4 Ağustos 2016 Perşembe

ASRIMIZIN KÜR ŞAD’I



- Türklüğün kaderini değiştiren kahramân Türk evlâdı, asrımızın Kür Şad'ı Ömer Halisdemir'in azîz hâtırâsına - 

            Kür Şad, ölmüştü. Ölmüş, ancak yenilmemişti. İşte, cesedi yerde yatıyordu. Vey ırmağının kenarında yüzlerce Çinli asker, bu muhteşem bedenin etrâfında toplanmıştı. O ân, hepsinin gözlerini göklere çeviren bir ses duyuldu...

            “Bugün bedenim düşer. Ama bin üç yüz yıl sonra bir yiğit, adımı diriltir; bir başkası da rûhumu diriltir ve siz yine yenilirsiniz...”

            Hepsi irkilmişti. Hiçbiri Türkçe bilmiyordu ama duydukları sesin mânâsı yüreklerine işlemişti.

* * *

            Kür Şad, Börü Han ile konuşuyordu. “Vakit geldi, rûhumuzu dirilten yiğidi karşılayalım”... “Vakit geldi” sözü ile berâber Atsız da gelmişti. Atlardan birinde Kür Şad, birinde Atsız vardı ve önlerinde Börü Han olarak yürümeye başladılar. Diğer bütün atalar ise neler olduğunu anlamaya çalışıyor ve sessizce izliyordu.

            Tanrı Dağları’nda sisin başladığı yere kadar yürüdüler. O ân sislerin arasından biri geldi. Ancak hâlâ ne olduğunun ve nerede olduğunun farkında değildi. Kendine geldiğinde karşısında eski devirlerden kalma biri ile takım elbiseli ve gâyet ciddî duran başka biri ve bir bozkurt vardı. Gördüklerini anlamaya çalışıyordu. Kür Şad, oldukça kibâr bir şekilde Atsız’a dönüp, “Buyrun hocam” dese de, Atsız, ömrünü adadığı bu yiğidin önüne geçmeyi kabûl etmedi. Kür Şad, atından indikten sonra tek dizini yere vurunca, kafasında bâzı şeyler oturmaya başladı. Uzun saçları, börkü, çekik gözleri ve kılıcıyla târihin derinliklerinden çıkan bu yiğidi, sanki tanıyordu. Ama nereden tanıdığını hâlâ çözememişti. O sırada Atsız da, atından inmiş ve Kür Şad gibi o da tek dizini yere vurmuştu. Atsız’ı tanımıştı. Ama nasıl oluyordu? O, öleli kırk bir yıl olmuştu.

            Sessizliği bozan Börü Han olmuştu. “Hoş geldin, yiğidim” demişti. Konuşan bir kurt... Taşlar, şimdi yerine oturmuştu. Ölmüştü... İçinden “Görevimi tamamladım” demiş ve gülümsemişti. Bu arada karşısında bozkurt ve Atsız var ise târihin derinliklerinden gelen de ancak Kür Şad ya da Mete olabilirdi. Ama bunda bir hakandan ziyâde serdengeçti havası vardı. O yüzden “Kür Şad” dedi. Adını duymak, Kür Şad’ı mutlu etmişti. O ân, bembeyaz bir at belirdi ve üçü yan yana yürümeye başladı. Önlerinde ise yine Börü Han vardı. Bu arada târihin büyükleri ise olanı biteni izlemişlerdi. İşte, şimdi hepsi atlarından inmiş ve tek dizlerini yere vurmuşlardı. Karşılıklı dizilen Türk’ün büyüklerinin arasından geçmek, ne muhteşem bir resmî geçitti. Askerlik hayâtı boyunca çok resmî geçite katılmış ama hiçbirinde böyle bir azâmet görmemişti. Bu arada büyüklerden biri ayağa kalkmış ve atıyla önüne gelip, alnını öpmüştü... Her yerde “Hoş geldin, yiğit... Aramıza hoş geldin...” sesi duyuluyordu. O ise şaşkınlıktan, sâdece “Hoş bulduk” diye yanıt veriyordu..

* * *

            O gece yaşananlar, nasıl anlatılabilirdi? Türk, Türk’e silâh doğrultuyor; Türk, Türk’ü vuruyordu. Silâhlı insanlar, silâhsız insanları öldürüyordu. Türklüğünü ve insanlığını kaybetmiş bir güç, tek olmak istiyordu. Tanrı rolüne bürünmüşlerdi, kendilerini tanrı sanıyorlardı. Tek olacağız, diyorlardı.

            Tek olmak isteyenlerin yöneticilerinden biri de, üzerine geçirdiği üniforma ile kendisini asker sanıyordu. Hem kendisini tanrı sananların, kendisini asker de sanması, doğal değil mi? Onlardan biri ülkenin tepesine çökmek ve böylece özel yetişmiş askerlerin karargâhını ele geçirmek için harekete geçmişti. Karargâhı ele geçirirlerse, ülkeyi de ele geçirebilirlerdi. Zîrâ onlardan daha yetenekli askerler yoktu. Dolayısıyla onların karşısına çıkıp, çatışabilecek askerler de yoktu.

            Ancak unuttukları bir şey vardı. Ama onlar, henüz neyi unuttuklarını bilmiyorlardı. Harekete geçmişlerdi. Bu arada bu özel askerlerin komutanından da emîr gelmişti... “Sana, vatanımız ve milletimiz adına târihî bir görev veriyorum. O vatan hâinidir, isyâncıdır. Onu, karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şehâdet var. Biliyorsun, seninle yirmi yıllık beraberliğimiz var. Hakkını helâl et.”

