12 Haziran 2018 Salı

KANLI ROZET



- Bozkurt rozeti taktığı için öğretmeni tarafından on altı yaşında katledilen
şehîd Necâti Kaya’nın azîz hâtırâsına -

Necâti, on altı yaşındaydı, çocuktu yâni. Çocuktu, çocuk olmasına ama yaşananları, olayları kavrayacak akla ve zihne sâhibdi. Âilesi iyi bir dîn eğitimi almasını istemişti. Niksar’ın bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi, çocuğu için ne ister ki? Vatanına milletine bağlı olsun, dîndâr olsun, bir de ya asker olsun ya imâm...

Necâti’nin yaşı bir orta son öğrencisi için büyüktü. Sınıfındakiler, genelde 14 yaşındayken, onlardan iki yaş büyüktü. Tabiî, dedesinin isteğiyle o iki yılı Kur’ân öğrenmek ve hâfızlık için geçirmişti ve en sonunda hâfız çıkmıştı. Mutlu olmuştu, âilesi. Dedim ya, Anadolu’nun bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi için daha fazlası var mıdır?

Bununla birlikte Necâti, kendisini çok iyi geliştirmiş, iyi bir Türk olmuştu. Türk târihinden söz ediyor, bozkurtu anıyor, aldığı bozkurt rozetinin gurûrla göğsünde taşıyordu. Elinde Atsız’ın Bozkurtları, hayâlinde Kür Şad ile yaşıyordu. Ben Türk’üm diyordu, Türk’üm. Türk’e dâir ne varsa, kalbimdedir, kalbimin üstündedir.

Ama yanlış zamanda doğmuştu, Necâti. Yanlış zamanda, yanlış insanların eğitiminden geçmişti. Elbette aralarında çok değerli olanlar vardı ama... Çoğu bir çocuğa düşman olacak, ona nefret duyacak kadar kînle dolmuştu ve bu insanlar öğretmendi.

Başçiftlik Bucağı Ortaokulu’na yine her zamanki gibi göğsünde bozkurt rozeti ile gelmişti. Okul müdürü Lütfü Kepenek ise mimlemişti, Necâti’yi. Zâten sürekli gördüğü yerde alay eder, aşağılar, hâfızlığına güler, insanlar içinde rezîl etmeye çalışırdı. Ancak Necâti, âilesinden aldığı terbiyeyle yanıt vermemeyi seçerdi.

Yine bir gün okul müdürü, Necâti’nin inancına sövmüş, “Ne o, Allah’ın seni terk mi etti” diyerek, kendince aşağılamıştı. Artık Necâti dayanamıyor, hocasını uyarmak istiyordu. En sonunda söz tekrarlanınca, “bir daha deme” diyerek uyarmıştı. Müdürün beklediği de buydu. Kavga çıkarmak istiyordu, ezmek, işkence etmek, un ufak etmek istiyordu.

Müdür, o hınçla Necâti’nin göğsündeki rozete elini uzattı. “Çıkar lan iti” diye bağırdı. “Aslâ” dedi, Necâti. Bu tek kelîme, öyle etkiliydi ki, dünyânın bütün direnişçileri bir araya gelse ayakta alkışlardı. Tek bir kelîme, tek bir bakış ve muhteşem bir direniş... Aslâ... Âdetâ Vey ırmağının kıyısındakilerden biriydi, Necâti. Tek bir kelîme ile bin üç küsûr yıl önceye gitmişti.

Aslâ... O ân sınıfındaki arkadaşlarının bir kısmı, devrim adına tuttular, Necâti’yi ve müdür, bozkurt rozetini çıkarıp, pencereden attı. Ardından ise Necâti’nin kafasına bir demir çubuk geldi. Öldüresiye vuruyordu, müdürü. Hani öğretmendi, işi eğitimdi ya. Şimdiki işi ise cinâyetti. Benim gibi değilsin, benden değilsin ya, öl diyen bir öğretmen... Vurdukça vuruyor, öfkesi bir türlü geçmiyordu.

Müdürün öfkesi, ancak yerdeki kan deryâsını görünce geçti. Hepsini bir korku aldı, bu sefer. Ne yapacaklardı? Bir öğretmen, fikirleri farklı diye bir öğrencisini işkence etmişti. Bâzı öğrenciler,
fikirleri farklı diye arkadaşlarına işkence edilmesini desteklemişti. Bâzı öğretmenler de bu şiddete arka çıkmışlardı. Elbette işin içine cinâyet gireceğini hesaplamıyorlardı. Sonuçta hapse girmek vardı. Onun korkusunu yaşıyorlardı. Bu arada diğer öğretmenler ve öğrenciler gelmiş ve Necâti’nin baygın şekilde yerde yatan bedenine bakıyorlardı. İçlerinden biri bağırdı, “kâtiller” diye, kimse sesini çıkaramadı.

Hemen kaldırdılar, bedenini yerden. Önce Niksar’a götürdüler, yeterli doktor yoktu. Bu sefer Tokat’a götürdüler. Yeterli ekipman yoktu. Bunun üzerine Ankara’ya tıp fakültesine götürdüler. Beyin cerrâhîsi bölümünde hemen tedâviye aldılar. Doktorlar şaşırmıştı, böyle bir şiddeti kim, neden yapabilir? Doktorlardan biri sesli düşününce, bir diğeri “Faşizm böyledir. Faşistler kâtildir” demiş. Ancak Necâti’nin kim olduğunu öğrenince susmuştu. Ama yine de belli ki, meslek ahlâkına sâhib biriydi. Cân havliyle hayâtta tutmak için uğraştılar. Ama öyle bir işkenceden nasıl sağ çıkabilir ki, bir insan? Kurt yüreği var diye, kemikleri de kurt gibi olacak değil ya. Hem böyle bir işkenceye, en güçlü canlıyı bile koysan, nasıl sağ kurtulabilir?

Öldü, Necâti. O, Türklüğün değerlerini korumak adına şehîd düşmüştü ve kâtili öğretmeniydi. Annesi yavrusuna baktı, babası yüreğini dik tuttu, dedesi iki damla yaş akıttı ve bir Necâti göçtü, gitti...

O artık, Kür Şad’ın çerisiydi ve Tokat, Vey ırmağının kıyısındaydı. Ankara’da cenâzesini beş bin bozkurt karşıladı. Ağlıyorlardı. Ama bu göz yaşı, yılgınlığın değil, öfkenin, direnişin göz yaşıydı. Hadi demiştim ya, târihin bütün direnişçilerini bir araya toplasalar, Necâti’yi ayakta alkışlarlar.

Cebeci’de Necâti’nin cenâze namazını kıldılar ve Niksar’a yolcu ettiler. Niksar, böyle bir yiğit görmüş müydü, Niksar bu denli şeref kazanmış mıydı, bilinmez. Necâti’nin o aydınlık cesedini Ali Paşa Câmiî’ne getirdiler ve bozkurtlar, ne olur ne olmaz diye, bu mübârek naâşın önünde nöbet tuttular. O esnâda göklerden bir uluma sesi duyuldu. Kîn ve öfke dolu, intikâm ve adâlet isteyen bir ulumaydı. Hepsi yüreklerinde anladılar, bu ulumayı ve Börü Han’ın bu muhteşem selâmına karşılık verdiler.

Ertesi gün Necâti’nin cenâze namazı, tekrar kılındığında, bütün Niksar, bütün Türkiye ve bütün insanlık, ayakta selâmladı...

