rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2022 Çarşamba

Mirliva Muzaffer Bey'in "1934 Soviyet Rusyanın Okranya ordu mıntıkasında yaptığı ordu manevrası" adlı raporunun "Soviyet alemi" başlıklı kısmı

1934 yılında 1. Ordu Komutanı Fahreddîn (Altay) Paşa başkanlığında bir hey’et, Sovyetler Birliği’nin da’veti üzerinde Kızıl Ordu’nun Ukrayna’da düzenlediği askerî manevraya katılmıştır. Bu kapsam da Türk Genelkurmayı, hey’ette yer alan bâzı komutanlara, manevra ile ilgili rapor yazmaları görevini vermiştir. Bu raporların içinde Mirliva Muzaffer Bey tarafından 54 sayfalık bir rapor hazırlanmıştır. Raporda çok sayıda harita ve kroki, bizzât Muzaffer Bey tarafından çizilmiştir. Ayrıca raporun son kısmında da Muzaffer Bey, Sovyet sistemine dâir gördüklerini objektif bir biçimde yazmıştır. 

Cumhûrbaşkanlığı Devlet Arşivleri’nde 30-10-0-0 numaralı fon kodu ve 46-293-3 numaralı yer bilgisi ile kayıtlı olan bu rapor, erişime açıktır. Burada raporun son kısmında yer alan ve Muzaffer Bey’in Sovyet sistemi ele aldığı kısma yer verdim. Aktarırken, kendisinin imlâsına dokunmadım ve olduğu gibi aktardım. Bu kısım, raporun 50. sayfasından başlayıp, 54. sayfasının sonuna kadar gitmektedir.  


1934


Soviyet Rusyanın Okranya ordu mıntıkasında yaptığı ordu manevrası


---------


( Soviyet alemi )


Manevrede bulunduğumuz müddetçe ve onu müte'akip yaptığımız gezmelerde bir taraftanda Soviyet alemini tetkike çalıştım. Edindiğim görüş ve sezişleri aşada arzediyorum:


Umumî idare:


Çok korunmağa dikkat eden mahdut bir zümre 160 milyonluk kitle üzerinde çok şiddetli bir disiplin tatbik ederek hükumeti idare ediyorlar. Bu küçük zümre ilk evvel koydukları pirensiplerden tedricen ayrılmışlar. ve kendileri tam zengin bir hayat yaşamakta bulunmuşlar. Fakat millet vait ettikleri büyük adalet ve büyük refahı daha henüz vermemişlerdir. Soviyet idaresinin en göze çarpan hassası tarihten çok ibret almış olmaktır. Bu ibreti almakla beraber Çarlığın kendilerine bıraktığı itirafa layık medeni tarakki ve vasıtaları büyük hızla inkişaf ettirmeğe çalışmışlardır. Çarlık mükemmel şosalar, geniş demiryolları işleyen madenler; büyük ekademiler hülasa birçok fen ve sanat ve ilim bırakmıştır. Memleket ihtiyacına gayri kâfi olsa bile bu yollarda adımlar atılmış ve Bolşevikler bunlara tevarüs etmişlerdir.


Soviyetler bunlar arasında yalnız ordunun kumanda hey'etini imha etmişler amma diğer şeyleri olduğu gibi kabul ederek büyütüp yükseltmişlerdir.


Rus - Japon harbinde ve umumi harpte kendilerini başkalarının gerisinde bırakan tesiratı ortadan kaldırmak için çalışmışlar. Ve bu yolda dev adımlarla ilerlemekte bulunmuşlardır. Başlangıçta tutturdukları (İhtiyaca göre nimet tevzi'i) pirensibinin zekâların inkişıfına çok çalışanların büyümesine mani olduğuna ve heveslerin kırılmasına sebep olduğunu gördüklerinden pirensiplerini (istidada göre nimet tevzii) şekline kısmen koymuşlardır. Bu kısmî değişiklikte tam normal hayat temin edememiştir.


Soviyet Rusya memleketi etrafı çevrilmiş (bir çalışma ve didinme) yuvasına benzeyor. Milletin her ferdine, kadın, erkek bilâ istisna iş verilmiştir. Memleketin imarına, umumi seviyenin yükselmesine, ordunun tekemmülüne çalışılmakta bulunulmuştur.


Öyle denilebilirki memleketin evkatı mesai cetveli Moskova hükumet dairesinde tanzim edilmiş, baştan başa Soviyet memleketinde her gün bu mesai cetveli tatbik edilmiş ve edilmektedir. 


Birbirinden korkuş:


Soviyet memleketinde bu gün herkes birbirinden korkar. Herkesin bütün gidişinde bu korku apaçık görülür. Biribirilerine emniyyetleri yoktur. Meselâ: Bir yabancı vilâyet icra komitesi reisile Kolordu veya ordu kumandanı ile görüşürken ayni odada bir kaç sivilin kenarında oturarak bu görüşmeleri dikkatle takip ettikleri görülür. Yalnız en büyükler bu kayıttan şeklen azadedirler. Amma onlarında muhtelif suretlerle murakaba edildikleri muhakkaktır.


Holhozlar ve Solhozlar:


Büyüklerin şahsan yapmağa başladıkları sayfiyeler gibi malikâneler müstesna olmak üzere şehirler haricindeki bütün memleket Holhoz ve Solhoz denilen teşkilata taksim edilmiştir. 


Holhoz demek köy demektir.


Solhoz demek hükumet çiftliği demektir.


Daha doğrusu Çarlık idaresinin erazi taksimatı aynen alınmış ismi değiştirilmiş ve terakki ettirilmiştir. Amma bu erazi üzerinde x yaşayan insanlar yene Çarlık idaresinde olduğu gibi (Çalışan x esirlerdir.) Farkları Çarlık idaresinde azamî zulüm altında atla ve öküzle çalışan ve çalıştıklarını mıntıkavî derebeylere ve pirenslere veren köylüler bu gün büyük bir disiplin altında hükumetin şahsiyyeti maneviyesi için çalışmakta ve yaptıklarını hükumete vermektedirler.


Erazide temellükü ifade eden tarla sınırı bulmak güçtür. Dümdüz erazi baştan başa hükumet hesabına işletilmektedir.


Holhozlar yani göya müstakil olan köylüler işittiğimize göre bu gün oturduğu ev ve evin önündeki bir hektar araziye sahiptir. Ve her köylü bir inek besleyebilir. Amma kazansa bile kazandığını satacak yeri yoktur. Yegâne müşteri hukumet teşkilatıdır. Bu şekilde fazla malı olsa dahi kendisinin daha fazla refaha sevk edecek bir kıymeti yoktur.


Solhozlar ise hükumet tarafından mansup bir müdür tarafından idare olunur. Müdürün tuttuğu amele orada işler ve alınan hasılat hükumetin olur. 


Şehirler; Birer sanat ve amele yuvasıdır. Bütün halk hükumet dairesinde, yollarda, metrolarad, otobüs ve tramvaylarda, fabrikalarda hülasa her türlü müessisede vazife almışlardır. 


Herkes vazifesi başında çalışmağa mecburdur. Çalıştığının mukabili olan bir kilo ekmeğini ve sair ihtiyaçlarını tedarik eder. Kendisine verilmiş olan odacıkta oturur. Umumı bahçelerde gezer ve x spor yapar. Umumî kütüphanelerde okur. Temamen terbiyevî olan sinema ve tiyatrolarda eglenir.


Soviyet Rusyada çalışmayan, boş oturan, ağır yürüyen hiç kimse yoktur.


Aile hayatı ve kadın:


Soviyet Rusyada inkılabın en ezici sikleti kadın üzerindedir. Adeta ihtilal kadın zineti ve kadın salonu aleyhine yapılmıştır. Şehirler haricinde kadınların yüzde sekseni yalınayaktır. En mutantan giyinen kadının hali bizdeki amele kadının giyişinin x üzerinde değildir.


Aile efradının günün mühim bir kısmında bir araya gelmesi mümkün değildir. Erkek fabrikanın bir tezgâhında, kadın diğer tezgâhında çalışır. Çocuklar fabrikanın mektebinde okur. Belkide yalnız uyku zemanı bu üç kişilik aile kendilerine tahsis olunan odada gelüp görüşmek fırsatını bulur.


Fakat ihtilal ricali, bu günün müdürleri, eskiden kalmış ve bu gün mevki sahibi olmuş aile reisleri, bildiğimiz normal aile x hayatına maliktirler. Mesken ve aile saadeti Soviyetlerin bizzat kurdukları sanayi merkezlerinde diğerlerinden farklıdır. Soviyetler kendi idarelerinin saadet ve refah getirici olduğunu göstermek için bizzat kendi yaptıkları (Neprostoy) şehri gibi amele merkezlerinde vaziyeti canlandırmışlardır. Orada amele için yeniden yaptıkları büyük ve sıhhî apartmanlar, eskiden kalma şehirlerdeki apartmanlardan ve onların içinde yaşayan insanların sürdükleri hayattan çok farklıdır.


Böyle yeni merkezlerde mühendislerin, amelenin giyiniş ve yaşayış şekilleri daha muntazam ve gösterişlidir.


Soviyetlerin çok övünmek ve övünürken çok söylemek adetleridir. Ve yaptıkları işler için yabancıdan daima taktir sözü beklerler. Ve böyle bir söze karşı çocuklar gibi sevinirler.


Netice:


Soviyet ordusu: kurulmuştur. Onun tekamülü için hiç bir fedakârlıktan çekinilmemektedir. Çalışma pek kuvvetlidir. Bilhassa ordunun fen kuvvetinin temelleri atılmıştır. Fakat bu ordu henuz kumanda hey'etini yetiştirmeğe ve haricin sevkü idare usullerini öğrenmeğe muhtaçtır.


Soviyet memleketinde fen ve san'at:


Hudutsuz bir şekilde ileri doğru yürüyor.


En yakın ve kuvvetli komşumuz olan 


Soviyetlerin gidiş ve ilerliyişlerinin dikkatle takip edilmesi ve onların askerî ve sivil fen ve sanat vasıtalarında işimize yarayanların alınması faydalı olacaktır.


MİRLİVA MUZAFFER 

25 Şubat 2017 Cumartesi

HOCALI'DA ÖLDÜM, DUYMADINIZ...



Güneş, yeni batmıştı. Annem, ağabeyim ve ben, korkudan birbirimize sarılmıştık. Ağlamayı unutalı ise çok olmuştu. Babam, ben iki yaşındayken, çalışmak için gittiği Kugark’ta Ermenîler tarafından yakılarak öldürülmüştü. Babamı hiç hatırlamıyorum, öldüğünü de yeni öğrendim. Daha doğrusu, sonsuzluğa ulaşınca öğrendim. Annem, babamın öldüğünü hiç söylemedi. Sâdece bizi yok etmek isteyen Ermenîlere karşı kahramanca savaştığını söylemişti.

Bundan dört yıl önce, Kasım 1988’de o zamanki adıyle Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde yer alan Kugark’a gitmişti. Arkadaşlarıyla berâber gitmişlerdi. Gittikten birkaç gün sonra, babamların kaldığı yere Ermenîler saldırmış, babam ve arkadaşlarının hepsi öldürülmüştü. Üstelik çoğunu da yakmışlardı.

İşte bu gün… Artık yolun sonundayız. Top atışı da başladı. Zâten birkaç aydır, sürekli top atışı yapıyorlar. Aylardır Ermenîlerin kuşatması altındayız. Canları istedikçe top atışı yapıyorlar. Daha dün, mahallede en yakın arkadaşımı kaybettim.

Top oynuyorduk. Annem çağırdı. O sırada bir ses duydum ve ağlamaya başladım. Halbûki daha bir şey görmemiştim ki. Annem feryâd figân dışarı fırladı. Bana sarılarak, ağlamaya başladı. İşte elli metre ileride, en yakın arkadaşım Ali Ekber yatıyor. Aslında yatmıyor bile. Çünkü organları, her yere fırlamış. Annesi geliyor, ağlıyor, çıldırıyor.

Sıra bize ne zaman gelecek? Bugün mü, bu gece mi, yoksa yarın sabah mı? Ses kesildi. Ne gârip. En küçük bir çıt bile yok. Kasabaya sis çöküyor. Derler ki, fırtına öncesi sessizlik. Bu mudur, aceb? Annem bana sarılıyor, ben ağabeyime sarılıyorum, ağabeyim anneme sarılıyor. Korkuyoruz. Ölüm korkusu dedikleri, bu mudur aceb? Annem, ölümden korkmadığını, bizim de korkmamamız gerektiğini söylüyor.

İşte başladılar. Uzaktan mermi ve bomba sesleri geliyor. Ses giderek yaklaşıyor. Kamyon sesleri ve otomobil sesleri duyuluyor. Kamyonun sesi kesildi. İşte, birileri iniyor. Ermenîce bir şeyler konuşuyorlar. Anlamıyorum. Annem ağlamaya başlıyor. Ağabeyim, on üç yaşında. O ağlamıyor. Ekmek bıçağını kapmış, “Anne” diyor, “sana ve kardeşime dokunmaya kalkarlarsa, o Ermenî itlerini gebertirim”. Annem cevap vermiyor. Postal sesleri ve silâhların mekanizma sesleri duyuluyor. Ermenîler yine aralarında bir şeyler konuşuyor.

Kapıyı çalıyorlar, annem bize daha sıkı sarılıyor. O sırada kapı kırılıyor ve işte içerideler. Ağabeyim, kahramanım, şehîd ağabeyim, elindeki bıçağı ile saldırıyor ama o tiz ses. O bir mermi sesi, ağabeyimi yere yıkıyor. Ağabeyim can çekişiyor.

Bağırmaya başlıyorum. Askerlerden biri bana vuruyor. Annemi götürüyorlar. Hâyır, yapmasınlar. O sırada bir Ermenî geliyor, bana bakıyor. Bakma, demek istiyorum, sesim çıkmıyor. Bıçağını çıkarıyor ve bana saplamaya başlıyor. İlkinden sonrasını hatırlamıyorum. O an can vermişim. Vücûduma kaç defâ bıçak girdiğini hatırlamıyorum. Bize bunu neden yaptıklarını da anlamıyorum. Neden ki? Biz, onlara hiçbir şey yapmadık. Türk olduğumuz için mi? O sırada vücûdumu terk eden rûhum, Ermenîleri izlemeye başlıyor. Hiçbir şey yapamıyorum ve bu beni çıldırtıyor.

Beni öldüren asker, yanındakilere dönüp, “Bir Türk’ü daha geberttik” diye övünmeye başlıyor. O sırada annem, çoktan can vermiş. Ağabeyim ise hâlâ yaşıyor. Saldırdığı asker, sırf işkence olsun diye evdeki çivilerle, ağabeyimi, duvara çiviledi. Ağabeyim kendine geldikçe, can acısıyla bağırıyordu. O ân, askerlerden biri annemin tek göğsünü kesti ve ağabeyim ağzına tıkadı.  Daha sonra ise Ermenî askerleri çekip gitti.

Ama daha hiçbir şey bitmemişti. Bir Ermenî asker daha açık olan kapıdan girdi. Ölen cesetlerimizi görünce üzüldü. Ama üzülmesi, insânî duygularından değil, bu işkenceleri yapanın kendisi olmadığı içindi. Bir ara gözleri, ağabeyime takıldı. Ağabeyim hâlâ yaşıyordu. Ermenî’nin gözleri, bir anda sevinçle doldu. Bıçağını çıkardı ve ağabeyimin derisini yüzmeye başladı. Ağabeyim ise hemen can verdi.

Annem yanıma geldi, ağlıyor. Bende ağlıyorum. Babam ise bize bunlar olurken, yanımızda olamadığı için ağlıyor. İşte ağabeyim, o da geldi. Daha sonra sabaha kadar bütün arkadaşlarım, anne, babaları, sonra bütün Hocalı geldi. Sabaha kadar 613 kişi geldi.

Neden? Aklım almıyor. Bizi tanımayan bu Ermenîlere, biz ne yaptık ki? Ben ne yapmış olabilirim? Ben altı yaşındaki Ali Rıza Ekberoğlu, ben ne yapmış olabilirim? On üç yaşındaki ağabeyim, Mehmed Ali, ne yapmış olabilir? Annem Fatıma, ne yapmış olabilir?

Sâdece Türk olduğumuz için öldürüldük. Ama Türk olunca, ölüm mü gerekir? Hadi öldürüldük, neden bizi kimse anmıyor? Türk olduğumuz için mi? Ama Türk olunca, unutulmak mı gerekir?

* * *

Turan, gözlerini açtığında her yanı ter içindeydi. Daha önce ne Hocalı kasabasını duymuştu, ne de Hocalı’da Ermenîlerin Türklere yaptığı soykırımı duymuştu. İyi de, böyle bir şey nasıl olabilirdi ki? Hemen bilgisayarını açıp, Hocalı soykırımını araştırmaya başladı. Sonra bir sayfa ve bir şiîr buldu. Şiîri okuduğunda aklı başından gitti.

Kardeşinden habersizsin, düşünmezsin Turan.
Söyleseler bilmezsin, söyle nedir Turan?
Hocalı'da kardeşin ölmüş, yanmaz için bir an.
Kardeşine yanmayan yüreğin, neye yanar bir an?

25 Şubat 2011 

KUTLU ALTAY KOCAOVA




17 Mayıs 2016 Salı

KIRIM’IN ŞEHÎDLERİ



            Evime son kez bakıyorum. Biliyorum, ne evimi, ne de annemle, babamın mezârlarını bir daha göremeyeceğim. Benim bir mezârım olacak mı, onu da bilmiyorum. Şu an yaşadığım, sâdece şaşkınlık ve hüzün… Neler olduğunu, neler olacağını bilememenin şaşkınlığı ve doğup, büyüdüğüm ve evlâdlarımı büyüttüğüm evime elvedâ diyememenin, annemle babamın mezârlarına bir daha gelemeyeceğimi bilmenin hüznü…

            Çok değil on dakîka önce evimizi Rus askerleri bastı. Başlarında da bir Rus yüzbaşısı. Sapsarı saçları ve mâvi gözleri olan, gözlerindeki hafif çekiklik ile kanında belli belirsiz bir mikdâr, ama sâdece bir mikdâr Türk kanı taşıdığı belli olan bir Rus yüzbaşısı.

            Rus yüzbaşı, bize on beş dakîka içerisinde evi boşaltmamızı emrettiğinde, günâhımızı sordum. Artık sonumuzun geldiği bellîydi. Bu yüzden de Rusça sormadım. Türkçe, “Günâhımız ne” diye sordum. Yüzbaşı, başını kaldırdı ve “Günâhın dilin” dedi. Yine Türkçe, çıkmayacağımı söyleyince, bir dipçik darbesini kafamda hissettim ve yere düştüm.

            Acı çekmedim. Sâdece birkaç sâniye şuûrumu kaybettim. Ama şuûrumu tekrâr kazandığımda, artık yerde değildim. Bedenim yerdeydi ve başımın yanında birkaç damla kan lekesi vardı.

* * *

            Oğlumu, gelinimi ve torunlarımı, hiçbir şey almalarına fırsat vermeden çıkardılar. Gelinim, ona düğün günü verdiğim kalpağı almak istedi. Ona bile fırsat vermediler. Oğlum, baba, diye bağırdı. Buna bile izin vermediler.

             Artık ne evim var, ne mezârım var, ne babamın mezârı var, ne annemin. Artık vatan, benim için mezâr oldu. O ân, gözlerim diğer evlere takılıyor. Ağlayan kadınlar, çocuklar, dövülen erkekler ve ölen insânlar…

            Her yer asker kaynıyor. Binlerce asker, bütün mahşeri, trenlere doldurmaya çalışıyor. Trenlerin nereye gittiğini ise kimse bilmiyor. Her geçen sâniye, biraz daha yükseliyorum. Şimdi de limanı görüyorum. Burada da yüzlerce kadın, erkek ve çocuk, gemilere bindiriliyor. Rusça yankılanan emirleri, Türkçe yankılanan inlemelerle, ağıtlar izliyor. Neredeyse her evde ölü, her evde gurbet var.

            Bir anda makineli tüfek sesleri yankılanmaya başlıyor. Rus askerleri, istediklerini yaptırabilmek için havaya ateş etmeye başlıyor ve sağımdan, solumda ve içimden, binlerce mermi geçiyor. Ben ise yükselmeye devâm ediyorum.

            Köyümüzün bütün evleri boşaldı ve yanıma birçok arkadaşım geldi. Hep berâber çocuklarımızı izliyoruz. Hep berâber evlerimize bakıyoruz ve hep berâber ağlıyoruz. Yanımda hem arkadaşım, hem dünürüm İbrâhim oğlu Ahmed var. Sende mi, diyorum, bende, diyor. İbrahimov yerine İbrâhim oğlu dediğim için Moskof yüzbaşı, beni öldürdü, diyor.

            Ufuklara doğru baktığımda, bütün Kırım gökleri, şehîdlerle doluyor ve bütün Kırım’da yeryüzünü gurbet ve sürgün kaplıyor. Bir yanda ölümün kokusu, bir yanda ise gurbetin acısı, Kırım’ı sarıyor.

            Bahçesaray’ı ölüm kaplamış, trenleri ise gurbet. Akmescîd’i ölüm kaplamış, kamyonları ise gurbet. Ben, Ali oğlu Oğuz, tek kelîme edemeden, Kırım’a bakıyorum. Artık oğlumu, gelinimi, torumlarımı, evimi, mezârlığı göremiyorum, konuşamıyorum, sâdece yükseliyorum ve tek damla kanlı gözyaşı, gözlerimden dökülüyor.

            O esnâda bir el omzuma dokunuyor. Başımı çevirdiğimde Girayları görüyorum. Kırım’ın eşsiz hanlarını, Giraylarını görüyorum. Yavaş yavaş bütün gökler, birbirine yaklaşıyor ve hepimiz bir rûhun parçası olmaya başlıyoruz. Bütün bunlar birkaç sâniyede, belkî de daha kısa sürede gerçekleşiyor.

            Artık Kırım’ın bütün şehîdleri olarak tek rûhun parçasıyız. O ân gökler açılıyor ve atının üzerinde, geçmişten gelen bir atlı görünüyor. Atlı, atını şâha kaldırıyor ve bir çığlık, gökleri kaplıyor. İster istemez, hepimiz tek dizimizi yere vuruyoruz ve atlının “Gelin” emriyle yürüyüşe başlıyoruz. “Bu kim” diye soruyorum. Atlı duruyor ve bana doğru dönüp, gözlerimin içine bakıyor ve rûhumu okuyor. Sâdece “Çingiz Kağan”diyor.

 * * *

            Kırım’da kimse kalmadı ve son trende yola çıktı. Bütün bunlar olurken, Rus yüzbaşı, yere doğru uzandı ve gözlerini kapadı. Görevini yapmış olmanın huzûruna ereceğini sanırken, bir damla kan, alnına düştü ve o ân, yerinden sıçradı. Yağmur mu, yağıyor diye düşünerek açık gökyüzüne bakarken, alnındaki kanı fark ettiğinde, kulaklarında çok uzaklardan gelen Türkçe bir sesi duydu.


            “Türk ırkı sağ olsun”…

20 Ekim 2012

Kutlu Altay KOCAOVA

29 Ocak 2016 Cuma

Biz Ne Yaptık, Onlara?



-          Bayır Bucak’ta öldürülen bütün çocuklara, annelere ve babalara -

            Osman, dördüncü yaşına girmek üzereydi. Annesi, sabah, onu iyice yıkamış, temiz kıyâfetler giydirmişti. Ağabeyi okuldan, babası işten gelecek ve hep berâber güzel bir yemek yiyeceklerdi. Onlar için en güzel gün, bir arada olabilmekti ve bu yüzden de en azından çocuklarının doğum gününde bir arada olurlardı.

            Osman’ın babası, sıradan bir köylüydü. Kendi toprağı yoktu. Sâdece babadan kalma küçük bir evi vardı. Bu yüzden de gerek kendi köyü, gerekse de civâr köylerde iş olduğu zaman giderdi. Hattâ zaman zaman şehre gittiği bile olurdu. Öyle ki, bir keresinde Haleb’e bile gitmişti. Bu yüzden genelde eve döndüğü saât, çok belli olmazdı. Ama yine de çocuklarının doğum günlerinde mutlâka onlarla berâber olurdu.

Osman’ın annesi ise her sabah, sabah ezânı ile uyanırdı. Ancak kendi köylerinden gelen ezân sesi değil, Türkiye’deki Yayladağı’ndan gelen ezân sesi, onu uyandırırdı. İyi bir kadındı, temiz, dürüst, zekî ve nâmuslu... Onun hayâtı çocuklarıydı ve içindeki sevdânın işâreti ise Yayladağı’ndan gelen ezân sesiydi. Ona göre ne kendi köylerindeki, ne diğer yerlerdeki ezânların hiçbiri o kadar güzel olamazdı. Zîrâ onun içinde hürriyet vardı.

Bu arada Osman’ın annesi, akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa geçmişti. Osman ise uykuya dalmıştı. Oğlunun sesi kesilince, annesi ona bakmaya gelmiş ve uyuduğunu görünce, üzerine bir battâniye örtmüştü. Hem, uyuyanın üzerine kar yağardı. Aradan birkaç dakîka geçti ya da geçmedi, sükûneti, ebediyen yok eden iki ses duyuldu. Bir yandan Osman, gördüğü kâbûstan dolayı çığlık atarak uyanmış, bir yandan da köyün ortasından bir patlama sesi gelmişti.

Annesinin içini bir ateş yakarken, Osman ağlamaya başlamıştı. Sanki ikisi de olanları ve olacakları hissetmiş gibiydiler. Neler oluyor derken, kapı, sertçe çalınmaya başladı. Bir yandan Osman ağlıyor, bir yandan da annesi titriyordu. Kapıyı açtığında attığı çığlığın yanında İsrâfil’in Sûr’u bile kıymetsiz kalırdı. Köylüler, Osman’ın ağabeyini getirmişlerdi.

Osman, ağabeyi Ali’yi kanlar içinde görünce ağlamayı kesti. Bu görüntü, gerçek olamazdı. Zîrâ bu, onu uykusundan uyandıran görüntüydü. Ama hâyır, gerçekti. O, çok sevdiği ağabeyi ölmüştü. Sessizce geldi, “Ağabey” dedi. “Ağabey, duymuyor musun” dedi. “Ağabey, uyku saâti değil ki” dedi. “Ağabey, uyan” dedi. “Anne, ağabeyim niye uyanmıyor” dedi. “Anne, ağabeyimi uyandırsana” dedi.

Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Uçaklar, köyü bombalıyordu. Ama onlar hiçbir şey yapmamıştı ki, neden uçaklar, onları bombalıyordu?

Bir yanda Osman ağlıyor, bir yandan annesi feryâd ediyor, bir yanda da Ali’nin küçük bedeni yerde yatıyordu. O sırada uzaktan bir kamyonun geldiği görüldü. Herkes bir ânda, kamyona döndü. Sanki kamyonun yükünü biliyormuşlar gibiydiler. Ama hâyır, bilmiyorlardı. Şoför, sessiz ve üzüntülüydü. Kamyonun damperini açtığında, bütün köy, bir kez daha çığlıklarla doldu. Kamyon, köyün genç ve yetişkin erkekleriyle doluydu ve hepsi öldürülmüştü. Osman’ın babası da onların arasındaydı. Herkes, bir ağızdan neler olduğunu sordular. Şoför sessizdi. “Neden konuşmuyorsun”  dediler. Şoför yine sessizdi. Şoför’ü kendine getiren Osman’ın o dev gibi yumruğu oldu. Başkaları için belki küçüktü ama aslında bir Tanrı sözü kadar etkiliydi. “Konuşsana, babama ne oldu” dediği ân, şoför anlatmaya başladı.

“Askerler” dedi, “dönüş yolunda, önünümüzü kestiler ve herkesi kurşuna dizdiler. Beni de size anlatmam için bıraktılar”. Köyün yaşlılarından biri, “Neyi” diye sordu. “Neden öldürdüklerini. Bu topraklarda bir Türk bırakmayacağız ve gün gelecek sabah ezânını dinlediğiniz topraklarda da bir Türk bırakmayacağız, dediler” dedi.

“Bu topraklarda bir Türk bırakmayacağız ve gün gelecek sabah ezânını dinlediğiniz topraklarda da bir Türk bırakmayacağız...”

Herkes şaşkındı. Neler oluyordu, kimse bilmiyordu. Bu Sûriye devleti, neden düşmân olmuştu? Hiçbir yerde olay falan da yoktu ki...

Biz ne yaptık, onlara? Aslında belki de yanıt, bu soruda gizliydi. Belki de, hiçbir şey yapılmadığı için bunlar oluyordu.

Köyün yaşlıları, gitmeyi düşündüler. Türkiye, bize kapılarını açar, bizi korur diyorlardı. Herkes kabûl etti, gece, sessizce gideceklerdi. Sâdece bir îtirâz geldi. Osman... “Ağabeyim” dedi, “uyanmadan, olmaz. Gitmem, bir yere. Hem anne, babam da uyuyor. Uyansınlar, öyle gidelim”.

Osman, son cümlesini bitirdiği ân, bir mermi alnına saplandı ve yine annesinin çığlığı, İsrâfil’in Sûr’unu gölgede bıraktı. Sâdece Börü Han, kalbindeki ateşle, çığlığı anlayabildi. O ân, Tanrı Dağları’ndaki sis aralarındı. Gelenler Ali, Osman ve babalarıydı. Börü Han, ayağa kalktı ve uluyarak onları selâmladı. Aleyküm selâm, dedi, babaları. Anlamıştı. Ancak Börü Han’ın uluması, Tanrı Dağları’nı öyle bir sarsmıştı ki, Tanrı bile bundan etkilenmişti.

Kür Şâd, Çingiz Kağan, Attila, Mete Han, Alp Arslan Han, Emîr Temür ve Gâzi Mustafâ Kemâl Paşa, yavaşça yanlarına geldiler. Kür Şad atından indi ve Osman’a sarıldı. “Burada güvendesin, dedi. “Seni rüyâlarımdan biliyorum. Ama annem” dedi. Osman’ın bu sözünden sonra sislerin arasından annesi de geldi. Osman, annesine sarıldı. “Bak” dedi, “ağabeyimle, babam uyandılar.”

* * *

Bayır Bucak’ta olanlar, ertesi gün Türkiye’de duyuldu. Birçok kişi, yardım etmek istedi, bir kısmı da bölgeye gitmek istedi. Osman, bunları Börü Han ile berâber Tanrı Dağları’ndan izliyordu. O sırada gözlerine birileri takıldı. Bunları görünce Osman’ın yüzü değişti, yüzünde tiksinti hâli göründü.

Bayır Bucak’ta kimsenin olmadığını, Türklerin kalmadığını söylüyorlardı. Öldürülenlerin Türk olmadığını, bunların hepsinin Amerika’nın ve hükûmetin oyunları olduğunu söylüyorlardı. Bunları duyunca, Osman, ister istemez Börü Han’a döndü ve “Ne yâni, ben Türk değil miyim? Annem, babam, ağabeyim, şurada oynayan arkadaşlarım Türk değil mi? Niye böyle söylüyorlar ki?” diye sordu. Börü Han’ın yanıtı Tanrı Dağları’nı yeniden sarsan bir uluma oldu. Osman ve bütün çocuklar, bunun anlamını biliyordu.

O sırada İstanbul’da bilgisayarının başında bulunan ve Bayır Bucak’ta Türk olmadığını söyleyen Aykut Söztürk’ün alnına iki damla düştü. Evde olduğu için buna bir anlam verememişti. O sırada bir öğretmenle tartışırken, “Orada Türkler öldürülmüyor, teröristler öldürülüyor” şeklindeki son cümlesini yazdı. Elini başına götürdüğünde iki kan damlası geldi. Başının kanadığını düşünürken, bu damlanın Osman’ın ve Börü Han’ın gözlerin akan birer damla kan olduğunu bilmiyordu...

29.01.2016

Kutlu Altay KOCAOCA


26 Ekim 2015 Pazartesi

BİR İSTİKLÂL DÂVÂSI: DOĞU TÜRKİSTAN


"Sovyetler Birliği ile komşu olan devletler, her şeyden önce bu devletle iyi geçinmesi gerekir."[1]
Tevfik Rüştü Aras

            1991 yılında Sovyetler Birliği dağılana kadar, Türkiye’de hep, “tek bağımsız Türk devleti Türkiye” sözü söylenirdi. Elbette bu söz, yanlış sayılmasa bile tam olarak doğruyu yansıttığı da söylenemez. Zîrâ 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda Türk devleti kurulmuştu. Elbette bunlar, pek uzun süre yaşamamışlardı. En sonuncusu da 1949 yılında yıkılmıştı. Bu devletin adı Doğu Türkistan Cumhûriyeti idi.

            Doğu Türkistan, târihin erken dönemlerinden beri Türklerin yurdu olmuş bir bölgedir. Bununla berâber târih boyunca birkaç defâ Çin istilâsına uğramıştır. Son istilâ hareketi ise 1877 yılında gerçekleştirilmiştir. O dönemde küçük çaplı ve daha ziyâde yerel unsurlar hâlinde olsa bile kendi yönetimine sâhib olan Doğu Türkistan, Sultân Abdûlazîz Han döneminde Osmanlı saltanat ve hilâfetine biâd etmişti. Osmanlı yönetimi de, buna karşılık olarak Kaşgar’da hüküm süren Yâkub Beğ’e “emîrü’l Müslîmin” ünvânı vermişti. Ancak Çin yönetiminin başlattığı istilâ hareketi ile berâber 1877 yılında bu devlet yıkılmış ve Doğu Türkistan, Çin yönetimi altına girmişti. Çin ordusu, hemen bir işgâl yönetimi kurmuş ve 11 yıl boyunca Doğu Türkistan’da işgâl yönetimi var olmuştur. Ancak 1888 yılına gelindiğinde Çin, burada bir genel vâlilik oluşturmuş ve bir eyâlet yönetimi meydâna getirmişti. Genel vâliliğin adı ise “yeni sınır” anlamına gelen, Sinkiang olmuştu.

            İşgâle karşı ise Doğu Türkistan istiklâl mücâdelesi, hiçbir zaman hız kesmemiş ve iki defâ başarıya ulaşmıştır. İlk olarak 12 Kasım 1933 târihinde Kaşgar’ın Könci mahallesinde “Gök Bayrak”ın göndere çekilmesiyle Şarkî Türkistan İslâm Cumhûriyeti kuruldu ve cumhurbaşkanlığına Hoca Niyaz Hacı getirildi. Ancak 1934 yılında Sovyet Kızılordusu’nun bu genç cumhuriyete saldırısı ve işgâl hareketi ile berâber bu Türk devleti târihe karıştı.

            Yazımın girişinde belirttiğim söz, dönemin Türkiye Dış İşleri Bakanı olan Tevfik Rüştü Aras’ın Türkiye’den tanınma taleb eden Doğu Türkistan’ın Türkiye temsilcisi Mustafâ Kenüi’ye söylediği sözdür. Türkiye’den tanınma taleb eden ve bunun için Atatürk ile görüşmek isteyen Mustafa Kenüi'yi Tevfik Rüştü Aras, engellediği gibi Kenüi’ye de aklı sıra böyle akıl vermektedir. Henüz 11 yıl evvel İstiklâl Savaşı’nı kazanmış bir ülkenin, dış işleri bakanı… Ayrıca Mustafâ Kenüi’nin görüştüğü birkaç devlet görevlisinden daha benzeri cevâblar almış, bâzıları buna Çin’i de eklemiştir.

            Bununla berâber Doğu Türkistan İstiklâl Savaşı, cumhuriyet ordusunun tamâmen yok olduğu 1937 yılına kadar devâm etmiştir. Ancak cumhûriyet ordusunun yok olması, bir milletin istiklâl savaşını yok etmez. Doğu Türkistan İstiklâl Savaşı, devâm etmiş ve 12 Kasım 1944’de Doğu Türkistan Cumhûriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Bu ikinci cumhûriyetin başına ise Ali Han Töre getirilmişti. Ali Han Töre’nin yaptıklarından rahatsız olan Sovyetler Birliği ve Çin, cumhûrbaşkanını Gulca’daki Sovyet konsolosluğuna görüşme için da’vet etmiş, ancak konsolos binâsında alıkoyup, Sovyetler Birliği’ne kaçırmışlardı. Dünyânın herhangi bir yerinde bu şekilde kaçırılan belki de tek devlet başkanı, Ali Han Töre’dir. Daha sonra onun yerine cumhûrbaşkanı olan Ahmet Cân Kâsımî de, Eylül 1949 yılında bindiği uçağın Sovyetler tarafından düşürülmesiyle öldürüldü. Aralık ayında ise Çin Halk Kurtuluş Ordusu (Çin iç savaşında Mao Zedung tarafından kurulmuş ve hâlâ Çin Halk Cumhûriyeti’nin ordusudur) tarafından Doğu Türkistan’ın işgâli ile berâber ikinci cumhûriyet de târihe karışmıştır.

* * *

            Doğu Türkistan Cumhûriyeti’nin yıkıldığı günden beri bölgede sık sık olaylar yaşanmakta, zaman zaman bu olayların bir isyân ya da bir istiklâl hareketi hâlini aldığı görülmektedir. Bu ise topraklarını kaybeden bir toplumun en doğal hakkıdır. Bununla berâber Çin yönetiminin en küçük olaya bile nasıl tepki verdiğini biliyoruz. Öldürmeler, mülklere ve mallara el koymalar, âileleri dağıtma, saç ya da sakal kesme, işkence ve daha birçok akla hayâle gelmeyecek cezâ yöntemleri…

            Buna karşılık Doğu Türkistanlı birçok Uygur ve Kazak Türkü, çâreyi göç etmekte bulmuştur. Çoğunluğu Türkiye’ye gelmek zorunda kalmış, bir kısmı ise ABD’ye yerleşmiştir. Doğu Türkistan mes’elesinde, bâzı kişilerin Çin yandaşlığı yapmasında da asıl etken de budur.

            Bilindiği gibi Türkiye, bu konularda genel olarak hep, karşı tarafı kızdırmayalım, düşüncesi ile hareket etmiştir. Bu yüzden de Dünyâ Uygur Kongresi lideri Râbiâ Kadir’e vize vermemiştir. Tabiî olarak aynı durumun Güney Âzerbaycan Türkleri’nden olan ve GAMOH örgütünün lideri Mahmut Ali Çöhreganlı’nın da başına geldiğini söylemek gerekir. Genel olarak Türkiye, dikta yönetimlerinden kaçan muhâlif isimlerin pek barınabileceği bir ülke olamamıştır. Bu durum ise bu kişilerin, ABD ya da başka ülkelerin yolunu tutmasına yol açmıştır.

            Türkiye’de eskiden beri sol hareketlerin içerisinde güçlü bir Maoist damar bulunmaktadır ve bu damarın en önemli temsilcisi ise Aydınlık hareketi ile onun lideri Doğu Perinçek ve başına geçtiği örgüt ve partiler oluşturmuştur. 1969 yılında, yasadışı olarak kurulan Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi adıyla organize olan yapı, hemen ardından yasallaşmış ve Türkiye İşçi Köylü Partisi, Sosyalist Parti, İşçi Partisi ve son olarak da Vatan Partisi’ni çıkarmıştır. Bu arada Türkiye’de Maoist çizginin bir diğer temsilcisi ise İbrâhim Kaypakkaya tarafından kurulan yasadışı Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist / Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (günümüzde Maoist Komünist Parti / Halk Kurtuluş Ordusu)’dur.

            Aydınlık hareketi olarak bilinen yapının, 80’li ve 90’lı yıllarda Apocu, 28 Şubat ardından ise Kemalist-ulusalcı bir görünüm almasına rağmen bünyesindeki Maoist ya da en azından Çin hâkimiyeti kaybolmamış ve sürmüştür. Öyle ki, bu yapı, günümüzde ulusalcı kanadı, büyük oranda kendi içinde eritmiş ve kendisini Atatürkçü, tam bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist olarak görenler, Çin yandaşı olmakta bir sakınca görmemiştir.

            Türkiye’de Doğu Türkistan mes’elesinde Türkçüler ve bâzı milliyetçi ve İslâmcı grubların dışında en çok yazanlar da bunlardır. Ancak bunlar için Doğu Türkistan mes’elesi, ABD ve genel olarak Batı emperyalizminin Çin’i yok etmek için kullandığı bir konudur ve bölgede kesinlikle herhangi bir sorun yoktur. Bu konuda özellikle en etkili kalemlerinden olan gazeteci Bânu Avar’ın yazdıklarını okumak gerekmektedir. Kendisi Doğu Türkistan konusunda duyarlılık gösterenler için sosyal medyada yer alan sayfalarında şöyle demektedir:

“Türk milliyetçilerini dış Türklere odaklayıp ana vatanı bölme oyunu 1. Dünya Savaşında da sahneye konmuştu.”

“Birileri sahte Türkçülük maskesiyle Amerikan emperyalizminin goygoycusu olacak, samimi Türkçüleri arkasına takıp felç edecek, ‘Uygurların, Güney Azerbaycanlıların hakkı derken kendi ülkesinde yok edilecek, ‘Türküm’ demek yasaklanırken bakacak, yasalardan ‘TÜRK’ sözünün kaldırılması konuşulurken seyirci kalacak, Türkiye’nin bölünmesi için Anayasa hazırlanırken eli kolu bağlı kalacak, ama Uygur, Güney Azerbaycan diye ayağa fırlayacak, Türklük ‘gazı’ da bu yolla alınmış olacaktır.”  

            Doğu Türkistan’daki yaşanan Çin zulmünün gündeme gelmesini ABD oyunu olarak sunan ve böylece Çin’i aklamaya çalışan bu yapının doğruyu söylemediği ise ortadadır. Zîrâ ABD ile Çin arasında çok güçlü bir ekonomik işbirliği vardır. Ekonomisi tamâmen ihrâcata dayanan Çin’in ABD’ye yönelik ihrâcatı, CIA verilerine göre 2014 yılında %16,9 olmuştur. Yıllık 2,343 trilyon dolar ihrâcat yapan Çin’in ABD’ye yılda yaklaşık 400 milyar dolar ihrâcat yaptığını söyleyebiliriz. Avrupa Birliği, Japonya, Avustralya, Kanada gibi Batılı emperyalistler olarak nitelenen ülke ve birlikler de eklendiğinde, rakam yarı yarıya olmaktadır. [2] [3]

            Bu rakamlara baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ne ABD’nin ne de Batı’nın Çin’i yok etmek ya da parçalamak gibi bir düşüncesi yoktur. Üstelik olsa bile bunun yolu, Doğu Türkistan’da yaşananlara dâir gündem yaratmak değil, doğrudan Çin’in ihrâcatına zarar vermekten geçer. ABD Kongresi’nin destek aldığı bilinen Dünyâ Uygur Kongresi’nin almış olduğu yardım, bu mes’eleyi ABD’nin yörüngesine sokmayacağı gibi, öz olarak bakıldığında İstiklâl Savaşı yıllarında yaşanan Türk-Sovyet ilişkisine benzetebiliriz. Nasıl ki, İstiklâl Savaşı yıllarındaki Sovyet desteği, Türkiye’yi Sovyet yörüngesine sokmadıysa, varlığı en düşük seviyede olan Amerikan siyâsî desteği de Doğu Türkistan’ı ABD yörüngesine sokmayacaktır.

      Kendilerine bilimsel sosyalist diyen ve Karl Marks’ın izinden gittiğini söyleyenlerin, Marksizm’in “her olayın temelinin ekonomiye dayandığı” ilkesini unuttuklarını görmek ise gerçekten ibret verici bir hakikattir.

            * * *

            Doğu Türkistan mes’elesi, bizler için farklı bir ülkede yaşanan bir olay değildir. Tûrancılık, bütün dünyâ Türklüğünü, tek millet olarak görmek ve dağınık hâlde bulunan bu milleti birleştirmek ülküsüdür. Dolayısıyla bizim için Doğu Türkistan mes’elesi, bir kardeş ülkenin ya da milletin değil, bizzât bizim sorunumuzdur. Bizim için Ankara, İstanbul, Astana, Ürümçi, Ötüken, Lefkoşa, Bâkû ve Kırım aynıdır. Dolayısıyla Türkçüler, Doğu Türkistan mes’elesinde gönülden hareket ederler.

            Birileri Doğu Türkistan’da yaşanan katliâmların üzerini birkaç sahte fotoğraf üzerinden örtmeye kalksa da, birileri Doğu Türkistan’da yaşanan katliâmların üzerini birkaç aptalca olay üzerinden örtmeye kalksa da, bunu başaramayacaklar ve binlerce yıllık Türk yurdu, yeniden istiklâline kavuşacaktır. Yaşananlar göstermiştir ki, Tûrancılık dışındaki bütün millîyetçi akımlar sakattır ve yok olmaya mahkûmdur.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

07.07.2015




[1] http://www.hurgokbayrak.com/yeni_sayfa_150.htm
[2] https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/ch.html
[3] http://english.mofcom.gov.cn/article/zt_chinastatistics2014/news/201501/20150100862375.shtml