            Emîr gelmişti, gereğini yapacaktı. Ülkenin tepesine çökmek isteyen ve kendisini hem tanrı, hem asker sananlara karşı, Türk olarak karşılarına dikilecekti. Bir tarafta Türk, bir tarafta ise kendisini tanrı ve asker sananlar... Hangisi, hangisinden üstündür?

            Karargâhtan çıkmış ve beklemeye başlamıştı. İşte, helikopter geliyor. Komutanı da helikopterle geleceklerini söylemişti, zâten. Üzerini kontrol etti. Silâhına baktı. Bir tâne beylik tabancası vardı. Kaç mermisinin olduğunun ise önemi yoktu. Zâten bir mermi bile görevini tamamlaması için yeterliydi. Sonrasında neler olacağı da belliydi. Kendisini buna hazırladı. Merâk ettiği tek şey vardı, o da ukbâdan âilesini görebilecek miydi? Çocuklarının eğitimini tamamladıklarını, iyi bir işe girdiklerini, nâmerde muhtâc olmadan yaşadıklarını, iyi bir âile kurduklarını, hanımının ve çocuklarının başı dik dolaştığını görebilecek miydi? Onu öğrenmesi için görevini tamamlaması gerekiyordu.

            O esnâda helikopter indi. Hâin ve yanındakiler de aşağıya indi. Kendisini tanrı ve asker sananlara bir bakış attıktan sonra aralarında kısa, çok kısa bir konuşma geçti. Sözler önemsizdi. Zâten hepsini unutmuştu. O ân, şeytânî sessizliği, bir mermi bozdu. Kendisini tanrı ve asker sanan, yediği mermi ile yere düşmüştü. O ne muazzam bir ândı... Görev yerine getirilmişti. Şimdi ölebilirdi. Gülümsemeye başladı. Kendisini tanrı ve asker sananın yanında bulunanlar ise gülümseyen yüzüne mermi yağdırmaya başlamışlardı. Önemi yoktu. Görev başarılmıştı ve ölebilirdi... Bu ne güzel bir ölümdü!

             Bir ânda göklerde bir ses yankılanmaya başlamıştı.

“Bugün bedenim düşer. Ama bir gün yine birilerini adımı diriltir; rûhumu diriltir ve siz yine yenilirsiniz...”

* * *

            Kür Şad sarılıyordu. Öyle güzel ve candan sarılıyordu ki, orada bulunanlar, neredeyse kıskanacaktı. Alp Er Tunga, Çingis Kağan, Mete Han, Bilge Kağan, Alp Arslan, Fâtih, Kânunî, Emîr Timur ve daha nicesi... O sırada uzaklardan biri daha geldi. Bunu çok iyi tanıyordu. Hattâ hayâtında bilmediği, ezberlemediği ânı yoktu.

            Başında kalpağı, masmâvi gözleriyle, atının üzerinde geldi ve atından indi. O sırada “Hâyır” diye bir ses duyuldu. Hepsi şaşırmıştı. Bu sefer, tek dizini yere vuran oydu. “Ben, seninle büyüdüm, seninle yaşadım. Yaptığın, yaşadığın ne varsa, hepsini şu kafama yazdım. Sen, milletimin Atatürk’üsün, benim de Gâzî Paşa’msın...”

            Gâzi Paşa, elini tutarak yavaşça kaldırdı. “Kalk, çocuk. Şurada gördüğün herkes, kendi devrinde Türk’ü yaşattı, büyüttü, diriltti, yüceltti, kurtardı. Senden önceki bendim, bu devirde ise sensin. Kalk ve aramızdaki yerini al...”

            Gözleri yaşarmıştı. O ân, âilesine duyduğu özlemi hissetti. Bu sefer, söze Çingis Kağan girdi. “Âilen, Türklüğe emânettir. Âilen, bayrak kadar azîzdir ve merâk etme, hep Türklüğün baş tâcı olacaktır.”

            O sırada Haleb’den, Bayır Bucak’tan, Kerkük’ten, Karabağ’dan, Kırım’dan, Türkistan’dan nice annenin çığlıkları geliyordu. “Nasıl düzelecek?” dedi. Şimdi yanıtlama sırası ise Börü Han’daydı. “Bugün yüreği hâlis demirden yapılma bir Ömer nasıl çıktı ve düzeltti ise Türklüğün bağrından yüreği hâlis demirden yapılma bir Ömer, bir Kür Şâd, bir Gâzî çıkar ve düzeltir.”

            Şimdi Ömer’in gözlerinden iki damla yaş akıyordu. Biri, eşinin alnına düştü. Alnına düşmesi ile berâber rûhuna işlemiş ve yiğit evdeşiyle gurûr duymuş, başını dikleştirmişti. Diğeri ise dünyâda Türk’e düşmânlık duyanlara paylaştırılmıştı. Bir kısmı, Çin’e Vey ırmağına düşmüş, ırmak şâhlanmıştı. Bir kısmı da dünyânın diğer bölgelerine Amerika’ya, Avrupa’ya, Rusya’ya düşmüştü. Bu bir milletin dirilişiydi ama bunu anlamak ise ferâset isteyen bir işti...

03.08.2016


KUTLU ALTAY KOCAOVA

2 yorum: