10 Haziran 2017 Cumartesi

DERSİMİZ ŞEHÂDET

- Görevlerini yapmaya çalışırken Kürd terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmenlerimize... Anlatılan olay, farklı târihlerde katledilen öğretmenlerimizin yaşadıkları üzerinden kurgulanmıştır. - 

           Aybüke Neşe Çakıroğlu, üniversiteyi yeni bitirmiş ve girdiği me’mûrluk sınavında yeterli puanı alarak sınıf öğretmeni olarak atanmıştı. Mutluydu. Her ne kadar memleketi, doğup büyüdüğü, âilesinin yaşadığı Tekirdağ ile Diyarbakır arasında epey bir mesâfe olsa da, mutluydu. En sonunda hâk ettiği mesleği yapacaktı.

            Sınıf öğretmeniydi. İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde okumuştu. Hayâli hep, târihimizi, kültürümüzü, Atatürk’ü çocuklara anlatmak, böylece onları kazanmaktı. Öğretmenlerinden böyle görmüştü, ona eğitimin, Türkiye’nin doğusundaki bütün sorunları çözeceğini anlatmışlardı. O da buna cân-ı gönülden inanmıştı. Hem nasıl inanmasın? Bütün sorunlar, eğitimsizlikten kaynaklanmıyor mu?

            Annesi, kızının öğretmen olmasından memnûndu, memnûn olmasına ama gönlü gitmesine râzı değildi. Öğretmen olduğu gün, sevinçten ağlamış ama ataması yapıldığı gün de üzüntüden ağlamıştı. Sâdece “Gitme, kızım” diyebilmişti. O da gitmesi gerektiğini, oradaki çocukların ona ihtiyâcı olduğunu söylemişti. Babası, küçükken ölmüştü. Bir de küçük erkek kardeşi vardı. Henüz ilkokula gidiyordu. “Gitme, abla” demişti. Ona da neden gitmesi gerektiğini anlatmıştı.

            Karârı belliydi. Maâşının küçük bir kısmını kendisine ayıracak. Kalanını doğruca annesine gönderecekti. Her şeyim kardeşim ve annem için diyordu. Kardeşi büyüyene kadar evlenmeyi de aklından çıkarmıştı. Gerçi gönül bu, belli olmaz. O da bu yüzden, gönlüne kapılmak istemiyor, kendisini mesleğine veriyordu.

            Ertesi gün çantasını ve valizlerini hazırlayıp, Diyarbakır otobüsüne bindi. Bindiği otobüs firması, amblemindeki sarı-kırmızı-yeşil renkleriyle kendisini belli etse de, o bunu fark edecek durumda değildi. Yol, yirmi saâtten fazla sürdü. Muâvin artık Diyarbakır il sınırına girdiklerini söyleyince, heyecânı biraz daha artmıştı. İşte, mesleğe başlama vakti gelmişti. Neler görecek, neler duyacak, neler yaşayacaktı? Aklında ise sâdece yetiştireceği çocuklar vardı. Elbette Trakya’nın ayçiçek tarlalarıyla dolu köyleri gibi bir köy beklemiyordu. Ama onun ayçiçekleri, çocuklar olacaktı.

            Otobüs, Diyarbakır Ergani’de ilerlerken, ileride bir barikat görüldü. Ancak bu, asker ya da polisin kurduğu barikatlara benzemiyordu. O sırada yaşlılardan biri, şoföre doğru “Burası hep gidilen yol değil. Bizi yanlış yoldan götürüyorsun” dediğinde, şoför yanıt vermemişti. Otobüsün de barikata git gide yaklaşması, bir korku yaratmıştı.

            Bu arada otobüs, barikatın önünde durduktan sonra elinde telsiz olan ve her hâlinde Kürd terör örgütü PKK mensûbu olduğu belli olan terörist, şoföre “spas dıkım” demişti. Kürdçe “teşekkürler” demekti, bu söz. Belli ki, şoför, otobüstekilerin bilgisini vermişti. Şirketin amblemindeki renkler boşuna değildi.

            Teröristlerin başındaki kişi, elinde tüfeğiyle otobüse bindiğinde Aybüke’nin yüreği ağzına gelmişti. Yolun sonu muydu? Ama o böyle düşünmemişti. Terörist, yavaşça kendisine doğru geliyordu. O sırada otobüste bulunan ve askerlik görevi için bölgeye gelen iki gencin yanında geçmişti. Aybüke’nin güzel yüzüne bakıp, “Hocesin, he mi? Hoce… Biz, senin gibi hoceleri sevmeyiz, ha. Ama, bu sefer işimiz seninle değil” demiş ve iğrenç bir kahkaha atmıştı. Ardından da, diğer bir terörist elinde listeyle gelmiş ve otobüsteki askerlerle, polisler indirilmişti. Toplamda altı asker ve üç polisi yan yana dizmişler, ardından da kurşuna dizmişlerdi. Bir süre sonra da otobüs yoluna devâm etmiş ve Diyarbakır merkeze gelmişlerdi.