* * *

Börü Han, o ulumadan sonra öfkesini hep sürdürdü. O sırada Kür Şad, Börü Han’ın yanına gelince “Hadi bakalım, yeni çerimizi karşılayalım” dedi. Börü Han, göz yaşıyla karşılık verdi. O sırada Tanrı Dağları’nın bulutları aralandı ve elinde Bozkurtlar kitâbıyla, ortaokul üniformalı Necâti geldi. Rozeti tekrar göğsündeki yerini almıştı. “Atla” dedi Kür Şad. “Çerilerimden biri de sensin”...

Mutluydu, Necâti. Ama yine de âilesini özlüyordu. Onları da ancak Tanrı Dağları’ndan görebiliyor, ancak rü’yâlarına girerek konuşabiliyordu. Ne kadar da çok özlemişti, onları. Ama yapacak bir şey yok.

Aradan zaman geçti. Necâti’nin yüzü öfkeyle kızarmaya başladı, yüreği daralmaya başladı. Bunu ilk olarak Börü Han fark etti. Yamtar’a söyledi. Berâber Kür Şad’a gittiler. Kür Şad, Çingis Kağan, Motun Yabgu hep berâber, hasbihâl ediyorlardı. Yamtar ile Börü Han, durumu anlattı. “Atlanın”, dedi, Çingis Kağan, “küçük yiğidimizi görelim”.

Kür Şad’ın çerisi olduğu için söz, Kür Şad’a düştü. “Bu hâlin nedir, ne oldu” diye sordu. Aşağıları gösterdi, eliyle, Necâti. Müdür, çoktan serbest kalmış, Almanya’ya gitmişti ve Niksar gazetelerine “emekli öğretmen” diye yazı yazıyordı. Atatürk’ten söz ediyordu, kendisinin ne kadar büyük bir Atatürkçü olduğunu anlatıyordu. Bunu görünce Gâzî Paşa, öfkeden deliye dönmüştü. Aydınlanmadan söz ediyordu, özgürlükten, öğretmenlerden, Köy Enstitülerinden söz ediyordu. Tanrı Dağları’nı öfke kaplamıştı. Necâti ise “ama ben” diyordu. “Ben ne olacağım”...

O sırada Atsız Hoca geldi, yanına. Atsız’ı ayrı bir severdi, Necâti. Atsız da onu.
Necâti’nin gözlerine bakıp, şöyle dedi:

Bu kavmin titre, makrûn-ı adâlet intikamından;
Kılıçlar çıkmasın bir kerre pür-satvet niyâmından.

(Bu kavmin adâletin yanında olan intikâmından titre;
Kılıçlar çıkmasın bir kere kahredici olarak, kınından.)

Necâti’nin alnından öpmüştü. O sırada Börü Han’ın öfke dolu dişlerinin arasından kan damlamış ve müdür Lütfü Kepenek’in alnına damlamıştı. Anlamadı, müdür. Nereden geldi, bu derken, alnındaki kanı görmek, uykusundan uyanmak, onu rahatsız etmişti. Ama çok daha rahatsız edici olan Börü Han’ın adâlet isteyen ulumasıydı. 

12 Haziran 2018

KUTLU ALTAY KOCAOVA 

22 Mayıs 2018 Salı

ÖZGÜRLÜK VE DÜŞÜNME


Sadece hükümetin taraftarları, sadece -sayıları ne kadar çok olursa olsun- bir partinin üyeleri için tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür. ‘Adalet’ fanatizmi için değil, politik özgürlüğün tüm canlandırıcılığı, iyileştiriciliği ve temizleyiciliği bu esasa bağlı olduğu için ve ‘özgürlük’ imtiyaz haline geldiğinde, etkisini yitirdiği için.”1
Marksizm’in en önemli düşünürlerinden biri olan Rosa Luxemburg, bu sözleri kurulalı henüz birkaç ay olmuş olan Sovyet Rusya için söylemişti. Yâni sosyalist devrime inanan birinin, böyle bir eleştiri yapabilmesi çok önemlidir. Bu bizim, genel olarak insanlar için, en önemli eksiklerimizden biri. Aynı ya da benzer fikirleri paylaştığımız insanlara karşı üç maymunu oynamak. Görmemek, duymamak, konuşmamak… Bu aslında kendi fikirlerimize yönelik büyük bir hatâ olsa da, bunu görmek imkânsızlaşıyor. Zîra yandaş olmak, iktidara yakın olmak maâlesef, ilk şart olarak eleştirmemeyi, susmayı gerektiriyor. Luxemburg da, bu eleştirisinin ve Lenin ile girdiği diğer tartışmaların bedelini ağır bir biçimde ödedi. Ocak 1919’da öldürüldü…
Gelelim günümüze… Günümüzde de benzeri durumu görüyoruz. Farklı isimler, farklı coğrafyalar, farklı milletler, farklı târihler ama aynı olaylar… Olaya sebebler ve sonuçlar arasındaki ilişki açısından bakarsak, benzer sebebler, benzer sonuçlar doğuruyor.
Luxemburg, bize bir özgürlük tanımı sunuyor. Bunun dışında da benzer ya da farklı birçok özgürlük tanımı var. Dolayısıyla yeni bir tanıma pek gerek yok. Bunun için bana göre daha ziyâde düşünme üzerinde durmak gerekiyor. Düşünme üzerine sorgulamalar yapmak gerekiyor.
Düşünmek nedir? Çok sık kullansak da, kullandığımız gibi midir? Nasıl bir şeydir, kavram olarak, aklî olarak, sorgu olarak? Düşünmek ve inanmak, bir arada olabilir mi? İnsan, üzerinde düşündüğü bir şeye inanabilir mi ya da inandığı bir şey üzerinde düşünebilir mi?
Düşünmek, basittir aslında. Bu yüzden de güzeldir. İnsanlar, sık sık birbirlerine uyarı mâhiyetinde “Düşün biraz, kafanı çalıştır” gibi sözler söyleseler de, elbette kasd ettikleri gerçek anlamda bir düşünme değildir. Düşünmek için ilk ve tek şart, sorgulamadır…
Peki, ama nasıl? Nasıl ve ne şekilde bir sorgulama?
Sınırsız ve evrende var olan, olmayan; varsayılan, varsayılmayan her şeye dâir bir sorgulama… Sınırsız bir şüphecilik… Çizgiyi aşma ve hattâ çizgi diye bir şey tanımama. Düşünmek budur. Hattâ düşünmek budur, diyen tanımlama üzerinde de sorgulama yapmak…
İnsan, hem düşünüp, hem inanabilir mi? Elbette… Ama… Sâdece farklı konularda, farklı alanlarda. Yâni üzerinde düşünmediğiniz bir konu hakkında inanç sâhibi olabilirsiniz. Aynı şekilde inanmadığınız bir konu hakkında da düşünceniz olabilir. İkisi birbirine komşu iki kavramdır ve ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Çünkü birinde teslimiyet, birinde ise merâk etme vardır. İnanmak, teslîm olmaktır. Doğru ya da yanlış olmasının bir önemi yoktur. İdeoloji, dîn ya da siyâsî hareket olmasının da önemi yoktur. Sâdece teslimiyet vardır. Düşünmek ise tamâmen merâk ve meraktan doğan sorulara dayanır. Dolayısıyla ikisi aynı ânda, aynı yerde olamaz. Klasik bir fizik yasası, yâni.
Bu açıdan bakıldığında, kavram olarak doğru bir yere oturtmamız gerekir. Düşünmek, tamâmen bağımsız bir beyne sâhib olmayı gerektirir. Yâni günlük hayâtta kullandığımız akıl yürütme argümanlarını da içine almakla berâber aslında çok daha fazlası vardır, içinde. Âdetâ bütün evren…
Düşünmek, merkezden çevreye doğru açılan bir eylemdir. Önce sen, sonra sana dayatılanlar, sonra değerler, sonra âile, sonra çevre, sonra çevreye dayatılanlar… Bu tâ evrenin en uzak köşesine kadar gider ve bu bırak, bir insan ömrünü, ne insanlığın ömrüne, ne de dünyânın ömrüne sığmaz. Evrenin ömrüne sığar mı, ondan da şüpheliyim… Bu yüzden de çok önemlidir ve sorgulayan bir beyin, özgürlüğün sınırsız olduğu tek alandır. Her ne kadar sık sık bünyeyi rahatsız etse de, sıkıntıya soksa da, endişeye kapılmasına yol açsa da, düşünmek, yapılabilecek en güzel şeydir…
Bu noktada insanın aklını kirâya vermesinden ya da düşünmekten vazgeçmesinden de söz etmek gerekir.
Bunun için dünyânın çeşitli yerlerinden örnekler verilebilecek olsa da, Türkiye ve yakın coğrafya üzerinden hareket edersek, târikât ve cemaatlere bakabilir ve bâzı sonuçlara ulaşabiliriz. Bilmemiz gereken bir nokta var ki, şeyh-mü'rid ilişkisinin hâkim olduğu bütün toplumsal hareketlerde, akıl devre dışı kalır. Bu noktada akla ve mantığa uymayan sayısız olay gerçekleşir. Çünkü şeyh, megaloman kişiliğinden dolayı kendisini tanrısal bir kimliğe büründürür. Buna inanan mü'rid de, hem şeyhinin tanrısal bir kimliğe sâhib olduğuna inanır, hem de onunla berâber olduğunda Allah'ın kendisine yardım edeceğine inanır. Bu durumda, düşünmesine gerek kalmaz. Sorgulamak ise Allah'ın yardımını engelleyecek bir tehlike hâline gelir. Dolayısıyla karşımızda tamâmen robotlaşmış kişiler belirir. Cengiz Aytmatov, bunların benzerine ünlü eserinde "mankurt" der. Gerçi romandaki mankurtlaşma biraz farklı olsa da, ortaya sonuç aynıdır. Robotlaşmış, düşünemeyen varlıklar…
Böyle bir durumun hâkim olduğu toplumsal hareket, bâzen tanrısal güç inancıyla körü körüne saldırır ve çok önemli, büyük başarılar kazanabilir. Aynı zamanda bir târikât şeyhi olan Sâfevî şâhı İsmâil Hat'âî'de bu vardır. Mü'ridleri, onun Ali'nin rûhuna taşıdığına, Mehdî olduğuna inanıyordu ve bu yüzden saldırırken, büyük bir güven taşıyorlardı. Bu yüzden kısa sürede büyük başarılar kazandılar. Ama Çaldıran'da Yavûz Sultân Selîm'in aklı karşısında kaybettiler.
Atatürk devrinde de bunu gördük. İstiklâl Savaşı'nda İslâm'ı kullanıp, Yunan ordusuna "Allah'ın ordusu" diyebilecek hâle gelenler ve onların peşinden gidenler, cumhûriyetten sonra Şeyh Sâid gibi birinin peşinden gidenler... Burada akıl devre dışı kaldı ve Atatürk'ün aklı karşısında kaybettiler.
Günümüzde de bunu yaşıyoruz. İster Fethullahçı hâinler olsun, ister diğer târikât ve cemaâtler olsun, oldukça benzer durumları görüyoruz. Aklını bir şeyhe ya da dînî öndere teslîm eden kişiler, her zaman akıldışı hareket ederler. Böyle mantıksız ve aptalca hareketler nasıl olur, demenin bir önemi yok. Çünkü sorunun yanıtı doğrudan, sistemin içinde saklı. Aklını devrede mü'ridlerin akılcı davranması, fazlasıyla akıldışı değil mi?
Dolayısıyla yaşananlar, bize laikliğin önemini ve Atatürk'ün tekke ve zâviyelerini kapatmasının önemini gösteriyor... Zâten Atatürk'e duyulan bunca kîn ve nefrette de bunu görüyoruz... Bu da özgür düşüncenin ve aklın önemini gösteriyor.
15.07.2017
KUTLU ALTAY KOCAOVA




1 Luxemburg, Rosa, Türkiye Üzerine Yazılar, s.13-14, Belge Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 2013

19 Mart 2018 Pazartesi

İNSAN BİÇİMLİ MEZAR TAŞLARI VE ÖĞBERLER KÖYÜ ÖRNEĞİ


            İnsanoğlu, târihin her devrinde ölüm ve mezar olguları üzerine düşünmüş ve bu konuda çeşitli inançlar ve fikirler geliştirmiştir. Çeşitli cenâze törenleri, ölü gömme gelenekleri, mezar yapıları, hep bu düşünce ve inançların ortaya koyduğu unsurlardır. Dolayısıyla bu makâlede yanlış bir şekilde balballarla karıştırılan insan biçimli mezar taşları ve bu mezar taşlarının yakın târihli olarak bulunduğu Öğberler köyü örneği ele alınacaktır.
          Öğberler, Zonguldak’ın Ereğli ilçesine bağlı olan ve Ereğli merkezine yaklaşık 40 kilometre mesâfede bulunan bir dağ köyüdür. Köy, hem dış görünüş, hem de dil özellikleri bakımından Oğuz-Kıpçak karışımı bir özellik sergilemekte ve Türk kültürüne dâir birçok unsuru bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle dil alanında birçok dilci açısından doğrudan çalışma alanı olabilecek köy hakkında, her ne kadar konumuzla doğrudan bağı olmasa da, araştırmacılara yol göstermek amacıyla bâzı örnekler vermek istiyorum.


29 Ocak 2018 Pazartesi

KURDUN GÖZÜ

-Türk milleti, vatanı ve bayrağını korumak uğruna, hâin teröristlere karşı gözünü fedâ eden Kür Şad yürekli, kurt bakışlı Gâzî Yunus Tuaç’a-

            Börü Han, çok öfkeliydi. Uzun uzun uluyor, oradan oraya koşturuyordu. Han Tengri’nin doruklarındakiler buna bir anlam veremiyordu. Kür Şad, Çingis Kağan’a bakıyor; Alp Arslan, Enver Paşa’ya bakıyor; Mustafâ Kemâl Paşa, Motun Yabgu’ya (Mete) bakıyordu. Şehîdler de neler olduğunu anlamamıştı.

            O sırada Börü Han, büyük bir öfke ve hırsla târihin ulularının önünden geçti. Hepsi onu ilk kez böyle görüyordu. Şehîdlerin önünden de aynı şekilde geçti. Sâdece Hotenli Zeynep, Tel Âferli Fâtıma, Kerküklü Mehmet, Karabağlı Ali Haydar, Bayırbucaklı Kemâl, Kırımlı Ahmet’in önünden geçerken yavaşlamış, hattâ onlardan özür dileyerek geçmişti. Türk oldukları için daha çocuk yaşta katledilen bu çocuklar da, en içten gelen bir seziyle her şeyi anlamış ve gözlerinden akan birer damla yaşla karşılık vermişlerdi.

            Börü Han, Tanrı katına kadar koşmuştu. Ama yasaktı, buraya giremezdi. İzin istedi, verilmedi. Gerisin geriye döndü, ama dönerken öfkesi katmerlenmiş, daha da büyümüştü. Bu sefer, târihin ulularının önünde durdu.

