19 Haziran 2016 Pazar

HAYREDDÎN BEY - İlk Türk Avrasyacısı ya da Ulusalcısı




 Hayreddîn Bey ya da tam adıyla Hayreddîn Nedim Göçen. Son dönem Osmanlı aydınları içerisinde ismi fazla duyulmamış, ama oldukça önemli olan biridir. Son dönem Osmanlı siyâseti üzerine ve İngiliz-Fransız ve Rus etkisi üzerine belgelere dayalı çok başarılı târîh eserleri ortaya koymuş biridir.

        Hayreddîn Bey, kendi dönemine dâir çok başarılı çalışmalara imzâ atmakla berâber, çalışmalarından çıkardığı sonuç, tam anlamıyla garâbettir. Zâten kendisini önemli yapan da, vardığı sonuçların garâbetidir. Zîrâ kendisi, İngiliz-Fransız-Alman “batı” emperyalizmine karşı, Türk-Rus Birliği ya da Federasyonu’nu savunmaktadır.

            Kendisinin bilinen iki kitâbı vardır. Bunlardan biri “1270 Kırım Muharebesinin Târîh-i Siyâsîsi”dir. 1910 yılında kaleme alınan eser, Kırım Savaşı ile onun öncesinde ve sonrasında Osmanlı ile İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya arasındaki ilişkileri ve yaşananları, belgelere dayalı olarak anlatır. Bu eser, daha sonra Şemsettin Kutlu’nun tercümesi ile Tercümân gazetesinin başlattığı, “Tercüman 1001 Temel Eser” içerisinde, 1976 yılında yayınlanmıştır.

            Hayreddîn Bey’in diğer kitâbı ise “Belgelerin Dilinden Osmanlı ve Avrupa: Vesâik-i Târîhiyye ve Siyâsiyye Tetebbuâtı” adlı eseridir. Bu eserde, oldukça önemli bir târîh kaynağıdır. Genel olarak Osmanlı ve Avrupa târîhi olan eserde de, Osmanlı ve Avrupa ilişkilerine vurgu yapmışken, yine Rusya’yı ayrı bir noktaya koymuştur. Bu eserde, 2008 yılında Selis Yayınları tarafından basılmıştır.

            İlk Türk Avrasyacısı ya da ulusalcısı diyebileceğimiz bir kişi olan Hayreddîn Bey, kimliği üzerinde tuhâf bir sis perdesinin olduğu bir insândır. Şemsettin Kutlu, Kırım Harbi adı ile tercüme ettiği kitâbın önsözünde, Hayreddîn Bey’in, Sultân Abdûlazîz Han’ın sadr-ı âzâmlarından biri olan Mahmûd Nedim Paşa’nın oğlu olduğunu bir “tahmîn” olarak yazmıştır. Gerçi tahmînlere dayanılarak, târîh yazılmaz. Ancak Hayreddîn Bey’in kitabına, “Hayreddîn bin Mahmûd Nedim” imzâsını atması önemli bir göstergedir[1]. Bununla birlikte Mahmûd Nedim Paşa’nın aşırı Rus yanlısı tavrı ve bu yüzden “Nedimof” diye nitelendirilmesi de, üzerinde durulması gereken bir noktadır.

            Hayreddîn Bey hakkındaki değerlendirmelerimiz, tamâmen kendi yazdıkları doğrultusundadır. Bu yüzden de, herhangi bir yorum yapmadan, sâdece yazdıklarına yer vereceğim.

            Hayreddîn Bey, Rusya mes’elesinde yazdıklarının ba’zıları şunlardır:[2]

            “Osmanlı ve Rus milletlerinin anlaşması, hattâ birleşmesi için şimdiye kadar alınan dersler ve edilen imtihanlar fazlasıyla yeter de artar da. Artık bunda tereddüt edecek bir Osmanlı yurtseveri, ya da Rus yurtseveri tasavvur edemem.”[3]

             “Böylece geçmişi kısaca gözden geçirişimden maksat, yıllardır devam eden kin ve düşmanlık sebeplerini yeniden anıp açıklamak değildir. Tam tersine, bütün bu olayları inceleme ve eleştirmeden geçirerek, başlangıçta da iddia ettiğim gibi, iki büyük milletin ittifak ve birleşmesinde hiç bir engel kalmamış olduğunu hatırlatmak isterim.”[4]

            “Cidden ve gerçekten meşrutiyetçi olan iki millet fertleri için mutlu ve gerçek bir siyaset varsa bu da ancak Osmanlı ve Rus milletlerinin anlaşmasında bulunabilir.”[5]

            “Doğu için tek selâmet ve başarı çaresi, Türkiye-Rusya ittifakındadır.”[6]

            “Türkiye ile Rusya’nın devamlı ve samimî ittifakı ve birleşmesi kadar tabii bir şey yoktur.”[7]

            “Dolayısıyla mademki bizim için Rusya ile gerçekten dost olmak, her iki milletin ve devletin hayatî menfaatleri gereğidir, buna ciddî olarak çalışmalıdır. Rus diplomasisi buna muhakkak engel değil, gerçeği seven bir rehber olur.”[8]

            Bu yazılanlara herhangi bir yorum yapmaya gerek bulunmamaktadır. Gerekli cevâbı târîh vermiştir. Ancak 100 yıldan fazla bir zamâna rağmen, hâlâ benzeri fikirleri ve istekleri taşıyanlara karşı, yine yorum yapmadan, Rusya’yı ve Rusları en yakından tanıyan insânlardan olan Zekî Velidî Togan Hoca’nın fikirlerine yer vereceğim.

            Aynı konuda Zekî Velidî Togan Hoca, şunları söylemektedir:

            “Rus’un bütün komşu milletleri parça parça yapıp yutma ve vampir şeklinde büyüme istidadı, Rusya’nın bütün komşularını korkutuyor. Çünkü Rusya siyaseten, o olamadığı takdirde, kültür bakımından bütün komşularını yutma yolunu tutmuştur.”[9]

 “Rusya’nın emeli ancak işgaldir.”[10]

            Târîh, eşsiz bir yazıcıdır. Hiçbir şeyi unutmaz. Bu yüzden de, kimin haklı olduğunu târîh ortaya koymuştur.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

8 Kasım 2012
           



[1] Hayreddîn Bey, Kırım Harbi, Tercümân 1001 Temel Eser, s.10-11, 1976
[2] Alıntılardaki imlâ ve dilbilgisi, kitâbı yayına hazırlayan ve günümüz Türkçesine çeviren Şemsettin Kutlu’ya âiddir.
[3] a.g.e., sayfa 19
[4] a.g.e., sayfa 69
[5] a.g.e., sayfa 69
[6] a.g.e., sayfa 70
[7] a.g.e., sayfa 70
[8] a.g.e., sayfa 78
[9] Togan, Zekî Velidî, Hâtıralar, Diyânet Vakfı Yayınları, s.495, 1999
[10] a.g.e., s.423

17 Mayıs 2016 Salı

KIRIM’IN ŞEHÎDLERİ



            Evime son kez bakıyorum. Biliyorum, ne evimi, ne de annemle, babamın mezârlarını bir daha göremeyeceğim. Benim bir mezârım olacak mı, onu da bilmiyorum. Şu an yaşadığım, sâdece şaşkınlık ve hüzün… Neler olduğunu, neler olacağını bilememenin şaşkınlığı ve doğup, büyüdüğüm ve evlâdlarımı büyüttüğüm evime elvedâ diyememenin, annemle babamın mezârlarına bir daha gelemeyeceğimi bilmenin hüznü…

            Çok değil on dakîka önce evimizi Rus askerleri bastı. Başlarında da bir Rus yüzbaşısı. Sapsarı saçları ve mâvi gözleri olan, gözlerindeki hafif çekiklik ile kanında belli belirsiz bir mikdâr, ama sâdece bir mikdâr Türk kanı taşıdığı belli olan bir Rus yüzbaşısı.

            Rus yüzbaşı, bize on beş dakîka içerisinde evi boşaltmamızı emrettiğinde, günâhımızı sordum. Artık sonumuzun geldiği bellîydi. Bu yüzden de Rusça sormadım. Türkçe, “Günâhımız ne” diye sordum. Yüzbaşı, başını kaldırdı ve “Günâhın dilin” dedi. Yine Türkçe, çıkmayacağımı söyleyince, bir dipçik darbesini kafamda hissettim ve yere düştüm.

            Acı çekmedim. Sâdece birkaç sâniye şuûrumu kaybettim. Ama şuûrumu tekrâr kazandığımda, artık yerde değildim. Bedenim yerdeydi ve başımın yanında birkaç damla kan lekesi vardı.

* * *

            Oğlumu, gelinimi ve torunlarımı, hiçbir şey almalarına fırsat vermeden çıkardılar. Gelinim, ona düğün günü verdiğim kalpağı almak istedi. Ona bile fırsat vermediler. Oğlum, baba, diye bağırdı. Buna bile izin vermediler.

             Artık ne evim var, ne mezârım var, ne babamın mezârı var, ne annemin. Artık vatan, benim için mezâr oldu. O ân, gözlerim diğer evlere takılıyor. Ağlayan kadınlar, çocuklar, dövülen erkekler ve ölen insânlar…

            Her yer asker kaynıyor. Binlerce asker, bütün mahşeri, trenlere doldurmaya çalışıyor. Trenlerin nereye gittiğini ise kimse bilmiyor. Her geçen sâniye, biraz daha yükseliyorum. Şimdi de limanı görüyorum. Burada da yüzlerce kadın, erkek ve çocuk, gemilere bindiriliyor. Rusça yankılanan emirleri, Türkçe yankılanan inlemelerle, ağıtlar izliyor. Neredeyse her evde ölü, her evde gurbet var.

            Bir anda makineli tüfek sesleri yankılanmaya başlıyor. Rus askerleri, istediklerini yaptırabilmek için havaya ateş etmeye başlıyor ve sağımdan, solumda ve içimden, binlerce mermi geçiyor. Ben ise yükselmeye devâm ediyorum.

            Köyümüzün bütün evleri boşaldı ve yanıma birçok arkadaşım geldi. Hep berâber çocuklarımızı izliyoruz. Hep berâber evlerimize bakıyoruz ve hep berâber ağlıyoruz. Yanımda hem arkadaşım, hem dünürüm İbrâhim oğlu Ahmed var. Sende mi, diyorum, bende, diyor. İbrahimov yerine İbrâhim oğlu dediğim için Moskof yüzbaşı, beni öldürdü, diyor.

            Ufuklara doğru baktığımda, bütün Kırım gökleri, şehîdlerle doluyor ve bütün Kırım’da yeryüzünü gurbet ve sürgün kaplıyor. Bir yanda ölümün kokusu, bir yanda ise gurbetin acısı, Kırım’ı sarıyor.

            Bahçesaray’ı ölüm kaplamış, trenleri ise gurbet. Akmescîd’i ölüm kaplamış, kamyonları ise gurbet. Ben, Ali oğlu Oğuz, tek kelîme edemeden, Kırım’a bakıyorum. Artık oğlumu, gelinimi, torumlarımı, evimi, mezârlığı göremiyorum, konuşamıyorum, sâdece yükseliyorum ve tek damla kanlı gözyaşı, gözlerimden dökülüyor.

            O esnâda bir el omzuma dokunuyor. Başımı çevirdiğimde Girayları görüyorum. Kırım’ın eşsiz hanlarını, Giraylarını görüyorum. Yavaş yavaş bütün gökler, birbirine yaklaşıyor ve hepimiz bir rûhun parçası olmaya başlıyoruz. Bütün bunlar birkaç sâniyede, belkî de daha kısa sürede gerçekleşiyor.

            Artık Kırım’ın bütün şehîdleri olarak tek rûhun parçasıyız. O ân gökler açılıyor ve atının üzerinde, geçmişten gelen bir atlı görünüyor. Atlı, atını şâha kaldırıyor ve bir çığlık, gökleri kaplıyor. İster istemez, hepimiz tek dizimizi yere vuruyoruz ve atlının “Gelin” emriyle yürüyüşe başlıyoruz. “Bu kim” diye soruyorum. Atlı duruyor ve bana doğru dönüp, gözlerimin içine bakıyor ve rûhumu okuyor. Sâdece “Çingiz Kağan”diyor.

 * * *

            Kırım’da kimse kalmadı ve son trende yola çıktı. Bütün bunlar olurken, Rus yüzbaşı, yere doğru uzandı ve gözlerini kapadı. Görevini yapmış olmanın huzûruna ereceğini sanırken, bir damla kan, alnına düştü ve o ân, yerinden sıçradı. Yağmur mu, yağıyor diye düşünerek açık gökyüzüne bakarken, alnındaki kanı fark ettiğinde, kulaklarında çok uzaklardan gelen Türkçe bir sesi duydu.


            “Türk ırkı sağ olsun”…

20 Ekim 2012

Kutlu Altay KOCAOVA

25 Şubat 2016 Perşembe

KADINLARA YÖNELİK ŞİDDET VE TEMELİ



            Kadınlara yönelik şiddet... Son yılların en çok konuşulan konusu. Zîrâ, ne yazık ki, yaşananlardan dolayı sürekli yeni olaylar yaşanıyor, yeni mağdûriyetler oluşuyor. Bu şiddetin birçok yönü ve şekli var. Kimi baba, eş, sevgili, kardeş, akrâba ya da takıntılı bir kişiden kaynaklanan dayak ya da cinâyet; kimi cinsel tâciz ya da tecâvüz; kimi de psikolojik şiddet (aşağılama, dışlama, baskı kurma gibi) olarak gerçekleşiyor.

Aslında kadınlara yönelik şiddeti, genel olarak şiddet başlığında incelemek gerekir. Zîrâ kadınlara yönelik şiddet, bir güç ve itaât odaklı bir şiddettir. “Sen, benden aşağısın” ya da “Sen, benim için varsın” gibi düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Eşitliği kabûl etmeyen, erkeklerin üstünlüğü üzerinden hareket eden bir anlayış için şiddet oldukça doğal bir durumdur. Çünkü ben, senden üstünsem, senin bana itaât etmen ve benim her isteğimi yerine getirmen gerekir. Bu aslında bir efendi-köle ilişkisidir. Ancak geçmişte câriyeliğin var olduğu toplumlarda buradaki “kölelik”, bir adım daha ileriye gider ve cinsel ilişkiyi de içine alır. Yâni sâdece yemek ve temizlik yapma ile çocuk bakımından ibâret değildir. Buna göre kadın, eşinin cinsel ihtiyaçlarını da karşılamak zorundadır. Bu ise apaçık bir tecâvüzdür. Dolayısıyla eşitliğe dayanmayan bir algı için erkeklerin eşlerine tecâvüz etmesi, bir tecâvüz değil, hâktır. Zîrâ kadın, bunun için vardır. Kadın bunu kabûl etmezse, yâni itaât etmezse, üstüne ve en önemlisi var olma sebebine karşı gelmiş olur ve bu algıya göre, şiddeti hâk eder. Bu, aşağılama olabilir, dayak olabilir, hattâ cinâyet bile olabilir. Yâni âidiyetin parçası olma durumu vardır ve elbette âidiyet varsa, sâhib olan istediğini yapar.

            Evlilik noktasından hareketle, akrâba evliliğine de bakabiliriz. Akrâba evliliği, bilindiği gibi baba ya da anne tarafından, aynı soya mensûb kişilerin evliliğidir. Bu durumun biyolojik zararlarının yanında ciddî psikolojik ve sosyolojik zararları da bulunmaktadır. Ülkemizde ve genel olarak bulunduğumuz coğrafya, ne yazık ki, akrâba evliliklerinin oldukça yaygın olduğu bir alandır. Şimdi düşünelim: Amca, dayı, teyze, hala çocuklarının evlenebilmesi ve âilelerinin bu çocukları, böyle görmesi, aynı zamanda bunların cinsel ilişki yaşayabileceği düşüncesini de berâberinde getirir. Peki, yakın ya da uzak bir akrâba ile evlenerek cinsel ilişki kurulacaksa, evlenmeden de cinsel ilişki kurulamaz mı? Daha da öteye gidelim. Tecâvüz ya da tâciz olamaz mı? Peki, amcasının kızına cinsel bir meta olarak bakan bir gözün, kendi kız kardeşine bakmasını engelleyebilecek şey nedir? Ahlâk mı, gelenekler mi, yasalar mı, yoksa dîn mi? Amcasının kızına cinsel meta olarak bakan bir göz için bunlar bir değer ifâde eder mi? Ancak belki, yasalar caydırıcılık sağlayabilir. O da bir yere kadar. Peki, bu durumda âile içi tecâvüz denen ensest olaylarının temelini görmek için akrâba evliliklerine bakmak gerekmiyor mu? Bunun temelindeki insan mülkiyeti düşüncesini görmek gerekmiyor mu?

            Mülkiyet düşüncesi, insanlara çok büyük hâklar vermiştir. İnsanların çoğu da bunu kendilerine göre yorumlamıştır. Kız, babası tarafından “verilen”, müstakbel kayınpederi tarafından da babasından “verilmesi istenilen” ve “alınan” bir şeydir. Çünkü “babasının” mülküdür. Evlendikten sonra ev işlerini yapması, çocuk doğurması ve eşinin cinsel ihtiyâçlarını karşılaması gerekir. Çünkü “eşinin” mülküdür.

            Aynı mülkiyet düşüncesi, insanların diğer hayvan türlerine karşı işlediği suçlarda da etkilidir. Üzerine bindiği atı ya da eşeği, tarlayı sürdüğü öküzü dövebilir; sokakta gördüğü köpeği taşlayabilir; kedinin kuyruğunu kesebilir; kuşu sapanla vurabilir ya da spor diyerek ava çıkabilir. Zîrâ “hayvanlar, insanlar için yaratılmıştır” gibi bir inanca sâhibdir. Eğer hayvanlar, insanlar için varsa, elbette istediğini yapabilir. Birileri şöyle diyecektir: “Hâyır, istediğini yapamaz. Ondan sorulacaktır”. Sorulup, sorulmaması benim alanım olmadığı için girmeyeceğim ama istediğiniz kadar ahlâkî kurallarla sınırlayın, mülkiyet ve bağımlılık ilişkisi oluşturduğunuz sürece, sâhib konumunda olan istediğini yapar.

            Kadınlara yönelik şiddet haberleri duyulduğunda, birçok kişinin tepkisi, “Tek suç, erkekte mi?” demektedir. Bu, şiddeti onaylayan bir ifâde olmakla berâber bir bilinçaltı göstergesidir. Hattâ birçok kişiden, “Adam yorgun argın geliyor. Karısı istediğini yapmıyorsa, adam ne yapsın?” dediğini bile duydum. Bunun ötesinde toplumun genel olarak tiksinti ile yaklaştığı tecâvüz haberlerinde de benzeri durum görülmektedir. “Gecenin o sa’âtinde dışarıda ne işi vardı?”, “Mini etek giymeseydi”, “Beş yüz kişi içinden sâdece ona olduysa, onda da vardır, bir şeyler”, “Kuyruk sallamıştır” gibi ifâdeler, tecâvüz ve tâciz edene yönelik korumacı, mağdûr olana karşı ise saldırgan bir tavırdır. Ancak burada da erkek egemen anlayış görülmektedir. Zîrâ birçok âile, erkek çocuklarının cinselliğini kutsamakta ve hattâ bu konuda aracı konumda bile olmaktadır. Bu durumda elbette, böyle yetiştirilen bir erkeğin tâciz ya da tecâvüz eyleminde, erkek suçlanmayacak ve hattâ korunacaktır. Yaşanan bir tâciz olayında, bunu gerçekleştiren erkeğin annesinin “Ne olmuş yâni, yaptıysa” dediğini duyduğumda, inanamamıştım. Ancak, ne yazık ki, bu durum, hiç de şaşırtıcı değildir.

            Peki, bu durumda yapılması gereken nedir? Böyle bir toplum yapısını değiştirmek mümkün müdür? Elbette, bu mümkündür. Ancak oldukça uzun süreli bir uygulama gerektiren bir süreçtir. Zîrâ bu işin, hem eğitim, hem cezâ hukûku, hem medenî hukûk, hem de kadın ve hayvan hakları noktasında ele alınması gerekmektedir.

            Öncelikle insanın, bir hayvan türü ve doğanın bir parçası olduğu gerçeğinin anaokulundan îtibâren öğretilmesi ve zihinlere işlenmesi gerekmektedir. Bu noktada Charles Darwin’in geliştirdiği evrim kuramı çok önemlidir. Zâten bu bilimsel gerçeğe yönelik saldırıların temelinde de bu yatmaktadır. Darwin, eğer insanın da bir maymun türü, dolayısıyla bir hayvan türü olduğunu söylemeseydi, büyük ihtimâlle hiç kimse îtiraz etmeyecekti. Ancak bu gerçek, kadınlara ve diğer hayvan türlerine yönelik şiddetin temeline darbe vurmaktadır. Zîrâ insanın egosunu yok etmekte ve doğanın bir parçasından başka bir şey olmadığını göstermektedir. Bu ise çok önemlidir. Bu şekilde yetişkinlerin, çocuklara; erkeklerin kadınlara; insanların da, diğer hayvanlara üstünlüğü olmadığı öğretilmelidir.   

            İşin cezâ hukûku kısmında, genel olarak şiddetin cezâsı ağırlaştırılması ve bu noktada insanlara ve diğer hayvan türlerine yönelik şiddet arasında fark görülmemelidir. Medenî hukûk kısmında, üç nesle kadar aynı soyu paylaşan akrâbaların evliliği yasaklanmalı ve buna karşı dînî nikâh adı altında hareket edenler ağır cezâlara çarptırılması gerekmektedir. Adâleti sağlamakla yükümlü olanların, suçluyu koruyucu tavırlarına son vermeleri ve kendilerine yönelik göstermelik saygı görüntüleriyle cezâ indirimine izin verilmemesi gerekmektedir.

            Bu, çok uzun soluklu, onlarca yılda gerçekleşebilecek ama yapılması zorunlu olan bir şeydir. Yoksa biz onlarca yıl geçse de, aynı şeyleri yine konuşuyor olacağız. Toplumsal olarak yine en ağır cezâları isteyeceğiz, elimize geçenleri cezâlandırmaya çalışacağız. Ama öz olarak hiçbir şey değişmeyecek.

Kutlu Altay KOCAOVA

25.02.2016

29 Ocak 2016 Cuma

Biz Ne Yaptık, Onlara?



-          Bayır Bucak’ta öldürülen bütün çocuklara, annelere ve babalara -

            Osman, dördüncü yaşına girmek üzereydi. Annesi, sabah, onu iyice yıkamış, temiz kıyâfetler giydirmişti. Ağabeyi okuldan, babası işten gelecek ve hep berâber güzel bir yemek yiyeceklerdi. Onlar için en güzel gün, bir arada olabilmekti ve bu yüzden de en azından çocuklarının doğum gününde bir arada olurlardı.

            Osman’ın babası, sıradan bir köylüydü. Kendi toprağı yoktu. Sâdece babadan kalma küçük bir evi vardı. Bu yüzden de gerek kendi köyü, gerekse de civâr köylerde iş olduğu zaman giderdi. Hattâ zaman zaman şehre gittiği bile olurdu. Öyle ki, bir keresinde Haleb’e bile gitmişti. Bu yüzden genelde eve döndüğü saât, çok belli olmazdı. Ama yine de çocuklarının doğum günlerinde mutlâka onlarla berâber olurdu.

Osman’ın annesi ise her sabah, sabah ezânı ile uyanırdı. Ancak kendi köylerinden gelen ezân sesi değil, Türkiye’deki Yayladağı’ndan gelen ezân sesi, onu uyandırırdı. İyi bir kadındı, temiz, dürüst, zekî ve nâmuslu... Onun hayâtı çocuklarıydı ve içindeki sevdânın işâreti ise Yayladağı’ndan gelen ezân sesiydi. Ona göre ne kendi köylerindeki, ne diğer yerlerdeki ezânların hiçbiri o kadar güzel olamazdı. Zîrâ onun içinde hürriyet vardı.

Bu arada Osman’ın annesi, akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa geçmişti. Osman ise uykuya dalmıştı. Oğlunun sesi kesilince, annesi ona bakmaya gelmiş ve uyuduğunu görünce, üzerine bir battâniye örtmüştü. Hem, uyuyanın üzerine kar yağardı. Aradan birkaç dakîka geçti ya da geçmedi, sükûneti, ebediyen yok eden iki ses duyuldu. Bir yandan Osman, gördüğü kâbûstan dolayı çığlık atarak uyanmış, bir yandan da köyün ortasından bir patlama sesi gelmişti.

Annesinin içini bir ateş yakarken, Osman ağlamaya başlamıştı. Sanki ikisi de olanları ve olacakları hissetmiş gibiydiler. Neler oluyor derken, kapı, sertçe çalınmaya başladı. Bir yandan Osman ağlıyor, bir yandan da annesi titriyordu. Kapıyı açtığında attığı çığlığın yanında İsrâfil’in Sûr’u bile kıymetsiz kalırdı. Köylüler, Osman’ın ağabeyini getirmişlerdi.

Osman, ağabeyi Ali’yi kanlar içinde görünce ağlamayı kesti. Bu görüntü, gerçek olamazdı. Zîrâ bu, onu uykusundan uyandıran görüntüydü. Ama hâyır, gerçekti. O, çok sevdiği ağabeyi ölmüştü. Sessizce geldi, “Ağabey” dedi. “Ağabey, duymuyor musun” dedi. “Ağabey, uyku saâti değil ki” dedi. “Ağabey, uyan” dedi. “Anne, ağabeyim niye uyanmıyor” dedi. “Anne, ağabeyimi uyandırsana” dedi.

Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Uçaklar, köyü bombalıyordu. Ama onlar hiçbir şey yapmamıştı ki, neden uçaklar, onları bombalıyordu?

Bir yanda Osman ağlıyor, bir yandan annesi feryâd ediyor, bir yanda da Ali’nin küçük bedeni yerde yatıyordu. O sırada uzaktan bir kamyonun geldiği görüldü. Herkes bir ânda, kamyona döndü. Sanki kamyonun yükünü biliyormuşlar gibiydiler. Ama hâyır, bilmiyorlardı. Şoför, sessiz ve üzüntülüydü. Kamyonun damperini açtığında, bütün köy, bir kez daha çığlıklarla doldu. Kamyon, köyün genç ve yetişkin erkekleriyle doluydu ve hepsi öldürülmüştü. Osman’ın babası da onların arasındaydı. Herkes, bir ağızdan neler olduğunu sordular. Şoför sessizdi. “Neden konuşmuyorsun”  dediler. Şoför yine sessizdi. Şoför’ü kendine getiren Osman’ın o dev gibi yumruğu oldu. Başkaları için belki küçüktü ama aslında bir Tanrı sözü kadar etkiliydi. “Konuşsana, babama ne oldu” dediği ân, şoför anlatmaya başladı.

“Askerler” dedi, “dönüş yolunda, önünümüzü kestiler ve herkesi kurşuna dizdiler. Beni de size anlatmam için bıraktılar”. Köyün yaşlılarından biri, “Neyi” diye sordu. “Neden öldürdüklerini. Bu topraklarda bir Türk bırakmayacağız ve gün gelecek sabah ezânını dinlediğiniz topraklarda da bir Türk bırakmayacağız, dediler” dedi.

“Bu topraklarda bir Türk bırakmayacağız ve gün gelecek sabah ezânını dinlediğiniz topraklarda da bir Türk bırakmayacağız...”

Herkes şaşkındı. Neler oluyordu, kimse bilmiyordu. Bu Sûriye devleti, neden düşmân olmuştu? Hiçbir yerde olay falan da yoktu ki...

Biz ne yaptık, onlara? Aslında belki de yanıt, bu soruda gizliydi. Belki de, hiçbir şey yapılmadığı için bunlar oluyordu.

Köyün yaşlıları, gitmeyi düşündüler. Türkiye, bize kapılarını açar, bizi korur diyorlardı. Herkes kabûl etti, gece, sessizce gideceklerdi. Sâdece bir îtirâz geldi. Osman... “Ağabeyim” dedi, “uyanmadan, olmaz. Gitmem, bir yere. Hem anne, babam da uyuyor. Uyansınlar, öyle gidelim”.

Osman, son cümlesini bitirdiği ân, bir mermi alnına saplandı ve yine annesinin çığlığı, İsrâfil’in Sûr’unu gölgede bıraktı. Sâdece Börü Han, kalbindeki ateşle, çığlığı anlayabildi. O ân, Tanrı Dağları’ndaki sis aralarındı. Gelenler Ali, Osman ve babalarıydı. Börü Han, ayağa kalktı ve uluyarak onları selâmladı. Aleyküm selâm, dedi, babaları. Anlamıştı. Ancak Börü Han’ın uluması, Tanrı Dağları’nı öyle bir sarsmıştı ki, Tanrı bile bundan etkilenmişti.

Kür Şâd, Çingiz Kağan, Attila, Mete Han, Alp Arslan Han, Emîr Temür ve Gâzi Mustafâ Kemâl Paşa, yavaşça yanlarına geldiler. Kür Şad atından indi ve Osman’a sarıldı. “Burada güvendesin, dedi. “Seni rüyâlarımdan biliyorum. Ama annem” dedi. Osman’ın bu sözünden sonra sislerin arasından annesi de geldi. Osman, annesine sarıldı. “Bak” dedi, “ağabeyimle, babam uyandılar.”

* * *

Bayır Bucak’ta olanlar, ertesi gün Türkiye’de duyuldu. Birçok kişi, yardım etmek istedi, bir kısmı da bölgeye gitmek istedi. Osman, bunları Börü Han ile berâber Tanrı Dağları’ndan izliyordu. O sırada gözlerine birileri takıldı. Bunları görünce Osman’ın yüzü değişti, yüzünde tiksinti hâli göründü.

Bayır Bucak’ta kimsenin olmadığını, Türklerin kalmadığını söylüyorlardı. Öldürülenlerin Türk olmadığını, bunların hepsinin Amerika’nın ve hükûmetin oyunları olduğunu söylüyorlardı. Bunları duyunca, Osman, ister istemez Börü Han’a döndü ve “Ne yâni, ben Türk değil miyim? Annem, babam, ağabeyim, şurada oynayan arkadaşlarım Türk değil mi? Niye böyle söylüyorlar ki?” diye sordu. Börü Han’ın yanıtı Tanrı Dağları’nı yeniden sarsan bir uluma oldu. Osman ve bütün çocuklar, bunun anlamını biliyordu.

O sırada İstanbul’da bilgisayarının başında bulunan ve Bayır Bucak’ta Türk olmadığını söyleyen Aykut Söztürk’ün alnına iki damla düştü. Evde olduğu için buna bir anlam verememişti. O sırada bir öğretmenle tartışırken, “Orada Türkler öldürülmüyor, teröristler öldürülüyor” şeklindeki son cümlesini yazdı. Elini başına götürdüğünde iki kan damlası geldi. Başının kanadığını düşünürken, bu damlanın Osman’ın ve Börü Han’ın gözlerin akan birer damla kan olduğunu bilmiyordu...

29.01.2016

Kutlu Altay KOCAOCA


23 Kasım 2015 Pazartesi

JEOLOG CELÂL ŞENGÖR’E AÇIK MEKTÛB (Kendisinin karşı cevâbı ile berâber)

Sayın Başbakanımızın tarih bilgisi de evlere şenliktir. Kanuni’yi seferden sefere (ve ima ediyor ki zaferden zafere) koşar diye tanıyan Sayın Başbakan, gene bu sütunda daha önce de yazdığım gibi, bu padişahın döneminin Osmanlı İmparatorluğunun ilk büyük kalıcı yenilgilerini aldığı dönem olduğunu belli ki bilmiyor. 1529’da Viyana’yı almaya heveslenen padişah, lojistik desteğin adam gibi planlanamaması, bugünlerde pek moda olan bir terimle «stratejik derinlik» yoksunluğu ve istihbarat eksikliği nedeniyle burada yenilerek kuşatmayı kaldırmaya mecbur kalmıştır. Hatırlanacağı üzere, Osmanlılar bir defa daha tecrübe etmelerine rağmen asla Viyana’yı alamadılar ve Orta Avrupa’nın bu doğal kapısı önünde durmak zorunda kaldılar. Bu Kanuni’nin mirasıdır.
Babası Yavuz Sultan Selim’den beri Kanuni ve çevresi hep Hint Okyanusuna inmeye heveslenmişlerdir. Her seferinde mini mini Portekiz’den sopayı yiyip ya Basra’ya ya da Süveyş’e kaçmak zorunda kaldılar. Basra Körfezi içinde bile tutunamadılar. Bu sürekli mağlubiyetin sebebi Osmanlı’nın deniz savaşlarında kalyonların üstünlüğünü bir türlü anlayamamış olması ve ısrarla yüksek bordalı gemiler olan kalyonlara nihayet büyük bir sandaldan başka birşey olmayan kadırga ile saldırmaya kalkması (malûm, aynı nedenle Fatih’in 143 parçalık donanması, 4 Ceneviz gemisini durduramamıştı! Osmanlı aradan geçen neredeyse bir yüzyıllık zamana karşın bu mağlubiyetten hiçbir ders almamıştır), adam gibi yelken kullanamaması ve Hint Okyanusunun fiziki coğrafyası hakkında hiçbir şey bilmemesidir. Osmanlı’ya coğrafyanın önemini anlatmaya çalışan Piri Reis’in bir dedikodu uğruna boynunu vurduran da büyük padişahımız Kanunî’dir. Hani Tayyip Bey’in dizide beğenmediği saray entrikaları var ya? İşte bugün bile bütün dünyanın takdirini toplayan zavallı Piri Reis onlardan birinin günahsız kurbanıdır. Ama belki de bu Tayyip Bey’in hoşuna gitmektedir. Onun devrinde olan Balyoz mahkemeleri ile Piri Reis’in akıbeti arasında bir fark gören varsa beri gelsin. Osmanlı’nın bu coğrafya cahilliğinin sebebini merak ederse Tayyip Bey, Kanuni’nin amirali Seydi Ali Reis’in Mirat-ül Memalik’ini okusun ve bir amiralin görevi saraylarda Çağatayca gazeller mi söylemektir yoksa gittiği yerlerde istihbarat mı toplamaktır onu bir düşünsün. İnebahtı’da Kanuni’nin ölümünden sadece beş sene sonra donanmamızın aldığı ağır yenilgi boşuna değildir.
Kanuni kendi zamanında bir de Malta’yı fethe yeltenmiş, oradan da Hz. Yahya şövalyelerinden sıkı bir sopa yeyip kös kös geri dönmek zorunda kalınmıştır. Bunun nedeni, bu kuşatma esnasında ateş püskürten makinalar icat eden şövalyelerin hem teknik hem de disiplin üstünlüğüdür. Bir de ağır bir yenilgi aldığımız bu savaş esnasında seksen yaşındaki büyük amiralimiz Turgut Reisimiz bir hiç uğruna şehit olmuştur.
Kanuni kendi devrinde cereyan eden coğrafi keşiflerden hiçbir şey anlamadığı için kısa zamanda Amerika’lardan gelen gümüş Osmanlı iktisadını allak bullak ederek torunu III. Murat zamanında ilk devalüasyonu yaşamamıza neden olmuştur. Yerim olsa o zaman medreselerde başlayan ve öğrenci şekaveti ile doruğa çıkan rezillikleri yazacağım.
           
            Sayın Ali Mehmet Celâl Şengör,

            30 Kasım 2012 târîhli Cumhûriyet gazetesinin “Bilim ve Teknoloji” isimli dergisinde yayınlanan “Sayın Başbakanın Ecdad-ı Âli Şânı” adlı makâleyi okuduktan sonra size bu açık mektûbu yazmaya karâr verdim. Yazınızın mevcûd hükûmetle alâkalı kısmı beni ilgilendirmediği için sâdece târîhle ilgili iddialarınıza cevâb vereceğim. Ancak öncelikle kendimi tanıtayım. Ben, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde “Sosyal Bilgiler” ve “TC İnkılâp Târîhi ve Atatürkçülük” öğretmeni olarak görev yapan bir öğretmenim. Bu kısa bilgiden sonra asıl mes’eleye gelebiliriz.

            Öncelikle bildiğim kadarıyla bir “jeolog”sunuz ve profesörlüğünüz, bu alanla ilgili. Bu alanda önemli çalışmalar yapmış olabilirsiniz. Ancak aslâ bir târîhçi değilsiniz. Dolayısıyla târîhle ilgili bir konuda yazarken ya da yorum yaparken, jeoloji alanındaki profesörlüğünüzün ve kariyerinizin hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmaz. Zîrâ bu alan, sizin alanınız değil. Bu, benim gibi bir târîh öğretmeninin ya da bir târîhçinin, televizyonlarda ya da gazetelerde “deprem” hakkında yorum yapması ya da tartışması gibi bir şeydir. Bunun ciddî bir cehâlet alâmeti olduğunu söylemeye gerek var mıdır?

            Bu açık mektûbun geri kalan kısmında, madde madde yazınızdaki yanlışları teker teker göstereceğim. Muhtemelen benim yazdıklarımı okuduktan sonra kabûl etmeyeceksiniz. Hattâ doğru mudur, deyip, araştıracağınızı bile sanmıyorum. Ancak unutmayın ki, yanlışta ısrâr, cehâletin başka bir alâmetidir.

·         1529’da Viyana’yı almaya heveslenen padişah, lojistik desteğin adam gibi planlanamaması, bugünlerde pek moda olan bir terimle «stratejik derinlik» yoksunluğu ve istihbarat eksikliği nedeniyle burada yenilerek kuşatmayı kaldırmaya mecbur kalmıştır.

Târîhe 1. Viyana Kuşatması olarak geçen bu kuşatma, Osmanlı târîhi için önemlidir. Ancak tâm anlamı ile bir yenilgi olarak görülemez. Zîrâ elbette Viyana alınamamıştır. Buna rağmen bu sefer, Osmanlı için kazanç sağlamıştır. Çünkü bu seferden sonra Habsburg hânedânı (Avusturya ve Kutsal Roma-Germen), yaklaşık 10 yıl boyunca Macaristan’ın iç işlerine karışamamış ve Osmanlı’ya karşı bir harekette bulunamamıştır. Fetih gerçekleşmeden kaldırılan kuşatmaları, bozgun gibi niteleyeceksek, Yıldırım Bâyezid Han’ın, Çelebî Mûsâ’nın, Çelebî Mehmed Han’ın, Sultân II. Murâd Han’ın gerçekleştirdiği ve çeşitli sebeblerle kaldırmaya mecbûr kaldıkları “İstanbul Kuşatmaları”nı da bozgun kabûl etmemiz gerekir. Ayrıca genel savaş süreci içerisindeki başarısız olan bir bölümü alıp, bunu genele yaymak, bilimsel ahlâk açısından nasıl değerlendirilir? O zamân İstiklâl Savaşı içerisinde kaybettiğimiz Kütahya-Eskişehir muharebelerine bakıp, İstiklâl Savaşı’nda bozguna uğradığımızı mı düşüneceğiz? Bu ise cehâletin olmasa da, dalâletin alâmetlerinden biridir.

·         Babası Yavuz Sultan Selim’den beri Kanuni ve çevresi hep Hint Okyanusuna inmeye heveslenmişlerdir. Her seferinde mini mini Portekiz’den sopayı yiyip ya Basra’ya ya da Süveyş’e kaçmak zorunda kaldılar. Basra Körfezi içinde bile tutunamadılar. Bu sürekli mağlubiyetin sebebi Osmanlı’nın deniz savaşlarında kalyonların üstünlüğünü bir türlü anlayamamış olması ve ısrarla yüksek bordalı gemiler olan kalyonlara nihayet büyük bir sandaldan başka birşey olmayan kadırga ile saldırmaya kalkması (malûm, aynı nedenle Fatih’in 143 parçalık donanması, 4 Ceneviz gemisini durduramamıştı! Osmanlı aradan geçen neredeyse bir yüzyıllık zamana karşın bu mağlubiyetten hiçbir ders almamıştır), adam gibi yelken kullanamaması ve Hint Okyanusunun fiziki coğrafyası hakkında hiçbir şey bilmemesidir.

Yazınızın bu kısmı da, diğer kısımları gibi bilgi yanlışlarıyla doludur. Öncelikle eğer, övündüğünüz gibi bir bilim adamı iseniz, bilimsel bakışın nasıl olduğunu bilmeniz gerekir. Buna göre “mini mini Portekiz’den sopa yiyip” gibi bir ifâdeyi kendinize yakıştırmanız, bulunduğunuz seviye açısından bir alâmettir. Ayrıca şunu da ifâde etmek gerekir ki, Portekiz, söz konusu târîhte hiç de küçük bir devlet değil, tam tersine büyük bir sömürge imparatorluğudur. Portekiz, 1515 yılında Hürmüz boğazı’ndaki Hürmüz adasını ele geçirmiş ve boğazı kontrol altına almayı başarmıştı. Dolayısıyla Hind Deniz Seferleri olarak bilinen Hindistan’daki Müslümân devletlere yardım seferlerinde, Portekizlilerin üstünlüğünün asıl sebebi, kalyonlar değil, Hürmüz adasında oluşturdukları, stratejik üstür. Ancak buna rağmen, Osmanlı donanması, Gucârât Emirliği’ne yardım göndermeyi başarmıştır. Ayrıca sonraki süreçte, günümüzde Endonezya’ya bağlı bir ada olan Açe adasındaki Açe Emirliği’ne bile yardım gönderilebilmiştir. Bu, Hind Deniz Seferleri’nin, tamâmen başarısız olmadığını göstermektedir.

Bununla birlikte İstanbul’un fethi ile sonuçlanan kuşatma esnâsında büyük Osmanlı donanmasının arasından geçerek Haliç’e giren Lâtin gemilerinin, bunu başarabilmesini, sâdece kalyon olmalarına bağlamak ise cehâletin başka bir alâmetidir. Unutmayın ki, Preveze Deniz Zaferi’nde Barbaros la’kablı Hızır Hayreddîn Paşa, bünyesinde 50 kalyon bulunan Haçlı donanmasını, hiç gemi kaybetmeden yok etmeyi başarmıştı. Ayrıca Türk korsanlarının sık sık Atlas Okyanusu’na açıldıkları, İngiltere ve İzlanda kıyılarına kadar ulaştıkları ve hattâ Amerika kıyılarında bile görüldüklerini biliyoruz. Bunun sebebi, Akdeniz ile Atlas Okyanusu bağlantısıdır. Oysa Hind Okyanusu için böyle bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Basra Körfezi ve Kızıldeniz’deki tersânelerde yapılan gemilerle oluşturulan donanmalardır. Hind Deniz Seferleri’ndeki başarısızlığın en büyük sebebi de, budur. Ne yazık ki, lojistik destek düzenli olarak sağlanamamıştır.

·         Osmanlı’ya coğrafyanın önemini anlatmaya çalışan Piri Reis’in bir dedikodu uğruna boynunu vurduran da büyük padişahımız Kanunî’dir. Hani Tayyip Bey’in dizide beğenmediği saray entrikaları var ya? İşte bugün bile bütün dünyanın takdirini toplayan zavallı Piri Reis onlardan birinin günahsız kurbanıdır.


Eğer Pîrî Reis’in i’dâmı konusunda gerçekten böyle düşünüyorsanız, ya câhilsiniz ya da art niyetlisiniz. Zîrâ Pîrî Reis’in neden i’dâm edildiği bilinmektedir. Bu i’dâmın sebebi, Kânûnî Sultân Süleymân Han’ın Hürmüz adasının fethedilmesi, bölgeden Portekizlilerden temizlenmesi, bunu yaparken dikkat çekmemesi ve bölgede kesin Osmanlı hâkimiyeti kurmak konusunda verdiği “hatt-ı hümâyûn”a, yânî pâdişâh emrine rağmen önce Ummân’a saldırmış ve Maskat’ı yağmalamıştır. Bunun üzerine Osmanlıların, kendi üzerine geldiğini tahmîn eden Hürmüz’deki Portekizliler, civârdaki bütün gemileri, Hürmüz’de toplamış ve kaleye çekilmiştir. Pîrî Reis ise birkaç küçük çaplı saldırıdan sonra geri çekilerek, Basra’ya gitmiştir. Zâten i’dâmının sebebi de bu olmuştur. Yânî hem pâdişâhın emrine karşı geldiği için, hem bu yüzden bozguna uğradığı için, hem de kimseyi dinlemeyip, geri çekildiği için.

Kanuni kendi zamanında bir de Malta’yı fethe yeltenmiş, oradan da Hz. Yahya şövalyelerinden sıkı bir sopa yeyip kös kös geri dönmek zorunda kalınmıştır. Bunun nedeni, bu kuşatma esnasında ateş püskürten makinalar icat eden şövalyelerin hem teknik hem de disiplin üstünlüğüdür. Bir de ağır bir yenilgi aldığımız bu savaş esnasında seksen yaşındaki büyük amiralimiz Turgut Reisimiz bir hiç uğruna şehit olmuştur.

Portekizlilerden sopa yenilmesinden sonra bir de Malta Şövâlyeleri’nden sopa yenilmiş… Savaşlar vardır ve ba’zen kazanılır, ba’zen kaybedilir. Her yenilgiyi, sopa yemek olarak görürseniz, buna cehâlet denemez. Ancak dalâlet ve gaflet arasında bulunduğunuz görülür. Savaşta yenilginin sebebleri arasında teknik zayıflık yoktur. Zîrâ böyle bir durum, söz konusu değildir. Yenilgide ada coğrafyası ile savaşın başında Turgut Reis’in şehîd düşmesinin payı büyüktür. Bununla berâber Turgut Reis’in bir hiç uğruna şehîd düştüğünü iddiâ etmek ise tam bir aymazlık alâmetidir. Zîrâ Türklerde, târîhin her döneminde savaşta ölmek, önemsenmiştir. Hattâ Teñrici Türklerde, yatağına eceli ile ölen bir kişi, korkak kabûl edilirdi.

Bununla berâber söylemekte fayda var. Malta’nın fethinin Kânûnî Sultân Süleymân Han’dan isteyen ve bunun için çaba harcayan, Turgut Reis’tir. Zîrâ bu büyük Türk denizcisi, biliyordu ki, Malta’nın fethi ile hem bütün Akdeniz, Türk kontrolüne girecek, hem de Avrupa’nın direnişi büyük ölçüde kırılacaktı. Tabiî, bunu sizin bilmemenize şaşırmamak gerekir. Zîrâ târîhçi değilsiniz.

Kanuni kendi devrinde cereyan eden coğrafi keşiflerden hiçbir şey anlamadığı için kısa zamanda Amerika’lardan gelen gümüş Osmanlı iktisadını allak bullak ederek torunu III. Murat zamanında ilk devalüasyonu yaşamamıza neden olmuştur. Yerim olsa o zaman medreselerde başlayan ve öğrenci şekaveti ile doruğa çıkan rezillikleri yazacağım.

Kânûnî Sultân Süleymân Han, coğrâfî keşifleri tâkib ettirmiştir. Hattâ Avrupalıların attığı her adımı tâkib ettirmiştir. Ancak Okyanus Avrupalıları’nın (İngiltere, İspanya, Portekiz) mücâdele alanı doğrudan, Osmanlı toprakları ya da denizleri olmadığı için arada büyük bir mücâdele yaşanmamıştır. Bununla berâber sizin, kalkıp, Sultân III. Murâd Han zamânında yaşanan devalüasyonu dedesine bağlamanız, gerçekten açıklaması çok güç bir durumdur. Bu yorum ile Türkiye’nin günümüzdeki durumunu Atatürk’e bağlamak arasında hiçbir fark yoktur. Aynı câhilâne tavırdır.

Yanlışlarınızı tek tek size yazdıktan sonra dileğim, bir daha târîhle ilgili hiçbir yorum yapmamanız, hiçbir yazı yazmamanızdır. Zîrâ târîh, böyle bir câhilliği kaldırmaz. Yazdıklarınız cehaletten kaynaklanmıyorsa, bu durum, bir art niyet göstergesidir ki, aslâ kabûl edilemez.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

3 Aralık 2012

"Jeolog Celâl Şengör'e Açık Mektûb" başlıklı yazıma, Celâl Şengör'den gelen cevâbî mektûb ve benim karşı cevâbım... 
Muhterem Kutlu Bey,

banim kanuni yazımı tenkid eden yazınızı okudum. Bu cevabını bence Cumhuriyet bilim Teknik'e göndermelisiniz. Orada size belegelerle cevap vermek hoşuma gidecektir, zira siz belli ki benim tarih konusundaki yayınlarımı ve faaliyetimi bilmiyorsunuz. Bir Almanca tarih dergisini yöneten büyük bilim tarihçisi Sayın Prof. Dr. Fuat Sezgin, Osmanlı'nın Hind Okyanusu politikasını anlatan bir kitabın eleştirel tanıtımını benden istemişti., Bu yazı yayımlanmıştır. Tarih öğretmeni olduğunuzu söylediğiniz halde sanırım literatürü izlemiyorsunuz. İzleseniz hem benim tarihteki araştırmalarımı öğrenir, hem de kendi yazdıklarınızın tarihsel destek ve mantıktan yoksun olduğunu görürdünüz (şunu htırlatayım: Ben ABD Jeoloji Derneğinin bilim tarihi bölümünün de bir yıl başkanlığını yaptım. Ayrıca benim tarih bilgimi Sayın Prof. Dr. ilber Ortaylı'ya da sorabilirsiniz)

Saygılarımla,

Celal Şengör

---------------------------------------------------------------------------------

Sayın Celâl Bey,

Târîhle ilgili yayınları, mümkün olduğu kadar tâkib etmeye çalışıyorum. Tabiî söylediklerinize göre "bilmediğiniz" şeklindeki yorumlarımı geri alıyorum. Ancak bence, sizin kariyerinizdeki biri için bu çok daha ağır bir mes'eledir.

Cevâb verdiğiniz için teşekkürler...


Esen kalınız...

KURT YÜREKLİ KUZU - DURSUN ÖNKUZU


-  Vahşîce biçimde öldürülen millîyetçi öğrenci Dursun Önkuzu'nun ve bütün şehîdlerimizin azîz hâtırâsına... - 

                Yerde aydınlık bir şekilde yatan bedenine bakıyordu. Gündüz sa’atleri olmasına rağmen, her yer karanlıktı. Hattâ öyle ki, gece bile bu kadar karanlık değildi. İşte bu karanlığın içerisinde, bir güneş suretinde yatan bedenine bakıyordu. İyi de, bu nasıl oluyordu?

            Yurdun pencerelerinden birinin önündeydi. Kendine baktı, havadaydı. Uçmuyordu, lâkin havada asılı gibi duruyordu. Bir ân, sâdece bir ân baktı. Daha fazla değil. İçeride birileri, nasıl geberttik, bir faşist eksildi gibi sözler söylüyor. Besbellî bir ölüme seviniyorlardı. Peki, ama niye?

            Bir ândan daha fazla bakamadı, pencereden içeriye. O bir ân bile bütün düzenini alt etmeye yetmişti. Yeniden yerdeki güneşe gözlerini dikti. Herkes başında toplanmıştı. Hattâ polis bile gelmiş. Ancak yerdeki güneşi gördükten sonra harekete geçmişti. Bunlar olurken, o, olanların hiçbirini görmüyordu. Görmesinin bir önemi de yoktu, zâten.

            Bir ara yerdeki güneşin yüzü, yana çevrildi. Bunu fotoğraf çekmek isteyen polis fotoğrafçısı yapmıştı. Ancak o, sâdece yüzün döndüğünü gördü ve gözlerine inanamadı. Yerdeki güneş, kendisiydi. Hemen kendini yokladı. Hâyır, dedi, olamaz. Ama olmuştu, ölmüştü. O ân, gözlerinden bir damla yaş döküldü. Bu yaş, kendi gibi mânevî değil, bilâkis maddî idi. Gözlerinden akan bir damla yaş, yerdeki güneşin gözlerine değdi ve kan olarak aktı.

            Bir anda her yer aydınlanmaya başlamıştı. Ama yine de yerdeki güneş, o kadar aydınlıktı ki, göklerin güneşi, onun yanında sahte kalıyordu. Bunlar olurken, neden öldüğünü düşünmeye başladı ve biraz önce bir ânlık içeri baktığı pencere, aklına geldi. O pencerenin bulunduğu odada, kendisine yapılanlar aklına geldi, işkenceler, aklına geldi. Edilen küfürler, hakâretler aklına geldi.

* * *

            Bir sandalyeye oturtulmuştu. Elleri ve ayakları, sandalyeye bağlıydı. Arkasında sarı yıldızlı, kızıl bir “şey” asılmıştı. Sürekli soru soruyorlardı. Soru sorarken, küfür ve hakâret ediyorlardı. Ne Türklüğü, ne Müslümânlığı, ne annesi, ne kardeşleri, ne babası… Küfür ederken, hiçbir değerini bırakmıyorlardı.

            O ân içlerinden biri, grubun lideri olan, tâm karşısına geçti. “Herkesin ismini vereceksin” dedi. “Bu okulda okuyan bütün faşistlerin isimlerini, adreslerini vereceksin” dedi. Cevâb vermedi. Zâten ne sorularına, ne küfürlerine, ne de hiçbir sözlerine cevâb vermiyordu. Tâm bir tevekkül hâlinde kendini Allah’a teslîm etmişti. Sonunu biliyordu. Buradan kurtuluşu, ancak şehâdetle mümkün olacaktı. Bu önce bir his, sonra bir tahmîn, sonra da bir kaynağı bilmediği bir bilgi hâlini almıştı.

             Grubun lideri olan kişinin üzerinde hâkî yeşil bir parka, boğazlı bir kazak vardı. Bıyıkları, ba’zılarının pos bıyık dediği, ba’zılarının ise Stalin bıyığı dediği bıyık şekliydi. Boyu, biraz uzundu. Üniversitede okuyordu, ancak bu onun cehâletini ortadan kaldırmamıştı. Atıp, tutmayı seviyordu. Devrim yapacaklardı. Önce bayrağı değiştireceklerdi. Sonra devletin adından başlayarak Türk adı nerede geçiyorsa, sileceklerdi. Ardından sıra Müslümânlığa gelecekti. Gericiler, diyordu, bir tâne bırakmayacağız. Ya yeni düzene uyacaklardı, ya da yok olacaklardı. Bütün fabrikalara, atölyelere, çiftliklere, tarlalara, işçiler adına el konulacaktı. Ama ne tûhâf ki, hayâtında bir gün bile ne tarlada, ne de herhangi bir fabrika ya da atölyede çalışmamış olan bu kişi, kalkmış, her şeye işçiler adına el koyacağız, diyordu. Ama işçiler değil, bunlar el koyacaktı.

            Bunun için ise işe, faşistleri ortadan kaldırarak başlayacaklarmış. Daha faşist ve faşizm kelîmelerinin ne olduğunu bilmeyen bu kişilerin gözünde, vatanını, Türklüğünü ve dînini seven herkes, faşistti. Bu yüzden faşistlerin, üniversitede okumalarına izin vermeyeceklerdi. Onları, derslere sokmayacaklardı. Çoğu garibân âilelerin evlâdları olan ve tek dertleri okumak olan bu gençlere, izin vermeyeceklerdi. Çünkü onlar gibi olmayan herkes, yok edilmeliydi.

            Sorgu, suâl faslı, işkence ile berâber devâm etti. Hiçbir şey söylemedi. Dilinden tek kelîme çıkmadı. Ama dilinin söylemediklerini, rûhu öyle güzel anlatıyordu ki, bunu sâdece rûhların dilini bilenler anlayabilirdi. Öyle bir tevekkül vardı ki, ne sopa, ne de başka bir işkence âleti, umrunda değildi. Ancak karşısında her türlü insânî özelliği terk etmiş, tanımadıkları bir insânı, sebebsiz yere ezerek, yok edeceğini sanan insânlar vardı ve onun tavrı, bu insânların, daha da fazla insânlıktan çıkmasına yol açıyordu.

            Grubun lideri, her şeyi planlamıştı. Neler soracağını ve neler yapacağını… Hattâ öldürmek gerekirse, nasıl öldüreceğini de… “Odamdan pompayı getirin” dedi. Hemen getirdiler, bu bir bisiklet pompasıydı. Yanındakiler, “Ne yapacağız” diye sordu. “Ağzına sokun” dedi, “Ucu, ciğerlerine kadar gitsin”. Böyle bir işkenceli cinâyet diğerlerinin aklına bile gelmemişti. Ancak hepsi, buna çok sevindiler. Bunu da zâten kahkahalarıyla bellî ettiler.

            Pompanın ucunu, ağzına sokmaları zor olmadı. Zâten işkencenin etkisi ile kendinden geçmişti. Birkaç sâniyede, pompayı epeyce soktular. Liderleri olan kişi, pompa ucunun, ciğerlerine ulaştığına emîn olduktan sonra “Tamâm” dedi. “Yeterli”. Sonra arkadaşlarına döndü ve şöyle dedi. “Biz devrimci halk savaşı veriyor ve faşist halk düşmanlarına karşı mücâdele ediyoruz. Dolayısıyla bu bir cinâyet değildir. Biz, devrimin önündeki engelleri kaldırmak için faşistlere gözdağı veriyoruz. Böylece görecek ve anlayacaklar ki, hiç kimse devrimi engelleyemez.”  

            Sözlerini bitirdikten sonra bir göz işâretiyle, yanındakine emîr verdi ve ciğerlerine hava pompalamaya başladılar. Birkaç dakîka boyunca bu işlemi devâm ettirdiler. Artık ağzından oluk oluk kan akıyordu. Ama hâlâ ölmemişti. Yine bütün değerlerine bir dizi küfür ettikten sonra “Atın, şunu aşağıya” dedi. O ân pencere açıldı ve pencereden aşağı düştü.

            Cân verdiğinde havadaydı. Bu yüzden rûhu havada asılı gibi kalmıştı. Ancak bedeni yerdeydi ve güneş gibi parlıyordu. Ama aydınlıktan bahsedenlerin, hem rûhu, hem beyni karanlık olduğu için bunu göremediler.

* * *

            Cenâzenin yapılacağı âna kadar rûhu, orada kaldı. Ancak ertesi gün, yânî 24 Kasım 1970 Salı gününe kadar. Salı günü Tokat’ın Zile ilçesinden gelen selâ sesi ile bir ânda, kendisini tabutunun başında buldu. Biraz sonra vakit namâzının ezânı okundu ve bütün Zile ile dört bir yandan gelen kardeşler, hep berâber önce vaktin namâzını kıldılar, ardından da cenâze namâzı kılındı.

            Artık rûhu, şaşkınlık içerisinde değildi. Tam tersine erişilmesi güç bir mutluluk sarmıştı, bedenini. Ancak orada annesi ile babasını görmek, onu üzüyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. Onlar da, oğulları üzerinden Allah tarafından “şehîd anne ve babası” olarak ödüllendirilmişti.

            Cenâze namâzı kılındıktan sonra mezârlığa geçildi ve bedeni defnedilmek üzere tabuttan çıkarıldı. O ân, iki damla göz yaşı aktı, rûhundan ve damlanın bir kısmı başına, bir kısmı da göğsüne düştü. Damlanın düşmesiyle berâber göğsünde ve başında kan görünmeye başladı ve beyaz kefeninin üzerindeki al kan, onun şehâdet berâtı oldu.

            Son küreğin atılmasından sonra rûhu, önce mezâr taşındaki “Ülkü Şehîdi Ertuğrul Dursun Önkuzu” yazısına baktı ve ardından yavaş yavaş yükseldi. O esnâda uzaklardan bir şâirin, mısrâları okunmaya başlandı. Rûhundan damlayan diğer damla ise şâirin[1] kalbine düştü ve uzaklardan gelen selâma, şi’riyle cevâb verdi.

            Önkuzu hey! Önkuzu! 
                               Önde gider Önkuzu...                  
                                                                     Anası 'Dursun' demiş...                                                                    Durmaz… Gider Önkuzu...


23 Kasım 2012

KUTLU ALTAY KOCAOVA



[1] Niyâzî Yıldırım Gençosmanoğlu