            Otobüsten iner inmez, hemen emniyet müdürlüğüne gitmiş ve olanları anlatmıştı. Şikâyetçi olan sâdece kendisiydi ve ne tuhâf ki, otobüste olan diğer kırk kişi, şikâyetçi olmamıştı. Korktuklarından mıdır, sevindiklerinden midir, bilinmez. Ama tek gerçek, sâdece Aybüke’nin şikâyetçi olduğuydu.

            Emniyetteki işlerin bitmesinden sonra bir polis aracıyla millî eğitim müdürlüğüne gitmiş ve işe başlama işlemlerini gerçekleştirmişti. Burada görev yapan bâzı me’mûrlar dikkât çekmeyecek gibi değildi. Üstelik biri vardı ki, gördüğünde ister istemez ürpermişti. Bakışlarından rahatsız olduğu gibi “Geçmiş olsun hoca. Şükür atlatmışsın” deyince üzerine atlamamak için kendisini zor tutmuştu.

            Atandığı Buçuktepe köyü, merkeze 18 kilometreydi. O gece, öğretmenevinde kalıp, ertesi sabah, köye gitmeye karar verdi. Öğretmenevinde kendisi gibi çok sayıda genç öğretmen vardı. Kimisi âilesi ile gelmiş, kimisi de kendisi gibi tek başına gelmişti. İçinde evli olup, öğretmen eşiyle birlikte gelenler de vardı. Hepsi de Diyarbakır’ın farklı farklı ilçe ve köylerine gideceklerdi. O gün, akşama kadar konuşmuşlar, arkadaşlığı geçtim, âdetâ kardeş olmuşlardı. Birkaç saâtte insan nasıl bu kadar yakınlaşabilir? Belki de, aynı amaca sâhib olup, aynı hayâlleri taşıyıp, aynı gerçeği yaşamalarındandır. Kim bilir? Belki de, aynı sonu yaşayacak olmalarındandır…

            Aynı amaç, aynı hayâl, aynı gerçek, aynı son… Bu kadar farklı insanın, bu kadar olması… Hayât…

            Ertesi sabah, hep berâber kahvaltı yaptılar ve her haftasonunu burada berâber geçirmek üzere, birbirlerine söz verdiler. Kimisi ilçelere giden araçların olduğu tarafa giderken, kimisi de köy araçlarının olduğu tarafa gitti. Aybüke de, köylere giden araçların olduğu yere yönelmişti. Bucaktepe’ye giden minibüsü bulduktan sonra bindi. Minibüs dolduktan sonra köye doğru gitmeye başladı. Başlar başlamaz da, minibüstekilerin soruları başladı.

            “Sen, hocesin he mi?”
            “Evlisen?”
            “Nişanlın falan da yoktır?”

           Daha nicesi… Tabiî, her soruya gelen yanıttan sonra arada geçen Kürdçe konuşmalar. O sırada önde oturan, köyden iki gencin “Belki ew e bakîre ne” dediği duyulanca, Aybüke’nin yanında oturan yaşlı kadın “Bêrewiştan” demişti. Aybüke, “belki de bâkire değildir” kısmını anlamasa da, kulağına gelen bâkire sözüne şaşırmıştı. Ayrıca yaşlı kadının da onlara Kürdçe terbiyesiz demesini de anlamamıştı.

           Köye geldiğinde onu köyün muhtarı karşılamış ve lojman hazır hâle gelene kadar muhtar, evinin misâfir odasında kalmasını istemişti. Zâten başka bir şansı da yoktu. Lojman, hem bırakın genç bir kızın kalmasını, bir insan için bile yaşanmayacak durumdaydı. Hem de köyün koyunlarını güden, yan köyün çobanı kalıyordu. Birkaç gün daha kalacak, sonra gidecekti. Ondan sonra da lojman, köylülerle berâber yaşanılır bir hâle getirilecekti.

       Bu arada önce okulu, sonra köyü gezmişti. Okul, kötü bir durumda olsa da, eğitimin yapılabileceği bir durumdaydı. Aksaklıklar ise zamanla halledilirdi. Bu arada okulun Atatürk köşesinin darmadağın oluşu, İstiklâl Marşı’nun olduğu çerçevenin kırılması da dikkâtini çekmiş ama kötüye yormak istememişti.

            Ertesi gün, öğretmenlikte ilk gününün heyecânını yaşıyordu. Hele birinci sınıf öğrencilerinin güzelliğini gördükçe, mutluluğu artıyordu. Ne güzel çocuklar… Sonra ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf öğrencileri… Dördüncü sınıf öğrencilerinin yaşı biraz büyüktü. Sanki 13 ya da 14 yaşındaydılar… Küçüklerin gözlerinde gördüğü ışıltı, onlarda yoktu. Gözlerde farklı bir karartı vardı ve bundan rahatsız olmuştu. İşte, bu dört sınıfı, topluca okutacaktı. Öğretmenliğinin ilk gününde, birleşmiş sınıf uygulaması yapacaktı. “Yaparım” dedi. “Bunu göze alarak geldim, sonuçta.

            Çocukların hepsi Türkçe biliyordu. Buna şaşırmıştı. Birinci sınıf öğrencileri, diğerlerine göre az bilse de, onlar da söyleneni anlayabiliyor ve zorlanarak da olsa, konuşabiliyorlardı. En büyük korkusu buydu aslında. Dördüncü sınıfa giden ve diğerlerinden büyük olduğu anlaşılan öğrenci, Aybüke’nin bu şaşkınlığını anlamıştı. “Sizinkiler yapmıştır, hoca. Bir yandan diger öğretmenler, bir yanda televizyonlarınız. Hep bu Kürd çocuklarına dilinizi dayatmıştır. Bize böyle böyle zorla Türkçe öğretmişsiniz.”

            Çocuk, Aybüke’nin bir şey demesini beklemeden fırlayıp gitmişti. “Ögretmenim, onun iki ağabeyi ve ablası, dagdadır. Amcaları da dagdadır. Gerilladır hepsi. Onlara özenir”. Bunu diyen ise ondan küçük olsa da, dördüncü sınıfa giden başka bir çocuktu.

            İlk birkaç gün, çocukların ağabeyleri, ablaları, amcaları, babaları, dayılarının dağa çıktığına dâir anlatımları dinleyerek geçirdi. Hayâllerine bu kadar çabuk vedâ etmek istemiyordu. Eğitimsizlik diyordu. Çocuklar eğitim görmediği için dağa çıkıyorlar diye düşünüyordu. Bir keresinde bu konuda sesli düşününce, muhtarın kız kardeşi söze girmişti. “Hoca, sen bunları kafaya takma.”

            Şaşırmıştı. Düşüncelerinin bu şekilde açığa çıkmasından da rahatsız olmuştu. Sâdece “ne münâsebet” diyebilmişti. “Hoca, sen ne yapabilirsin? Ne biliyorsun ki, bizim hakkımızda? Eğitimsizlik, öyle mi? İlk gün senin dersinden çıkıp giden çocuk var ya, adı Azâd Baran’dır. Onun ablası, doktordur. Hacettepe Tıbbı bitirmiştir. Ben de Ankara Siyasal me’zûnuyum. Bırak hoca, bu işleri. Sen yol yakınken, bas git, Tekirdağına ya da bul, bir öğretmen koca, çek git. Yazık olmasın sana.”

            “Ne oluyor” diyordu. Tamâm, hayâllerinden uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Ama bu sözlerine anlamı neydi?

            “Neden böyle yapıyorsunuz” diyebilmişti, sâdece. Kadının yanıtı netti. “Birincisi, TC’nin adamısın, ikincisi öğretmensin. Biz, seni de, senin devletini de istemiyoruz”.  Belli ki, kılıçlar çekilmişti, belli ki, sözlerle kan akıtılacaktı. O hâlde susmanın, sinik kalmanın da gereği yoktu. Zâten her ne olacaksa, olacaktı.

            “Mâdem benim devletimi istemiyorsun, neden benim devletimin üniversitelerine gittin.”

            “Şuna bak hele, bizim hocahanımın kafası da çalışıyormuş. Elbette devletinin verdiği her olanaktan yararlanacağım. Devletiniz devlet olsun da, düşmanlarına vermesin. Bize dağa çıkmayalım diye her şeyi verirse, biz de çatır çatır alırız, daha çoğunu isteriz. Hele şunlara bak, herkesin kaç çocuğu var? Niye var? Hadi nüfûsu falan geçtim. Sizin devlet, bizimkilere çocuk başına para veriyor. Hele şu ileride Türkmen Kızılbaş köyleri var. Onlara vermiyor ha. Bize veriyor. Niye veriyor? Dağa çıkmayalım diye. Biz de alırız, hoca. Devletiniz devlet olsun da, vermesin. Verenden alacaksın.”

