafından Balkan Savaşları sırasında işgâl edilmiştir. Her ne kadar Osmanlı, bu işgâli tanımamış olsa da, işgâlin başında îtibâren Yunanistan, bu adalarda sivil ve bürokratik yönetim kurmuş, ilhâk etmiştir. Biz, Lozan Barış Andlaşması'nda sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı alabildik, İngiltere, Limni'yi de almamızı istedi. Ancak nüfûsunun tamâmı Yunan olan bu ada konusunda istekli olmadık. Peki, ısrarcı olsaydık, Ege adalarını alabilir miydik? Tabiî ki, hâyır... Neden? Çünkü donanmamız yoktu. Deniz çatışmasını geçtim, asker taşıyabilmemiz bile mümkün değildi. 

2. On İki Ada: Bu adalar, Trablusgarb Savaşı'nın başında İtalya tarafından işgâl edilmiş ve savaşı sona erdiren Ouchy Andlaşması ile Balkan Savaşları bitene kadar İtalyan yönetiminde kalmasına, savaş bittikten sonra Osmanlı yönetimine devredilmesine karar verilmişti. Ancak elbette bu gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de, 1. Dünyâ Savaşı sırasında bile bu adaları geri almak için bir askerî harekât düzenlememiştir. Bu doğal bir durumdur. Neden? Çünkü Akdeniz'de Osmanlı'nın İngiltere, Fransa ve İtalya'nın güçlü donanmalarıyla baş edebilmesi mümkün değildi. Durum böyleyken, bunu İstiklâl Savaşı'nı henüz tamamlamış bir yönetimden beklemek anlamsızdır. 

3. Musul ve Kerkük: Bölgenin petrol varlığı, en başından beri İngiltere'nin dikkâtini çekmiş ve hattâ Irak cebhesinin açılmasının en önemli sebeblerinden biri de budur. Bununla birlikte TBMM ve Atatürk, gerek İstiklâl Savaşı sırasında (Özdemir Beğ Müfrezesi), gerekse de sonrasında Musul'un alınması için çaba göstermiştir. İngiltere'nin Lozan'da bu konuda hiçbir geri adım atmaması üzerine Atatürk'ün Musul için askerî harekât düzenlemeyi istediği bilinir. Hattâ Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk'ü bu konuda Enver Paşa'ya benzemekle ve mâcerâya girmekle suçlamaktadır. Bu konuda 11 yıldır savaşan Türklerin, Musul için İngiltere ile savaşması mâcerâdır, demektedir. Bununla berâber Atatürk, Musul için yine de savaşa karar vermiş, ancak çıkan Kürd Şeyh Sâid İsyânı üzerine bu mümkün olmamıştır.

4. Boğazlar: Boğazlarda Türkiye'nin başkanlığında bir uluslar arası yönetimin kurulması ve Gelibolu'daki İngiliz-Fransız mezarlıklarının bu ülkelerin toprağı olarak kabûl edilmesi, elbette sıkıntılı bir durumdur. Ancak Atatürk'ün en uygun fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni dayatabilmesi ve kabûl edilmesiyle Lozan Barış Andlaşması'nın Boğazlar konusundaki kısmı hükümsüz hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu konudaki eleştirinin de önemi yoktur.

5. Azınlıklar ve Patrikhâne: Elbette, gönül ister ki, patrikhâne, Atina'ya taşınsın ve Türk topraklarından çıksın. Kaldı ki, bunu Atatürk de birkaç defâ dile getirmiştir. Ancak işin bir de Ortodoks Hristiyan teolojisi kısmı vardır. İstanbul Patrikliği, Antakya ve İskenderiye ile birlikte üç Rûm patrikhânesinden biridir. Bu, yaklaşık 1600 yıllık bir konudur. Dolayısıyla konu, bir ölçüde inanç özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Doğal olarak Balkanlarda milyonlarca soydaşı kalan Türkiye'nin bu konuda dikkâtli olması oldukça doğaldır. Yine de yurtdışındaki Müslümân Türklere ne yapılıyorsa, Türkiye'deki Müslümân olmayan azınlığa da aynı şekilde muâmele yapılacaktır gibi saygıdeğer bir ifâdenin yer alması anlamlıdır.

Sözün özü, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin bağımsızlığının kabûl edilmesini sağlamış, yönünü belirlemiştir. İsteyen Seha Meray Hoca'nın derlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları'nı ve bu konuda Ali Satan Hoca'nın derlediği İngiliz raporlarını okur, inceler, fikir edinir, aydınlanır. İsteyen de gider Kadir Mısıroğlu'nun, Mustafâ Armağan'ın saçmalıkları üzerinden fikir edinir, saçmalar.

12 Haziran 2018 Salı

KANLI ROZET



- Bozkurt rozeti taktığı için öğretmeni tarafından on altı yaşında katledilen
şehîd Necâti Kaya’nın azîz hâtırâsına -

Necâti, on altı yaşındaydı, çocuktu yâni. Çocuktu, çocuk olmasına ama yaşananları, olayları kavrayacak akla ve zihne sâhibdi. Âilesi iyi bir dîn eğitimi almasını istemişti. Niksar’ın bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi, çocuğu için ne ister ki? Vatanına milletine bağlı olsun, dîndâr olsun, bir de ya asker olsun ya imâm...

Necâti’nin yaşı bir orta son öğrencisi için büyüktü. Sınıfındakiler, genelde 14 yaşındayken, onlardan iki yaş büyüktü. Tabiî, dedesinin isteğiyle o iki yılı Kur’ân öğrenmek ve hâfızlık için geçirmişti ve en sonunda hâfız çıkmıştı. Mutlu olmuştu, âilesi. Dedim ya, Anadolu’nun bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi için daha fazlası var mıdır?

Bununla birlikte Necâti, kendisini çok iyi geliştirmiş, iyi bir Türk olmuştu. Türk târihinden söz ediyor, bozkurtu anıyor, aldığı bozkurt rozetinin gurûrla göğsünde taşıyordu. Elinde Atsız’ın Bozkurtları, hayâlinde Kür Şad ile yaşıyordu. Ben Türk’üm diyordu, Türk’üm. Türk’e dâir ne varsa, kalbimdedir, kalbimin üstündedir.

Ama yanlış zamanda doğmuştu, Necâti. Yanlış zamanda, yanlış insanların eğitiminden geçmişti. Elbette aralarında çok değerli olanlar vardı ama... Çoğu bir çocuğa düşman olacak, ona nefret duyacak kadar kînle dolmuştu ve bu insanlar öğretmendi.

Başçiftlik Bucağı Ortaokulu’na yine her zamanki gibi göğsünde bozkurt rozeti ile gelmişti. Okul müdürü Lütfü Kepenek ise mimlemişti, Necâti’yi. Zâten sürekli gördüğü yerde alay eder, aşağılar, hâfızlığına güler, insanlar içinde rezîl etmeye çalışırdı. Ancak Necâti, âilesinden aldığı terbiyeyle yanıt vermemeyi seçerdi.

Yine bir gün okul müdürü, Necâti’nin inancına sövmüş, “Ne o, Allah’ın seni terk mi etti” diyerek, kendince aşağılamıştı. Artık Necâti dayanamıyor, hocasını uyarmak istiyordu. En sonunda söz tekrarlanınca, “bir daha deme” diyerek uyarmıştı. Müdürün beklediği de buydu. Kavga çıkarmak istiyordu, ezmek, işkence etmek, un ufak etmek istiyordu.

Müdür, o hınçla Necâti’nin göğsündeki rozete elini uzattı. “Çıkar lan iti” diye bağırdı. “Aslâ” dedi, Necâti. Bu tek kelîme, öyle etkiliydi ki, dünyânın bütün direnişçileri bir araya gelse ayakta alkışlardı. Tek bir kelîme, tek bir bakış ve muhteşem bir direniş... Aslâ... Âdetâ Vey ırmağının kıyısındakilerden biriydi, Necâti. Tek bir kelîme ile bin üç küsûr yıl önceye gitmişti.

Aslâ... O ân sınıfındaki arkadaşlarının bir kısmı, devrim adına tuttular, Necâti’yi ve müdür, bozkurt rozetini çıkarıp, pencereden attı. Ardından ise Necâti’nin kafasına bir demir çubuk geldi. Öldüresiye vuruyordu, müdürü. Hani öğretmendi, işi eğitimdi ya. Şimdiki işi ise cinâyetti. Benim gibi değilsin, benden değilsin ya, öl diyen bir öğretmen... Vurdukça vuruyor, öfkesi bir türlü geçmiyordu.

Müdürün öfkesi, ancak yerdeki kan deryâsını görünce geçti. Hepsini bir korku aldı, bu sefer. Ne yapacaklardı? Bir öğretmen, fikirleri farklı diye bir öğrencisini işkence etmişti. Bâzı öğrenciler,
fikirleri farklı diye arkadaşlarına işkence edilmesini desteklemişti. Bâzı öğretmenler de bu şiddete arka çıkmışlardı. Elbette işin içine cinâyet gireceğini hesaplamıyorlardı. Sonuçta hapse girmek vardı. Onun korkusunu yaşıyorlardı. Bu arada diğer öğretmenler ve öğrenciler gelmiş ve Necâti’nin baygın şekilde yerde yatan bedenine bakıyorlardı. İçlerinden biri bağırdı, “kâtiller” diye, kimse sesini çıkaramadı.

Hemen kaldırdılar, bedenini yerden. Önce Niksar’a götürdüler, yeterli doktor yoktu. Bu sefer Tokat’a götürdüler. Yeterli ekipman yoktu. Bunun üzerine Ankara’ya tıp fakültesine götürdüler. Beyin cerrâhîsi bölümünde hemen tedâviye aldılar. Doktorlar şaşırmıştı, böyle bir şiddeti kim, neden yapabilir? Doktorlardan biri sesli düşününce, bir diğeri “Faşizm böyledir. Faşistler kâtildir” demiş. Ancak Necâti’nin kim olduğunu öğrenince susmuştu. Ama yine de belli ki, meslek ahlâkına sâhib biriydi. Cân havliyle hayâtta tutmak için uğraştılar. Ama öyle bir işkenceden nasıl sağ çıkabilir ki, bir insan? Kurt yüreği var diye, kemikleri de kurt gibi olacak değil ya. Hem böyle bir işkenceye, en güçlü canlıyı bile koysan, nasıl sağ kurtulabilir?

Öldü, Necâti. O, Türklüğün değerlerini korumak adına şehîd düşmüştü ve kâtili öğretmeniydi. Annesi yavrusuna baktı, babası yüreğini dik tuttu, dedesi iki damla yaş akıttı ve bir Necâti göçtü, gitti...

O artık, Kür Şad’ın çerisiydi ve Tokat, Vey ırmağının kıyısındaydı. Ankara’da cenâzesini beş bin bozkurt karşıladı. Ağlıyorlardı. Ama bu göz yaşı, yılgınlığın değil, öfkenin, direnişin göz yaşıydı. Hadi demiştim ya, târihin bütün direnişçilerini bir araya toplasalar, Necâti’yi ayakta alkışlarlar.

Cebeci’de Necâti’nin cenâze namazını kıldılar ve Niksar’a yolcu ettiler. Niksar, böyle bir yiğit görmüş müydü, Niksar bu denli şeref kazanmış mıydı, bilinmez. Necâti’nin o aydınlık cesedini Ali Paşa Câmiî’ne getirdiler ve bozkurtlar, ne olur ne olmaz diye, bu mübârek naâşın önünde nöbet tuttular. O esnâda göklerden bir uluma sesi duyuldu. Kîn ve öfke dolu, intikâm ve adâlet isteyen bir ulumaydı. Hepsi yüreklerinde anladılar, bu ulumayı ve Börü Han’ın bu muhteşem selâmına karşılık verdiler.

Ertesi gün Necâti’nin cenâze namazı, tekrar kılındığında, bütün Niksar, bütün Türkiye ve bütün insanlık, ayakta selâmladı...

* * *

Börü Han, o ulumadan sonra öfkesini hep sürdürdü. O sırada Kür Şad, Börü Han’ın yanına gelince “Hadi bakalım, yeni çerimizi karşılayalım” dedi. Börü Han, göz yaşıyla karşılık verdi. O sırada Tanrı Dağları’nın bulutları aralandı ve elinde Bozkurtlar kitâbıyla, ortaokul üniformalı Necâti geldi. Rozeti tekrar göğsündeki yerini almıştı. “Atla” dedi Kür Şad. “Çerilerimden biri de sensin”...

Mutluydu, Necâti. Ama yine de âilesini özlüyordu. Onları da ancak Tanrı Dağları’ndan görebiliyor, ancak rü’yâlarına girerek konuşabiliyordu. Ne kadar da çok özlemişti, onları. Ama yapacak bir şey yok.

Aradan zaman geçti. Necâti’nin yüzü öfkeyle kızarmaya başladı, yüreği daralmaya başladı. Bunu ilk olarak Börü Han fark etti. Yamtar’a söyledi. Berâber Kür Şad’a gittiler. Kür Şad, Çingis Kağan, Motun Yabgu hep berâber, hasbihâl ediyorlardı. Yamtar ile Börü Han, durumu anlattı. “Atlanın”, dedi, Çingis Kağan, “küçük yiğidimizi görelim”.

Kür Şad’ın çerisi olduğu için söz, Kür Şad’a düştü. “Bu hâlin nedir, ne oldu” diye sordu. Aşağıları gösterdi, eliyle, Necâti. Müdür, çoktan serbest kalmış, Almanya’ya gitmişti ve Niksar gazetelerine “emekli öğretmen” diye yazı yazıyordı. Atatürk’ten söz ediyordu, kendisinin ne kadar büyük bir Atatürkçü olduğunu anlatıyordu. Bunu görünce Gâzî Paşa, öfkeden deliye dönmüştü. Aydınlanmadan söz ediyordu, özgürlükten, öğretmenlerden, Köy Enstitülerinden söz ediyordu. Tanrı Dağları’nı öfke kaplamıştı. Necâti ise “ama ben” diyordu. “Ben ne olacağım”...

O sırada Atsız Hoca geldi, yanına. Atsız’ı ayrı bir severdi, Necâti. Atsız da onu.
Necâti’nin gözlerine bakıp, şöyle dedi:

Bu kavmin titre, makrûn-ı adâlet intikamından;
Kılıçlar çıkmasın bir kerre pür-satvet niyâmından.

(Bu kavmin adâletin yanında olan intikâmından titre;
Kılıçlar çıkmasın bir kere kahredici olarak, kınından.)

Necâti’nin alnından öpmüştü. O sırada Börü Han’ın öfke dolu dişlerinin arasından kan damlamış ve müdür Lütfü Kepenek’in alnına damlamıştı. Anlamadı, müdür. Nereden geldi, bu derken, alnındaki kanı görmek, uykusundan uyanmak, onu rahatsız etmişti. Ama çok daha rahatsız edici olan Börü Han’ın adâlet isteyen ulumasıydı. 

12 Haziran 2018

KUTLU ALTAY KOCAOVA 

22 Mayıs 2018 Salı

ÖZGÜRLÜK VE DÜŞÜNME


Sadece hükümetin taraftarları, sadece -sayıları ne kadar çok olursa olsun- bir partinin üyeleri için tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür. ‘Adalet’ fanatizmi için değil, politik özgürlüğün tüm canlandırıcılığı, iyileştiriciliği ve temizleyiciliği bu esasa bağlı olduğu için ve ‘özgürlük’ imtiyaz haline geldiğinde, etkisini yitirdiği için.”1
Marksizm’in en önemli düşünürlerinden biri olan Rosa Luxemburg, bu sözleri kurulalı henüz birkaç ay olmuş olan Sovyet Rusya için söylemişti. Yâni sosyalist devrime inanan birinin, böyle bir eleştiri yapabilmesi çok önemlidir. Bu bizim, genel olarak insanlar için, en önemli eksiklerimizden biri. Aynı ya da benzer fikirleri paylaştığımız insanlara karşı üç maymunu oynamak. Görmemek, duymamak, konuşmamak… Bu aslında kendi fikirlerimize yönelik büyük bir hatâ olsa da, bunu görmek imkânsızlaşıyor. Zîra yandaş olmak, iktidara yakın olmak maâlesef, ilk şart olarak eleştirmemeyi, susmayı gerektiriyor. Luxemburg da, bu eleştirisinin ve Lenin ile girdiği diğer tartışmaların bedelini ağır bir biçimde ödedi. Ocak 1919’da öldürüldü…
Gelelim günümüze… Günümüzde de benzeri durumu görüyoruz. Farklı isimler, farklı coğrafyalar, farklı milletler, farklı târihler ama aynı olaylar… Olaya sebebler ve sonuçlar arasındaki ilişki açısından bakarsak, benzer sebebler, benzer sonuçlar doğuruyor.
Luxemburg, bize bir özgürlük tanımı sunuyor. Bunun dışında da benzer ya da farklı birçok özgürlük tanımı var. Dolayısıyla yeni bir tanıma pek gerek yok. Bunun için bana göre daha ziyâde düşünme üzerinde durmak gerekiyor. Düşünme üzerine sorgulamalar yapmak gerekiyor.
Düşünmek nedir? Çok sık kullansak da, kullandığımız gibi midir? Nasıl bir şeydir, kavram olarak, aklî olarak, sorgu olarak? Düşünmek ve inanmak, bir arada olabilir mi? İnsan, üzerinde düşündüğü bir şeye inanabilir mi ya da inandığı bir şey üzerinde düşünebilir mi?
Düşünmek, basittir aslında. Bu yüzden de güzeldir. İnsanlar, sık sık birbirlerine uyarı mâhiyetinde “Düşün biraz, kafanı çalıştır” gibi sözler söyleseler de, elbette kasd ettikleri gerçek anlamda bir düşünme değildir. Düşünmek için ilk ve tek şart, sorgulamadır…
Peki, ama nasıl? Nasıl ve ne şekilde bir sorgulama?
Sınırsız ve evrende var olan, olmayan; varsayılan, varsayılmayan her şeye dâir bir sorgulama… Sınırsız bir şüphecilik… Çizgiyi aşma ve hattâ çizgi diye bir şey tanımama. Düşünmek budur. Hattâ düşünmek budur, diyen tanımlama üzerinde de sorgulama yapmak…
İnsan, hem düşünüp, hem inanabilir mi? Elbette… Ama… Sâdece farklı konularda, farklı alanlarda. Yâni üzerinde düşünmediğiniz bir konu hakkında inanç sâhibi olabilirsiniz. Aynı şekilde inanmadığınız bir konu hakkında da düşünceniz olabilir. İkisi birbirine komşu iki kavramdır ve ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Çünkü birinde teslimiyet, birinde ise merâk etme vardır. İnanmak, teslîm olmaktır. Doğru ya da yanlış olmasının bir önemi yoktur. İdeoloji, dîn ya da siyâsî hareket olmasının da önemi yoktur. Sâdece teslimiyet vardır. Düşünmek ise tamâmen merâk ve meraktan doğan sorulara dayanır. Dolayısıyla ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Klasik bir fizik yasası, yâni.
Bu açıdan bakıldığında, kavram olarak doğru bir yere oturtmamız gerekir. Düşünmek, tamâmen bağımsız bir beyne sâhib olmayı gerektirir. Yâni günlük hayâtta kullandığımız akıl yürütme argümanlarını da içine almakla berâber aslında çok daha fazlası vardır, içinde. Âdetâ bütün evren…
Düşünmek, merkezden çevreye doğru açılan bir eylemdir. Önce sen, sonra sana dayatılanlar, sonra değerler, sonra âile, sonra çevre, sonra çevreye dayatılanlar… Bu tâ evrenin en uzak köşesine kadar gider ve bu bırak, bir insan ömrünü, ne insanlığın ömrüne, ne de dünyânın ömrüne sığmaz. Evrenin ömrüne sığar mı, ondan da şüpheliyim… Bu yüzden de çok önemlidir ve sorgulayan bir beyin, özgürlüğün sınırsız olduğu tek alandır. Her ne kadar sık sık bünyeyi rahatsız etse de, sıkıntıya soksa da, endişeye kapılmasına yol açsa da, düşünmek, yapılabilecek en güzel şeydir…
Bu noktada insanın aklını kirâya vermesinden ya da düşünmekten vazgeçmesinden de söz etmek gerekir.
Bunun için dünyânın çeşitli yerlerinden örnekler verilebilecek olsa da, Türkiye ve yakın coğrafya üzerinden hareket edersek, târikât ve cemaatlere bakabilir ve bâzı sonuçlara ulaşabiliriz. Bilmemiz gereken bir nokta var ki, şeyh-mü'rid ilişkisinin hâkim olduğu bütün toplumsal hareketlerde, akıl devre dışı kalır. Bu noktada akla ve mantığa uymayan sayısız olay gerçekleşir. Çünkü şeyh, megaloman kişiliğinden dolayı kendisini tanrısal bir kimliğe büründürür. Buna inanan mü'rid de, hem şeyhinin tanrısal bir kimliğe sâhib olduğuna inanır, hem de onunla berâber olduğunda Allah'ın kendisine yardım edeceğine inanır. Bu durumda, düşünmesine gerek kalmaz. Sorgulamak ise Allah'ın yardımını engelleyecek bir tehlike hâline gelir. Dolayısıyla karşımızda tamâmen robotlaşmış kişiler belirir. Cengiz Aytmatov, bunların benzerine ünlü eserinde "mankurt" der. Gerçi romandaki mankurtlaşma biraz farklı olsa da, ortaya sonuç aynıdır. Robotlaşmış, düşünemeyen varlıklar…
Böyle bir durumun hâkim olduğu toplumsal hareket, bâzen tanrısal güç inancıyla körü körüne saldırır ve çok önemli, büyük başarılar kazanabilir. Aynı zamanda bir târikât şeyhi olan Sâfevî şâhı İsmâil Hat'âî'de bu vardır. Mü'ridleri, onun Ali'nin rûhuna taşıdığına, Mehdî olduğuna inanıyordu ve bu yüzden saldırırken, büyük bir güven taşıyorlardı. Bu yüzden kısa sürede büyük başarılar kazandılar. Ama Çaldıran'da Yavûz Sultân Selîm'in aklı karşısında kaybettiler.
Atatürk devrinde de bunu gördük. İstiklâl Savaşı'nda İslâm'ı kullanıp, Yunan ordusuna "Allah'ın ordusu" diyebilecek hâle gelenler ve onların peşinden gidenler, cumhûriyetten sonra Şeyh Sâid gibi birinin peşinden gidenler... Burada akıl devre dışı kaldı ve Atatürk'ün aklı karşısında kaybettiler.
Günümüzde de bunu yaşıyoruz. İster Fethullahçı hâinler olsun, ister diğer târikât ve cemaâtler olsun, oldukça benzer durumları görüyoruz. Aklını bir şeyhe ya da dînî öndere teslîm eden kişiler, her zaman akıldışı hareket ederler. Böyle mantıksız ve aptalca hareketler nasıl olur, demenin bir önemi yok. Çünkü sorunun yanıtı doğrudan, sistemin içinde saklı. Aklını devrede mü'ridlerin akılcı davranması, fazlasıyla akıldışı değil mi?
Dolayısıyla yaşananlar, bize laikliğin önemini ve Atatürk'ün tekke ve zâviyelerini kapatmasının önemini gösteriyor... Zâten Atatürk'e duyulan bunca kîn ve nefrette de bunu görüyoruz... Bu da özgür düşüncenin ve aklın önemini gösteriyor.
15.07.2017
KUTLU ALTAY KOCAOVA




1 Luxemburg, Rosa, Türkiye Üzerine Yazılar, s.13-14, Belge Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 2013

19 Mart 2018 Pazartesi

İNSAN BİÇİMLİ MEZAR TAŞLARI VE ÖĞBERLER KÖYÜ ÖRNEĞİ


            İnsanoğlu, târihin her devrinde ölüm ve mezar olguları üzerine düşünmüş ve bu konuda çeşitli inançlar ve fikirler geliştirmiştir. Çeşitli cenâze törenleri, ölü gömme gelenekleri, mezar yapıları, hep bu düşünce ve inançların ortaya koyduğu unsurlardır. Dolayısıyla bu makâlede yanlış bir şekilde balballarla karıştırılan insan biçimli mezar taşları ve bu mezar taşlarının yakın târihli olarak bulunduğu Öğberler köyü örneği ele alınacaktır.
          Öğberler, Zonguldak’ın Ereğli ilçesine bağlı olan ve Ereğli merkezine yaklaşık 40 kilometre mesâfede bulunan bir dağ köyüdür. Köy, hem dış görünüş, hem de dil özellikleri bakımından Oğuz-Kıpçak karışımı bir özellik sergilemekte ve Türk kültürüne dâir birçok unsuru bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle dil alanında birçok dilci açısından doğrudan çalışma alanı olabilecek köy hakkında, her ne kadar konumuzla doğrudan bağı olmasa da, araştırmacılara yol göstermek amacıyla bâzı örnekler vermek istiyorum.


29 Ocak 2018 Pazartesi

KURDUN GÖZÜ

-Türk milleti, vatanı ve bayrağını korumak uğruna, hâin teröristlere karşı gözünü fedâ eden Kür Şad yürekli, kurt bakışlı Gâzî Yunus Tuaç’a-

            Börü Han, çok öfkeliydi. Uzun uzun uluyor, oradan oraya koşturuyordu. Han Tengri’nin doruklarındakiler buna bir anlam veremiyordu. Kür Şad, Çingis Kağan’a bakıyor; Alp Arslan, Enver Paşa’ya bakıyor; Mustafâ Kemâl Paşa, Motun Yabgu’ya (Mete) bakıyordu. Şehîdler de neler olduğunu anlamamıştı.

            O sırada Börü Han, büyük bir öfke ve hırsla târihin ulularının önünden geçti. Hepsi onu ilk kez böyle görüyordu. Şehîdlerin önünden de aynı şekilde geçti. Sâdece Hotenli Zeynep, Tel Âferli Fâtıma, Kerküklü Mehmet, Karabağlı Ali Haydar, Bayırbucaklı Kemâl, Kırımlı Ahmet’in önünden geçerken yavaşlamış, hattâ onlardan özür dileyerek geçmişti. Türk oldukları için daha çocuk yaşta katledilen bu çocuklar da, en içten gelen bir seziyle her şeyi anlamış ve gözlerinden akan birer damla yaşla karşılık vermişlerdi.

            Börü Han, Tanrı katına kadar koşmuştu. Ama yasaktı, buraya giremezdi. İzin istedi, verilmedi. Gerisin geriye döndü, ama dönerken öfkesi katmerlenmiş, daha da büyümüştü. Bu sefer, târihin ulularının önünde durdu.

            “Sizler, târihin uluları! Sizler bu târihin kağanları, yabguları, başbuğlarısınız ve sizlerin milletinize yön veren, yaşatan ve dahi öldürenlersiniz. Dileğim Tanrı’dandı ama girmeme izin verilmedi. Ben de tâ kalbimin en derin yerinden söyleyerek, yine Tanrı’dan istedim. Sonra kendimi burada buldum. Şimdi siz borçlusunuz.”

            Ulular, bundan hiçbir şey anlamamışlardı. Motun ile Çingis Kağan, öne çıkarak sordular. “Borcumuz kime ve neden?”

            Börü Han, bu soruya yanıt vermeden evvel, yine bulutlara doğru bakmaya başladı. O sırada bulutlar aralandı ve Türk yurdunun İzmir ilini görmeye başladılar.  

            Boynunda mukaddes bayrağın ayıyla yıldızını taşıyan bir genç, arkadaşıyla oturuyordu. O sırada yanına gelen ve onu tasvir etmek hiçbir küfrün yeterli olmayacağı biri gelip, mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövmeye başladı.

            Mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövülmesi, bir ânda Han Tengri’nin doruklarını dalgalandırmıştı. Börü Han, dişlerini sıkıyor, yelesini kabartıyordu. Çingis Kağan’ın gözleri öfkeyle doluyor; Motun Yabgu, kılıcının keskin tarafını sıkıp, kanını akıtıyor; Kür Şad da ileri atılmak isteyen atının üzerinde öfkeyle duruyordu.

            Kavga başlamıştı. Bir yanda mukaddesin bayrağın ayıyla yıldızını korumaya için dövüşen Kür Şad yürekliler, diğer yanda ise tanımlamaya hiçbir küfrün yetmeyeceği yaratıklar… Kavga devâm etti, kavga sürdükçe, Han Tengri’nin dorukları daha da dalgalandı. Bir yanda Mustafâ Kemâl Paşa, masmâvi gözlerini dikmiş bakıyor; bir yanda Enver Paşa, öfkeyle bıyıklarını sıvazlıyordu.

            Sonra birden Han Tengri doruğunu ve hattâ bütün Tanrı Dağları’nı titreten bir şey oldu. Yaratıklar, Kür Şad yüreklinin boynundaki mukaddes bayrağın ay ve yıldızını söküp, Kür Şad yüreklinin gözüne sapladılar.

            Zaman durdu, dünyâ durdu, kâinât durdu. Kür Şad’ın gözlerinden iki damla kanlı yaş aktı ve doğrudan Kür Şad yüreklinin, Yunus’un gözlerine düştü. Artık Kür Şad ile Yunus, aynı kandan, aynı candan olmuşlardı.

            Vurmaya, saldırmaya devâm ettiler. Geride ise bir gözden ötesi kalmıştı, devâsa bir yürek… Hastâneye götürdüler, çâre olmadı, kimse bu derde devâ bulamadı. O ân ise Han Tengri’nden sâdece Gâzî Yunus görünüyordu. Ulular, Gâzî Yunus’a baktılar, baktılar. Hepsinden birer parça taşıdığını anladılar. Ama evvelâ hak da, söz de Kür Şad’daydı.

            “Özü doğru, sözü doğru, Börü Han! Ululardan bir ulu, yiğitlerden bir yiğit, hanlardan bir han, bozkurtların hanı, Börü Han, de bakalım, borcumuz nedir, dileğin nedir?”

            “Yiğitlerin en yiğidi, yahşıların en yahşısı, güzel yüzlü, güzel yürekli Kür Şad! Sözüm hepinizedir. Ama borcunuz, rûhunu ve yüreğini senden alan bu gâzî Türk, Yunus Tuaç’adır. Dileğim, borcunuzu ödemenizdir. Borcunuz ise bir gözdür.”

            Bu sefer, öne Çingis Kağan çıkmıştı.

            “İyi dersin, güzel dersin. Ama bu bizden olabilecek bir iş değildir. Bu, Tanrı işidir. Tanrı’nın vermesi gerekir.”

            “Kür Şad, rûh verdi, yürek verdi. Bir diğeriniz de göz verse, ne çıkar. Hem Tanrı’nın da kapısına gittim, giremedim, göremedim. Sonra yüreğimden diledim. Size gönderdi. Demek ki, bu işin sırrı sizdedir.”

            Motun Yabgu, Çingis Kağan’ın sessiz kaldığını görünce, araya girdi ve öne çıktı.

            “Börü’m! Ben gök yeleli can dostum! Doğru dersin, güzel dersin. Bu iş bizdedir. Ama bizden öte sendedir.”

            Börü Han şaşırmıştı. Nasıl olabilirdi ya da nasıl olacaktı?

            “Sendedir ya. Hem sen de bizim gibi ululardansın. Hepimiz dünyâda iken bir rehberdir, yoldaştın, ortaktın, arkadaştın. Şimdi de öylesin. Ama bu güzel evlâdıma uzanacak el sendedir. Ben, birçoğunuzdan evveldir buradayım. Zamânı unuttum. Bu gâzi evlâdımın yüreği ve ruhu Kür Şad’dan verilmiş, gözü de senden verilsin. Onun bir gözü dünyâyı görmese de, bu Han Tengri’yi görsün. Şimdi buyur da, o göz, buraya gelsin ve yerini alsın. Onu da sen taşı ve böylece bu gâzî evlâdımız, seninle görsün, senin gibi görsün.”

            Ulular, bu söze hak vermişlerdi. Hep birlikte yürekten Tanrı’dan dilediler. Belli ki, Tanrı da kabûl etti. O vakit, Gâzî Yunus’un gözü, Han Tengri’deki yerini aldı ve Börü Han’ın gözü oldu.

            Sabah hemşîre uyandırdığında Yunus’un yüzü gülüyordu. Hemşîre şaşırmıştı. Daha dün gözünü kaybetti, şimdi gülümsüyor, diyordu. Oysa bu sır, elbette ona açılacak değildi. Sır, Yunus’a rüyâsında bildirilmişti. Motun Yabgu, Börü Han ve Kür Şad yan yanaydı. Motun Yabgu, sert ve emrederek, “Börü Han’ın gözlerine bak” dedi. İnanamıyordu. Kaybetti gözü, şimdi Börü Han’daydı. Mutlu olmuştu. “Kür Şad’ın yüreğine bak” dedi. İlk ânda fark edemese de, en içten gelen bir sezgiyle kendi yüreğinin Kür Şad’dan geldiğini anladı. Motun Yabgu devâm etti. “Bundan sonra Börü Han ile berâber görecek, berâber bakacak ve berâber yaşayacaksın. Kurt gözü sendedir, artık. Kür Şad yürekliler, gözlerini kurttan alırlar ve şimdi sen, gözünü kurda verdin. Bundan sonra söz de senin, öz de senin. Her konuda, her dâim övünç de senin… Kutlu olsun!”

KUTLU ALTAY KOCAOVA


29.01.2018