            “Sizler, târihin uluları! Sizler bu târihin kağanları, yabguları, başbuğlarısınız ve sizlerin milletinize yön veren, yaşatan ve dahi öldürenlersiniz. Dileğim Tanrı’dandı ama girmeme izin verilmedi. Ben de tâ kalbimin en derin yerinden söyleyerek, yine Tanrı’dan istedim. Sonra kendimi burada buldum. Şimdi siz borçlusunuz.”

            Ulular, bundan hiçbir şey anlamamışlardı. Motun ile Çingis Kağan, öne çıkarak sordular. “Borcumuz kime ve neden?”

            Börü Han, bu soruya yanıt vermeden evvel, yine bulutlara doğru bakmaya başladı. O sırada bulutlar aralandı ve Türk yurdunun İzmir ilini görmeye başladılar.  

            Boynunda mukaddes bayrağın ayıyla yıldızını taşıyan bir genç, arkadaşıyla oturuyordu. O sırada yanına gelen ve onu tasvir etmek hiçbir küfrün yeterli olmayacağı biri gelip, mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövmeye başladı.

            Mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövülmesi, bir ânda Han Tengri’nin doruklarını dalgalandırmıştı. Börü Han, dişlerini sıkıyor, yelesini kabartıyordu. Çingis Kağan’ın gözleri öfkeyle doluyor; Motun Yabgu, kılıcının keskin tarafını sıkıp, kanını akıtıyor; Kür Şad da ileri atılmak isteyen atının üzerinde öfkeyle duruyordu.

            Kavga başlamıştı. Bir yanda mukaddesin bayrağın ayıyla yıldızını korumaya için dövüşen Kür Şad yürekliler, diğer yanda ise tanımlamaya hiçbir küfrün yetmeyeceği yaratıklar… Kavga devâm etti, kavga sürdükçe, Han Tengri’nin dorukları daha da dalgalandı. Bir yanda Mustafâ Kemâl Paşa, masmâvi gözlerini dikmiş bakıyor; bir yanda Enver Paşa, öfkeyle bıyıklarını sıvazlıyordu.

            Sonra birden Han Tengri doruğunu ve hattâ bütün Tanrı Dağları’nı titreten bir şey oldu. Yaratıklar, Kür Şad yüreklinin boynundaki mukaddes bayrağın ay ve yıldızını söküp, Kür Şad yüreklinin gözüne sapladılar.

            Zaman durdu, dünyâ durdu, kâinât durdu. Kür Şad’ın gözlerinden iki damla kanlı yaş aktı ve doğrudan Kür Şad yüreklinin, Yunus’un gözlerine düştü. Artık Kür Şad ile Yunus, aynı kandan, aynı candan olmuşlardı.

            Vurmaya, saldırmaya devâm ettiler. Geride ise bir gözden ötesi kalmıştı, devâsa bir yürek… Hastâneye götürdüler, çâre olmadı, kimse bu derde devâ bulamadı. O ân ise Han Tengri’nden sâdece Gâzî Yunus görünüyordu. Ulular, Gâzî Yunus’a baktılar, baktılar. Hepsinden birer parça taşıdığını anladılar. Ama evvelâ hak da, söz de Kür Şad’daydı.

            “Özü doğru, sözü doğru, Börü Han! Ululardan bir ulu, yiğitlerden bir yiğit, hanlardan bir han, bozkurtların hanı, Börü Han, de bakalım, borcumuz nedir, dileğin nedir?”

            “Yiğitlerin en yiğidi, yahşıların en yahşısı, güzel yüzlü, güzel yürekli Kür Şad! Sözüm hepinizedir. Ama borcunuz, rûhunu ve yüreğini senden alan bu gâzî Türk, Yunus Tuaç’adır. Dileğim, borcunuzu ödemenizdir. Borcunuz ise bir gözdür.”

            Bu sefer, öne Çingis Kağan çıkmıştı.

            “İyi dersin, güzel dersin. Ama bu bizden olabilecek bir iş değildir. Bu, Tanrı işidir. Tanrı’nın vermesi gerekir.”

            “Kür Şad, rûh verdi, yürek verdi. Bir diğeriniz de göz verse, ne çıkar. Hem Tanrı’nın da kapısına gittim, giremedim, göremedim. Sonra yüreğimden diledim. Size gönderdi. Demek ki, bu işin sırrı sizdedir.”

            Motun Yabgu, Çingis Kağan’ın sessiz kaldığını görünce, araya girdi ve öne çıktı.

            “Börü’m! Ben gök yeleli can dostum! Doğru dersin, güzel dersin. Bu iş bizdedir. Ama bizden öte sendedir.”

            Börü Han şaşırmıştı. Nasıl olabilirdi ya da nasıl olacaktı?

            “Sendedir ya. Hem sen de bizim gibi ululardansın. Hepimiz dünyâda iken bir rehberdir, yoldaştın, ortaktın, arkadaştın. Şimdi de öylesin. Ama bu güzel evlâdıma uzanacak el sendedir. Ben, birçoğunuzdan evveldir buradayım. Zamânı unuttum. Bu gâzi evlâdımın yüreği ve ruhu Kür Şad’dan verilmiş, gözü de senden verilsin. Onun bir gözü dünyâyı görmese de, bu Han Tengri’yi görsün. Şimdi buyur da, o göz, buraya gelsin ve yerini alsın. Onu da sen taşı ve böylece bu gâzî evlâdımız, seninle görsün, senin gibi görsün.”

            Ulular, bu söze hak vermişlerdi. Hep birlikte yürekten Tanrı’dan dilediler. Belli ki, Tanrı da kabûl etti. O vakit, Gâzî Yunus’un gözü, Han Tengri’deki yerini aldı ve Börü Han’ın gözü oldu.

            Sabah hemşîre uyandırdığında Yunus’un yüzü gülüyordu. Hemşîre şaşırmıştı. Daha dün gözünü kaybetti, şimdi gülümsüyor, diyordu. Oysa bu sır, elbette ona açılacak değildi. Sır, Yunus’a rüyâsında bildirilmişti. Motun Yabgu, Börü Han ve Kür Şad yan yanaydı. Motun Yabgu, sert ve emrederek, “Börü Han’ın gözlerine bak” dedi. İnanamıyordu. Kaybetti gözü, şimdi Börü Han’daydı. Mutlu olmuştu. “Kür Şad’ın yüreğine bak” dedi. İlk ânda fark edemese de, en içten gelen bir sezgiyle kendi yüreğinin Kür Şad’dan geldiğini anladı. Motun Yabgu devâm etti. “Bundan sonra Börü Han ile berâber görecek, berâber bakacak ve berâber yaşayacaksın. Kurt gözü sendedir, artık. Kür Şad yürekliler, gözlerini kurttan alırlar ve şimdi sen, gözünü kurda verdin. Bundan sonra söz de senin, öz de senin. Her konuda, her dâim övünç de senin… Kutlu olsun!”

KUTLU ALTAY KOCAOVA


29.01.2018

24 Ocak 2018 Çarşamba

AFRİN - Kuvvâ-i Millîye’den Kürd milliyetçiliğine -

Harita: 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Ateşkes Antlaşması imzâlandığında Türk kontrolünde bulunan topraklarımız ve birliklerimizin bulunduğu yerler.

            Afrin, 2014 yılında terör örgütü PKK’nın Sûriye kolu PYD tarafından ilân edilen “özyönetim” ile tekrar gündemimize girdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Özgür Sûriye Ordusu ile berâber Afrin’e yönelik başlattığı harekât ile de Türk ve dünyâ gündeminin merkezine oturdu. Bununla birlikte yaşananları anlayabilmek için Afrin’in coğrafyasına ve târihine bakmak gerekiyor.

             Afrin, Türkiye’nin Hatay ve Kilis illeri arasında yer alan Sûriye’ye âid bir yerleşimi birimidir. Günümüzde Haleb iline bağlı olan Afrin’in merkez nüfûsu, 2004 verilerine göre 32 798 iken ilçenin tamâmının nüfûsu ise 172 095’dir[1]. Eldeki son resmî ve objektif nüfûs bilgisi bu olduğu için buna göre hareket etmek gerekir.

            İlçenin etnik nüfûsu hakkında kesin bir söz söylenemese bile Kürd ağırlıklı olduğu, bununla birlikte önemli bir Türkmen ve Arab nüfûsunun da bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Afrin’in bâzı yerleşimleri doğrudan bâzı Kürd aşîretlerinin adını taşımakta ve nüfûsun tamâmı o aşîretin mensûbları oluşturmaktadır. Meselâ Raco aşiretinin yaşadığı Raco’nun 2004 yılındaki nüfûsu 21 955’tir. Aynı şekilde Şîrvan aşîretinin yaşadığı Şîrvan’ın 2004 yılındaki nüfûsu 13 632’dir[2]. Ayrıca farklı Kürd aşîretlerinin yaşadığı Ma’batlı’nın 2004 yılındaki nüfûsu 12 359 iken, Cîndires’in (Cîn Deresi) 2004 yılındaki nüfûsu 32,947’dir. Bunun dışında Kürd, Türkmen ve Arabların yaşadığı Bülbül ile Şeyh El Hadid’in 2004 yılındaki toplam nüfûsu 26 444’dür[3]. Buna göre Afrin’in dışındaki nâhiyelerde 90 000 ilâ 100 000 arasında bir Kürd nüfûsun yaşadığını söylersek, yanlış olmaz. Bununla birlikte bu nüfûsa civâr köylerin nüfûsu dâhildir. Merkez için herhangi bir etnik nüfûstan söz edemesek de, çevre yerleşimlerin nüfusları üzerinden ancak bir tahmîn yürütülebilir ki, bu durumda da merkezle birlikte toplam Kürd nüfûsun 100 000 ilâ 110 000 arasında olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Afrin merkezinin, yaklaşık 1 kilometre, güneydoğusunda yer alan Tûrandah köyü de Türkmenliğe yapılan vurgu olarak yer almaktadır.

            Afrin bölgesi, günümüzde Haleb’in parçası olan bir ilçe iken, Osmanlı döneminde yine Haleb’in Amik ilçesine bağlı bir yerleşim olarak görüyoruz[4].  Bununla birlikte burada Afrin adı, bir yerleşim biriminin ötesinde “çeltük nehri” olarak yer almaktadır. Bu ifâde bize buranın çeltik kaynağı olduğunu göstermektedir. Ayrıca 1536 târihli tahrir defterinde de Afrin nehrine dâir iki kayıt yer almaktadır. Buna göre birinde, 20 kantar tohuma karşılık 34 neferin (kişi) olduğu ve hâsılâtın 120 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir. Diğerinde de bölgeye 40 kantar tohum verildiği ve 40 neferin olduğu belirtilip, hâsılâtın 20 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir[5].

            Bunun dışında Osmanlı arşivlerinde de sâdece birkaç defâ yer almaktadır. Bunlardan biri 4 Temmûz 1891’de bölgede görülen koleraya, diğeri 15 Kasım 1887’de Afrin’in yanan tahta köprüsü yerine yenisinin yapımına başlandığı yönünde… Bu dönemde Afrin’i içine alan bölgenin A’zaz-ı Ekrâd olarak adlandırılması[6], Kilis’in güneyinde kalan ve bugünkü Afrin bölgesini oluşturan alana da Ekrâdî Kilis[7] denilmesi, bölgede çok uzun zamandır yoğun bir Kürd nüfûsun yaşadığını göstermektedir.  

1.Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber başlayan işgâller, bilindiği gibi ilk olarak güney bölgeleri olan İskenderun-Musul hattı üzerinde gerçekleşmiş ve bölge, ilk olarak İngilizler tarafından işgâl edilmişti. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzâlandığı 30 Ekim 1918’de 3. Kolordu’nun karargâhı bulunuyordu. Ancak ateşkesten sonra Afrin de, A’zaz ile birlikte İngilizler tarafından 12 Mart 1919 târihinde işgâl edilmişti[8].

Kaynaklara baktığımızda bölgedeki Türkmenlerin dışında Kürd ve Arab aşîretlerinin büyük oranda direnişe geçtikleri ve Kuvvâ-i Millîye grupları oluşturdukları bilinmektedir. Buradaki ve bütün Sûriye’deki direniş, “güney cephesi”nin parçası olarak yürütülmektedir. Anteb’in 8 Şubat 1921’de düşmesinden sonra “Sûriye Harekât-ı Millîye Reisliği”ne getirilen Özdemir Bey, mart başlarında Maraş’ta bir toplantı yaparak, Sûriye’deki direniş bölgesini beş mıntıkaya ayırmıştır. Afrin’i kapsayan mıntıka ise 1. Mıntıka olarak yer almaktadır. Bu mıntıkada şu bölgeler vardı: Bütün Amik, Hassa, Meydân-ı Ekbez, Cebel-i Ekrâd, Hamam, Muratpaşa Köprüsü Mıntıkası[9].

Bunun öncesinde 1920 yılının ortalarında Raco ve Katma arasında Türk ve Kürd aşîretlerinden oluşan birlikler, gece yarısı tren raylarına saldırıp, bir Fransız ikmâl trenini raydan çıkarmışlardır. Devâmında yaşanan baskınla berâber Fransızlar ağır bir bozgun yaşamışlardır. Ancak Fransızlar, buna karşın Ermenî çetelerini, intikâm amacıyla Afrin köylerine saldırtmıştır[10].

Ağustos 1920 târihinde Afrin’de Kuvvâ-i Millîye adına faâliyet yürüten 2000 kişinin olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Yine Afrin’den Mülâzım Kemâl Efendi, Haleb’de Fransızlara saldıran akıncı müfrezelerine destek için 500 kişilik bir birlikte toplamıştır[11].

1921 yılında Afrin civârında ilk olarak Âsım Bey’in, onun öldürülmesinden sonra da Bedri Bey’in komutasında çatışmalar yapılmış ve Fransızlara büyük kayıplar verdirilmiştir[12]. Özdemir Bey komutasında gerçekleşen bu mücâdeleler, Rakka’dan Haleb’e, Haseke’ye, Cerablus’a ve Afrin’e kadar uzanmaktaydı. Böylece hem Mîsâk-ı Millî’nin önemli parçaları olan bu yerler, korunmaya ve kurtarılmaya çalışılıyor, hem de günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kalan Anteb, Maraş, Urfa ve Adana’nın yardımına koşulmuş olunuyordu.

Ancak bu mücâdeleye rağmen Fransızlar, özellikle Afrin’in Türkiye’ye bırakılmaması için ciddî anlamda ısrar ediyordu. Türkiye’ye sundukları taslaktaki sınıra (günümüzdeki sınır), en sert tepkiyi, bölgeyi iyi bilen ve El Cezîre Grup Komutanı Selahaddin Âdil Bey, kendisine sorulması üzerine, vermiş ve şöyle demiştir[13]:

“… Mezkur hudud Hayfa kazasıyla Kürd Dağı ve Kilis Kazasını ikiye taksim ediyor ki; bu mahzurludur… Hudud civârında sakin İlbeyli ve sair Türkmen aşiretleri ki; kamilen Türkdürler ve kısmen Türk, kısmen Suriye idaresinde kaldıkları takdirde… pek çok ihtilafa ebep olur.”

            Bununla birlikte savaşın gidişatıyla birlikte bölge halkında da önemli değişimler başlamıştır ki, bu durum, günümüze kadar devâm eden sürecin başıdır, dersem yanılmış olmam. Bu bölge hakkında 5 Temmûz 1921 târihinde Özdemir Bey’in gönderdiği rapordaki şu cümleler, oldukça önemlidir[14]:

            “… Bu havali ahalisi… Türkiye’nin kendilerine ciddi bir muavenet edemeyeceğini, evvelemirde kendi nefislerine güvenmek lazım geldiğini biliyorlar… ancak cephanesizlikten dolayı metanetleri kırılıyor… Şeyh Salih El-Ali’nin mıntıkası büyük Fransız kuvvetlerince işgal edildi, zira; Cebel-i Ekrad havalisindeki aşair rüesesının tamamı Fransız hizmetindedir.”

            21 Temmûz 1921 târihinde de TBMM’nin Fransa ile barış görüşmelerine başlaması üzerine gönderilen bir emirle, bölgedeki bütün Kuvvâ-i Millîye grupları, Kilis bölgesine doğru geri çekildi ve Özdemir Bey’in liderliğindeki Sûriye Harekât-ı Millîyesi ortadan kaldırıldı.

            Savaş içerisinde bölgedeki aşiretlerdeki değişim, Fransızların kalıcı olacağı ve ayrı bir Sûriye devletinin parçası olacakları düşüncesiyle gerçekleştiği belli oluyor. Arab aşiretler, zamanla Sûriye krallığının parçası olmayı benimserken, Kürd aşîretlerinin Kürd millîyetçiliğine yöneldiğini görüyoruz. Kalan Türkmenler ise önce Fransızların, sonra da Sûriye yönetimlerinin “Türkiye ajanı”, “Pan-Türkist” gibi suçlamalarına mâruz kalıp sık sık baskı ve şiddete mâruz kaldığı bilinmektedir.

            Bilindiği üzere Haleb ili, Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasından sonraki Kürd millîyetçiliğinin en önemli merkezi olmuştur. Ancak asıl merkezin, etkin bir Türk nüfûsun olduğu il merkezi değil, çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu Afrin olduğunu bilmemiz gerekir.

            Dönemin en önemli Kürd örgütlerinden Hoybun’un (Kürd-Ermenî) öncesinde de 1925 yılında, isyânın hemen öncesinde Kürd isyâncı Şeyh Sâid’in oğlu Ali Rıza, Haleb’e, 20 sürü koyunla gelmiş, burada İngiliz ve önemli Kürd aşîret reisleriyle görüşmüş, yanında bir heybe dolusu altınla geri dönmüştür[15].  

            Bununla birlikte Lübnân’da 5 Ekim 1927’de Ermenî Taşnak ile Kürd Âzâdî örgütlerinin bir araya gelmesiyle Hoybun kuruldu. Hoybun, bir Kürd-Ermenî örgütü olarak Türkiye toprakları üzerinde Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını öngörüyordu[16].

            Cemiyetin Sûriye’den yönetilmesinin sebebi ise hem tehcirle gelen büyük bir Ermenî nüfûsun olması, hem de Afrin gibi Kürd millîyetçiliğini benimsemiş yerlerin bulunmasıydı. 1929 yılında cemiyetin merkezinin resmî olarak da Haleb’e taşınmasıyla berâber Afrin’in Kürd millîyetçiliği açısından önemi arttı. Hem Türkiye sınırında olması, hem denize yakın olması, hem de silâhlı bir yapının olmasından dolayı burası etkisini büyük oranda gösterdi. 1930 yılındaki Ağrı İsyânı’nda da bu örgütün payı büyüktü ve bu isyân, Afrin’de planlanmış ve yabancı desteği buradan sağlanmıştı. 

            Afrin’in bu geçen süreyle berâber Kürd millîyetçiliği noktasında git gide radikalleşen yapısı ve bir merkez olduğu gerçeği, bütün çıplaklığı ile ortada durmaktadır. Ancak maâlesef, şimdiye kadar bu konuda sayın Enes Demir’in Post Yayınları’ndan çıkan “Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho)” adlı eserinin dışında derli toplu bir eser yayınlanmamıştır.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

24 Ocak 2018




[2] a.g.e.
[3] a.g.e.
[4] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah (haz.), Anadolu, Karaman, Rum, Diyarbakır, Arap ve Zülkadriye Eyaletleri (1530-1556) (Şam ve Halep dahil), s.47, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu: Osmanlı Yer Adları: II, Ankara - 2013
[5] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah; Yüzbaşıoğlu, Murat (haz.), 397 Numaralı Haleb Livâsı Mufassal Tahrîr Defteri 943/1536) 1, s.234, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu:109, Defter-i Hâkânî Dizisi:XVI, Ankara - 2010
[6] Demir, Enes, Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho), s.55, Post Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2017
[7] Sezen, Tahir, Osmanlı Yer Adları (Alfabetik Sırayla), s.312, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayın Nu:21, Ankara - 2006
[8] Demir, Enes, a.g.e., s.201
[9] Kılınçkaya, M. Derviş, Osmanlı Yönetimindeki Topraklarda Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Suriye, s.191, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2. Baskı, Ankara, 2008
[10] Demir, Enes, a.g.e., s.202-203
[11] Demir, Enes, a.g.e., s.203
[12] Demir, Enes, a.g.e., s.206
[13] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.195
[14] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.200
[15] Köçer Mehmet, "Hoybun Cemiyeti ve Doğu Anadolu'daki Faaliyetleri", Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, c.1, s.2, ss.79, Elazığ, 2003
[16] Sarınay, "Hoybun Cemiyeti ve Türkiye'ye Karşı Faaliyetleri", http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-40/hoybun-cemiyeti-ve-turkiyeye-karsi-faaliyetleri (Erişim târihi: 24.01.2018)

2 Ocak 2018 Salı

Tonyukuk'a...


Tonyukuk’a…
            Yarın Erk amcanın ölümünün birinci yıldönümü… Yâni Erk amcasız tam bir yıl geçmiş. Dile kolay… On üç yıl önce yüz yüze tanışmıştık. Bu süreçte öğretmenim olmuş, fikirlerimin olgunlaşmasını sağlamış, Türk yazısını öğretmiş, Türkçülüğün ne olduğunun bir örneği olmuştu.

            Bununla birlikte Erk amca ile ilk temâsım, on yedi yıl evvel tonyukuk.net sitesi üzerinden olmuştu. Mâlum internetin öneminden dolayı amca, interneti öğrenmekle kalmamış, internet sitesi düzenlemeyi de öğrenmişti. Tonyukuk.net sitesi üzerinden yazılar yazıyor, şi’rlerini yayınlıyordu ve hattâ Türk yazısı, sanal ortama ilk defâ yine Erk amca ile taşınmıştı. Dolayısıyla herhâlde internet üzerinden olsa da, Türk yazısını Erk amcadan öğrenen epey kişi vardır diye düşünüyorum. Bu siteye hayran kalmıştım. Tabiî olarak o dönemde, Türkçülüğü öğrenmek kolay değildi. Neredeyse, her gün Erk amcanın sitede yazdıklarını okuyor, yeni bir yazı var mı diye bekliyordum. Bu yüzden de sitenin, yorum bölümüne birkaç cümle ile duygularımı yazmıştım ve Erk amca da aynı gün, çok güzel bir karşılık vermişti, sağ olsun.

            Yıllar geçti, bu sefer Erk amca ile sürekli bir arada bulunmaya başladık. Dernek yıllarında dernekte, evinde; sonraki yıllarda da sık sık evinde ya da Atsız Hoca’nın kabrinde… Hep Türkçü gençlerden söz ediyor, onlara sâhib çıkılması gerektiğini söylüyordu. Hattâ Kavgamız dergisinin ilk çıktığı günlerde, onları bana emânet etmişti, amca. Elbette Atsız Hoca’nın yetiştirdiği öğrencileri, bu konuda dikkatliydiler ama içlerinde en yakından tanıdığım Erk amca olduğu için bu konuda birçok defâ tanık oldum.

            Erk amca, yiğit adamdı. Çoğu kişi bilmez, aslında biz de pek bilmezdik ya, Erkin ağabey, anlattığı için biliyoruz. Fethullahçı hâinlerin, Ergenekon ve Balyoz ihânetini uyguladığı dönemlerde Erk amcanın adı, Türkçü gençleri örgütleyen olarak geçiyordu. Hattâ bu konuda Fethullahçı hâinlerin birkaç defâ Erk amcayı da tâciz ettiği, âilesi ile çocuklarıyla, torunlarıyla tehdit ettiklerini ama yıkamadıklarını biliyoruz. Atsız Hoca’nın öğrencisi olan biri için yetmiş yaşında da, seksen ve hattâ yüz yaşında da olsan, cephedeki yirmi yaşındaki askerin yüreği olur. Hem Erk amcanın bir başka yönü de, kendisine Erk adını bizzât Atatürk’ün vermiş olmasıdır. Atatürk’ün güçlü olsun dediği, Atsız Hoca’nın yetiştirdiği ve Bilge Tonyukuk’un rûhunu bin küsur yıl sonra taşıyan birini, Fethullahçı hâinler mi yıkabilirdi? Aslâ…

            İşte, yarın Erk amcanın gidişinin birinci yılını anacağız. Güzel konuşmaları aklıma gelecek, evliliğime olan şâhidliği aklıma gelecek, konuşacağız. Birbirimizi duyacak mıyız, bilmiyorum? Pek sanmıyorum da. Ama önemi de yok, zâten. Ben anlatacağım, o anlatacak. Görüntüsü de, hatırladığım en sağlıklı hâli olacak. Sonra İçerenköy Mezârlığı’ndaki bir rüzgârın, karganın ya da yoldan geçen bir otomobili sesi, konuşmamızı bölecek, Erk amca gidecek, ben de gideceğim. Bir daha ki görüşmeye kadar…


            Hoşça kal, Bilge Tonyukuk diyeceğim, hoşça kal…

KUTLU ALTAY KOCAOVA

2 Ocak 2018

26 Kasım 2017 Pazar

BİR CUMHÛRİYET İRONİSİ: BİTMEYEN TARTIŞMA -Tanrı mı, Allâh mı?-


Geri kalmış toplumların en büyük sorunlarından ve geriliğinin işâretlerinden biri de, tartışmaları hep sözcükler üzerinden yürütmeleri ve bir türlü konuların özüyle ilgilenmemeleridir. Günümüzde maâlesef, bunu Türkiye’nin bütün kesimlerinde, hâlâ görebiliyoruz.

Türkiye’nin cumhûriyet döneminde en uzun süre devâm eden, en anlamsız ve saçma tartışması, Allâh mı, yoksa Tanrı mı tartışmasıdır. Ancak ilginç bir şekilde bu tartışma, Türklerin dînî kurallara göre yönetilen yüzlerce yıl boyunca gündeme gelmeyip, laik kurallara göre yönetilen dönemde başlamış olmasıdır. Bu üzerinde durulması gereken bir durumdur ve bunu yapacağım.

İşin İslâm ilâhiyâtı açısından yorumuyla -benim alanım, konum ve ilgim dâhilinde olmadığı için- ilgilenmeyeceğim. Ancak Türk târihi ve sosyolojisi üzerinden hareket edeceğim.

Bilindiği gibi Türkler, târih boyunca Tanrı adını kullanmışlardır. Bu konuda ufak tefek farklı söyleyişler olsa da, hepsinin ortak noktası Tanrı adıdır. Dileyenler, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”[1] adlı makâlemin girişinde yer alan bu farklı söyleyişleri görebilir.

Bununla berâber Türklerin Tanrı adını üç farklı anlamda kullandığını görebiliyoruz. Birincisi, gök; ikincisi, Allah; üçüncüsü de, tapınılan her şey. Bu konuda Kâşgarlı Mahmûd, ünlü eseri Divânü Lugâti’t Türk’te şöyle demektedir:[2]

tengri. Allah; azze ve celle [aziz ve celîl olan (muhterem ve ulu)].
Şu atasözünde de geçer,
toyın tapugsaq, tengri sewinçsiz: Kâfirlerin din büyüğü Cenab-ı Hakk’a tapınmak ister, ama Allah (Onun büyüklüğü artsın) için bir iş yapan, ancak bunu başaramayan kimseyi anlatmak için kullanılır.
Şu dizelerde de kullanılır,
            tün kün tapun tengrike boynamagıl
qorqup angar eymenü oynamagıl
            Allah’a gece gündüz ibadet et ve bu işten şaşma
            O’ndan kork ve korkunda ve çekinmeden oyunbaz olma
Kâfirler -Allah’ın gazabı üzerlerine olsun- göğe tengri derler; aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da tengri olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunlar bilge bir adama da tengriken derler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”

Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmûd, bir Müslümân Türk olarak Tanrı adını, Allah anlamında kullanmakta ve bunu yaparken de, Müslümân olmayan Türklerin de ne şekilde kullandıklarını bize göstermektedir. Ayrıca Türk târihinin en önemli eserleri arasında yer alan Tonyukuk Yazıtları’nda da “Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç” ifâdesi yer almaktadır. Mehmet Ölmez[3] ve Talat Tekin, “Teñri Umay” şeklinde okurken ve “Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti” diye çevirmektedir. Hüseyin Nâmık Orkun ve Muharrem Ergin ise ayrı ayrı okumayı tercih etmektedir. Elbette konumuz Umay adı olmadığı için üzerinde çok duracak değilim ama görünen o ki, Türkler için Tanrı, hem bir özel ad, hem de bir sıfattır.

Gelelim İslâm’ın Türkler arasında iyice yerleşmeye başlaması ile berâber Tanrı adının kullanımına…

Müslümân Türklerin dînî anlamda en önemli isimlerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî, kaleme aldığı Makâlât adlı eserinde oldukça sık bir biçimde Tanrı adını, Allah adıyla berâber kullanmıştır. Oldukça bol kullandığı için sâdece üç örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

"Hâzıhî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (Kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz ve rahmetu'llâhi teâlâ)[4]
Bi'smil'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm.
Şükr ü minnet ü sipâs ol Tanrı tebâreke ve teâlâ hazretine olsun"[5]

Dikkât edilirse, yüklemdeki fiîli saymazsak, tek Türkçe sözcük Tanrı adıdır. Bu kısmı, günümüz Türkçesi’ne çevirecek olursak,

“Bu eser, şerefli Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin (Allah onun azîz sırrını kutsassın ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Şükür ve minnet ve hamd, mübârek ve yüce Tanrı hazretine olsun.”

Hacı Bektâş-ı Velî, eserinin bir başka kısmında da şöyle demektedir[6]:

"... bu kadar acâyibler ve garâyibler Tanrı teâlâ'nun 'lebbeyk' dimeklügiyle ve hem ol velînün 'Yâ Rabbi' dimeklüginden kopar ve sühan-ı ilâhî didükleri budur."

Bu sözü de günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz.

“… bu kadar acâyib ve garib işler, Yüce Tanrı’nın “lebbeyk (benim sevgim ve bağlılığım sanadır)” demesiyle ve hem o velînin “Yâ Rabbi” demesinden kopar ve ilâhî söz dedikleri budur.”

Bu konudaki üçüncü örneğimizde de Hacı Bektâş-ı Velî, şöyle demektedir[7]:

“Kul, Çalab Tanrı'ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî'at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma'rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”

Bu kısım, günümüz Türkçesine oldukça yakın olduğu için çevirmeye gerek yok. Bununla birlikte bu üç örnek ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı adını, Allah anlamında kullandığını ortaya koyduğumu sanıyorum.

Kânûnî Sultân Süleymân’ın ünlü Şeyhü’l İslâm’ı Ebû’s Suûd Efendi’nin fetvâları da bu konuda önemli birer târihî belge niteliği taşımaktadır ve yine bu konuda üç örnek üzerinden hareket edeceğim.

“Mes’ele: Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amr’a “bre Tanrısını ve Peygamberini –hâşa- filan ettiğim” lafziyle edepsizlik eylese, o mel’ûna ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i İslâm’dan dilediği kimseye varır.”[8]

“Mes’ele: Hâşâ, “Tanrı’dan korkmazım” diyen Zeyd’e şer’an ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfir-i mahzdır. İslâm’a gelmezse, katl olunur.”[9]

“Mes’ele: Zeyd Amr’a “bana Tanrı’yı buluver”dedikte Amr Zeyd’e “Kur’ân ile âmil olup, Peygamber’e iktidâ edicek, bulursun” deyicek, Zeyd “anlara ne amel, ben anlarsız bulurum” yahut “buldum” dese Zeyd’e ne lâzım olur?
Elcevap: Katli lâzımdır, zındıktır.”[10]

Fetvâların içeriği ile ilgilenmediğimi yazının başında belirtmiştim. Bununla berâber bu üç fetvâ da, bize Ebû’s Suûd Efendi’nin Tanrı adını, Allah adı olarak kullandığını göstermektedir.

Osmanlı döneminde medreselerde Arabça öğretiminde kullanılan temel kaynaklardan biri olan ve bir manzûm sözlük olarak yüzyıllarca kullanılan Subha-i Sıbyân, bu noktada önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır. 1624 yılında Bosnalı Ebu’l-Fadl Muhammed bin Ahmed er-Rûmî tarafından yazılan bu eserde Allah adının açıklamasında şöyle denilmektedir[11]:

“Allah: Tanrı. Bir ismi Rahmân.”

Bu noktada Osmanlı edebiyâtında da örnekler vardır ama sâdece bir örnekle yetineceğim. Fâtih Sultân Mehmed’in oğlu olan ve Osmanlı târihi açısından oldukça önemli bir kişi olan Cem Sultân, Türkçe dîvânındaki şi’rlerinden birinde şöyle demektedir[12]:

“Bir dahı ‘ışkuñ ile belâ-keş yaratmadı
Mülk-i cihânda Tañrı te’âlâ benüm bigi”

Büyük ölçüde anlaşılır olsa da, günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz:

“Bir daha aşkın ile belâ çeken yaratmadı
Dünyâ mülkinde Yüce Tanrı benim gibi”

Burada da Cem Sultân’ın Tanrı adını, Allah anlamında kullandığı belli olmaktadır.

Bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Cumhûriyet devrine kadar devâm eden bu durum, sonraki süreçte inanılmaz bir hızla değişime uğramıştır. Bana göre bu durumun temelinde ezânın dilinin değiştirilmesi, yâni Türkçe ezân yer almaktadır. Allâhû ekber sözünün, Tanrı uludur diye çevrilmesi; cenâzelerde de Allâhû ekber sözüne bir dönem izin verilmemesi, bu yönde atılan adımlar, halkın zihninde Tanrı adının kötü bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Diyebiliriz ki, bu durum halkın zihninde ciddî bir travma ya da kriz yaratmıştır. Bu durum ise hep birlikte anılan bu iki adın, birbirinden çok büyük bir hızla kopmasına yol açmıştır.

Ayrıca laiklik ilkesi ile olan karşıtlığı ortada iken Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin öğün yemeklerinde, yemek duâsı adlı bir toplu ve zorunlu uygulamanın olması da insanların zihninde etki yaratmış olabilir, diyebiliriz. Zîrâ dayatılanlar, çoğu zaman ters teper. Laik, demokratik, modern ve millî olduğu iddiâsını güden bir dönemde Türklerin binlerce yıldır kullandıkları bir isme, üstelik birçok defâ toplu dîn değişimi yaşamasına ve etkilenmemesine rağmen, yönelik tavır ortaya çıktıysa, üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir ironinin ortaya çıkışı ve çözümü üzerinde akıl yürütmek gerekir. Nedenlerini ortaya koyduğumuza göre şimdi de neler yapılması gerekenlerden söz edelim.

Allâh ve Tanrı tartışmasının bir ân bitmesi gerektiği gibi bu iki ismin birbirinin karşıtı ya da alternatifi olmadığı ortaya konulmalıdır. Tekbîr (Allâhû ekber) ve “Tanrı Türk’ü korusun” gibi kalıplaşan sözlerde oynama yapılmamalı ve olduğu gibi hareket edilmelidir. Ayrıca Allâh adının kökenine dâir anlamsız tartışmalardan uzak durulmalı, Allah yerine Tanrı denilmeli gibi sözler söylenmemelidir. Aynı şekilde de içinde Tanrı geçen sözleri de Allah diyerek düzeltme yoluna gidilmemelidir. Hattâ aynı cümle içinde kullanılsa, bence olumlu da olur. Ayrıca yabancı sinema ve dizilerin çevirisinde de dikkât edilmeli, İngilizce God sözcüğünü, doğru olsa bile Tanrı yerine, İlâh gibi sözcüklerle çevirmelidir. Bununla berâber bunlar işin halka yönelik durumudur ve sosyolojik bir konudur. İşin özü ise laikliğin yerleşmesinin sağlanması ve herkesin inandığı değerlerin saygılı bir tavrın geliştirilmesini sağlamaktır.

            Bilmek gerekir ki, Türklerin çok büyük çoğunluğu Müslümândır ve Müslümân Türkler için Allah adı, en yüce isimdir. Söz ve tavırlarda bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

26.11.2017



[1] Kocaova, Kutlu Altay, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”, http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/2016/07/turk-cok-tanriciligi-tengricilik.html (Erişim târihi: 26.11.2017)
[2] Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.551, Kabalcı Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2005
[3] Ölmez, Mehmet, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013
[4] Burada Hacı Bektâş-ı Velî’ye sanki başka birinin ettiği duâymış gibi görünse de, bu durum tasavvûftan kaynaklanmaktadır.
[5] Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Alevî-Bektâşî Klasikleri 2 - Makâlât, s.43, Türkiye Diyânet Vakfı, Birinci Baskı, Şubat 2007, Ankara
[6] a.g.e., s.59
[7] a.g.e., s.68
[8] Düzdağ, Ertuğrul (haz.), Kanunî Devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi Fetvaları, s.143, Kapı Yayınları, Haziran 2012
[9] a.g.e., s.142
[10] a.g.e., s.141
[11] Uzun, Tacettin, "Arapça-Türkçe Sözlüklerin Öncüsü Sayılan Subha-i Sıbyân", Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, y.2, s.6, ss.98, Yaz 2002, Ankara
[12] Ersoylu, İ. Halil (haz.), Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, s.225, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2013 Temmuz