            Artık karârını vermişti. Çoban, ertesi gün çıkar çıkmaz lojmana yerleşecekti. Artık bunların kahrını çekemezdi. Onca pisliğin içinde yaşamak, daha onurludur diyordu. Uyumak istedi, gözlerinin önüne otobüsten indirilen asker ve polisler geldi, uyuyamadı. O esnâda dışarıda bâzı sesler duydu. Ayak sesleriydi, bunlar. Acâba kim diye düşünürken, silâh mekanizmalarının seslerini duymaya başladı. Ses yaklaşıyordu. Şarşörler takılıp çıkarılıyor, silâhın ses çıkaran her kısmı kullanılıyordu. Sesler, kapıya doğru yaklaştığında ayağa kalktı. Kendisini oturur ya da yatar görmelerini istemiyordu. Evin misâfir odası, dışarıya açılıyordu. Elbette kapıyı açan olmayacaktı. “Bir şey yapacaklarsa, onlar girsin” diye düşündü. Bu düşünceler arasında kapı, sertçe çalındı. Her şey bitti diye düşünerek, kapıyı açtı. Karşısında yüzleri maskeli, elleri silâhlı teröristler vardı. Sâdece birinin yüzü açıktı. O da biraz evvel konuştuğu muhtarın kardeşiydi.

            “Hoca, sen okulu çok seviyorsun değil mi?” dedi. Aybüke yanıt vermedi. “Hadi bakalım, okula gidelim. Bize ders ver. Ben gece derslerini severim.” Aybüke yine yanıt vermedi. “Sen konuşmayınca ayrı bir güzel oluyorsun be hoca. Bizim erkek gerillalar, sessiz güzelleri severler” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi.

            Okulun önüne gelmişlerdi. “Bayrağını seviyor musun” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. “Konuşmaman daha iyi. Şimdi sana bir fırsat vereceğiz. Eğer şu bayrağı indirirsen, def olup gitmene izin vereceğim. Yok, eğer indirmezsen, seni bayrağın yerine çekeceğim” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. Sâdece bu kadın teröristin suratına tükürdü. O esnâda tüfeğin dipçiğini ensesinde hissetti. Yerde birkaç dakîka yattıktan sonra tekmeleyerek kaldırdılar. Bunun için mermi harcamayın. Botan, sen kasaplık yapıyorsun, şunun gırtlağını kes de, asalım. Bakalım, çok sevdiği bayrağının rengini görmek, nasıl bir şey?”

            Bıçak, boynuna dayandığında gözlerini kapatmıştı. Kelîme-i şehâdet getiriyor, duâ ediyor ve son söz olarak “vatan sağ olsun” diyordu. Vatan sağ olsun… Bu lâf, teröristleri çıldırtmaya yetmişti. Vatan sağ olsun… “Ne duruyorsun, gebert şunu” dedikten sonra kesilen başı, yere düştü.

* * *

            Ertesi gün haberlerde, Diyarbakır’ın Buçuktepe köyüne operasyon yapıldığı söyleniyordu. “Bir gece evvel şehîd edilen Aybüke Neşe Çakıroğlu” sözünü duyduğu ân, annesini yüreğinden yükselen çığlık, bütün yeryüzünü kaplamış ve oradan Tanrı Dağları’na kadar yükselmişti. Öyle ki, Börü Han’dan Kür Şad’a ve hattâ Çingis Kağan’a kadar herkesi titretmişti.

            Tanrı Dağları’nda sisin aralanmasından sonra Börü Han, yanındaki Mustafâ Fehmi Kubilay ile berâber gelenleri karşılamıştı. Aybüke Neşe Çakıroğlu, Nûriye Ak, Fırat Çakıroğlu, Neşe Alten, Ali İhsan Çetinkaya, Esma Karadoğan, Yasemin Tekin ve daha niceleri… Üzerlerinde teslîm etmedikleri kanlı bayraklarla berâber gelmişlerdi. Doğruca Kubilay’a gittiler ve sarıldılar. Börü Han’dan Kür Şad’a kadar bütün yiğitler, bu sahneyi ağlayarak izliyordu. O sırada Yasemin Tekin’in kızı Betül de geldi. Hâyır dedi, Börü Han, olamaz. Küçük Betül, Börü Han’a yürüdü ve gözlerinin içine bakarak, sâdece tek bir söz söyledi. “Vatan sağ olsun.”

10.06.2017


KUTLU ALTAY KOCAOVA         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder