osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2018 Salı

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NA DÂİR DÜŞÜNCELERİM



Lozan Barış Antlaşması'nın iki kazananı vardır. Türkiye ve İngiltere. Tek kaybedeni vardır, SSCB.

Lozan Barış Antlaşması'nın en önemli kazananı, Türkiye'dir.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. "Türk olarak" ifâdesini biraz açayım. Mâlum olduğu üzere Osmanlı, çok uluslu bir imparatorluktu ve bünyesinde Müslümân ve Hristiyan çok sayıda millet yaşamaktaydı. 1897'de Marksizm'in ünlü ideologlarından Rosa Luxemburg, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmanın yanlış olduğunu söyler. Çünkü hem Türklerin, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan; hem de Balkan Hristiyanlarının Türklerden kurtulmadan ayakta kalamayacaklarını söyler. Bunu da Balkan Hristiyanlarının Rusya'nın Türklere yönelik her saldırısında, Türklere yönelik bir iç tehdit ve Rusya'nın gönüllü askerliğini yapmaları üzerinden anlatır. Türkler, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan Rusya'yı durduramaz ve İstanbul'u koruyamazlar, demektedir. Balkan Savaşları ile 1. Dünyâ Savaşı, imparatorluk bünyesindeki bütün Türk olmayan unsurlar, Türk ordusuna ve Türk milletine büyük zararlar vermiş. Milyonlarca sivil öldürüldüğü gibi yüz binlere varan askerimiz de, sâdece Türk olmayan unsurlara karşı şehîd düşmüştür. 

İşte, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığı derken, bunu kasd ediyorum. Türk devletinin ulus devlete dönüşüp, tamâmen Türkleşmesini kasd ediyorum. Bâzıları buna Kürdler gibi topluluklar üzerinden eleştiri getirebilir. Hatırlatmakta fayda var, cumhûriyetin ilk yıllarında Hakkârî dışında, kesin bir Kürd çoğunluğun olduğu bölgeler bulunmuyordu. Bu durum, isyânların bastırılması sürecinde Kürd aşîretlerinin dağıtılması ve sonrasında köyden kente göç olgusuyla meydana çıktı.

Dediğim gibi Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığının dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. Bâzıları Arab bölgelerinin kaybı üzerinden Lozan'ı eleştiriyor da, hatırlatmakta fayda var. Arablar, bize karşı ayaklandılar ve İngiliz desteğiyle savaştılar. Onlar, buna bir "Kurtuluş Savaşı" diyorlar. Yâni bize karşı Kurtuluş Savaşı verdiğini sanan insanlar, topraklarımızın dışında kaldı diye, savaşan Arablar yerine bir antlaşma metnini suçlamak ya aptalcadır, ya kötü niyetlidir. 

Bununla birlikte Lozan Barış Antlaşması'nın eleştirebileceğimiz tek konu vardır. O da bugün Yunanistan'ın elinde bulunan ve Gökçeada'ya 22 kilometre mesâfede yer alan Limni adasını istemememiz olmuştur. İngiltere, Çanakkale Boğazı'nın güvenliği ve deniz ticâreti için Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarının, boğazlara sâhib olan ülkeye verilmesini istemişti. Fransa, üçünün de Yunanistan'a verilmesini isterken, biz, sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı almak istedik. Sonuç olarak Limni, Yunanistan'da kaldık. Hattâ İngiliz temcilcilerin bu duruma şaşırdığı, tutanaklarda görülüyor.

Lozan Barış Antlaşması'nın diğer bir kazananı da, İngiltere'dir. İngiltere, 1. Dünyâ Savaşı ile Ortadoğu bölgesinde alacaklarını almıştır. Lozan Barış Antlaşması ile de Türkiye'nin Sovyet tarafına geçmesi engellenmiş, Batı bloğunda kalması sağlanmıştır. Ayrıca Yunanistan'ın Batı Trakya'ya büyükçe bir kolordu yığmasına karşılık, Türkiye'nin Trakya'ya ancak 8000 jandarma geçirebildiği (maâlesef deniz kuvvetlerimizin olmamasının sonucu) bir ortamda Trakya'da bir Türk-Yunan savaşı engellenmiş, Sovyet müdâhalesinin önüne geçilmiştir. 

Lozan Barış Antlaşması'nın kaybedeni ise SSCB olmuştur. Çünkü Sovyetler, İstiklâl Savaşı'ndan beri Türkiye'de bir Sovyet ya da olmasa bile sosyalizme yakın yandaş bir devlet olacağını düşünüyorlardı. Mustafâ Suphi'nin, büyük ihtimâlle Atatürk'ün emriyle, öldürülmesi, zaferin hemen ardından komünist ve sosyalist parti ve kurumlara yönelik hareketler, Sovyetler açısından pek ilgi çekici olmamıştır. Bunda elbette "İngiliz düşmânlığına karşı bize mecbûrlar" düşüncesi yer almaktadır. Lozan Barış Antlaşması'nın imzâlanması, bu yüzden SSCB'de büyük etki yaratmış ve ciddî tepki doğurmuştur. Hattâ İngiliz raporlarına göre SSCB, Türkiye'den Moskova Antlaşması ile yapılan yardımın (bu yardımın iç yüzü de bilinmektedir) geri istendiğini ama Türkiye'nin kabûl etmediğini İngiliz istihbârat raporları yazıyor. 

Lozan Barış Antlaşması ile ilgili yazdıklarımın üzerine biraz daha ekleme yapayım ve elden çıkan bölgelerden söz edeyim.

1. Ege adaları: İtalyan işgâlinde olan On İki Ada dışındaki Ege adaları, Yunanistan tarafından Balkan Savaşları sırasında işgâl edilmiştir. Her ne kadar Osmanlı, bu işgâli tanımamış olsa da, işgâlin başında îtibâren Yunanistan, bu adalarda sivil ve bürokratik yönetim kurmuş, ilhâk etmiştir. Biz, Lozan Barış Andlaşması'nda sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı alabildik, İngiltere, Limni'yi de almamızı istedi. Ancak nüfûsunun tamâmı Yunan olan bu ada konusunda istekli olmadık. Peki, ısrarcı olsaydık, Ege adalarını alabilir miydik? Tabiî ki, hâyır... Neden? Çünkü donanmamız yoktu. Deniz çatışmasını geçtim, asker taşıyabilmemiz bile mümkün değildi. 

2. On İki Ada: Bu adalar, Trablusgarb Savaşı'nın başında İtalya tarafından işgâl edilmiş ve savaşı sona erdiren Ouchy Andlaşması ile Balkan Savaşları bitene kadar İtalyan yönetiminde kalmasına, savaş bittikten sonra Osmanlı yönetimine devredilmesine karar verilmişti. Ancak elbette bu gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de, 1. Dünyâ Savaşı sırasında bile bu adaları geri almak için bir askerî harekât düzenlememiştir. Bu doğal bir durumdur. Neden? Çünkü Akdeniz'de Osmanlı'nın İngiltere, Fransa ve İtalya'nın güçlü donanmalarıyla baş edebilmesi mümkün değildi. Durum böyleyken, bunu İstiklâl Savaşı'nı henüz tamamlamış bir yönetimden beklemek anlamsızdır. 

3. Musul ve Kerkük: Bölgenin petrol varlığı, en başından beri İngiltere'nin dikkâtini çekmiş ve hattâ Irak cebhesinin açılmasının en önemli sebeblerinden biri de budur. Bununla birlikte TBMM ve Atatürk, gerek İstiklâl Savaşı sırasında (Özdemir Beğ Müfrezesi), gerekse de sonrasında Musul'un alınması için çaba göstermiştir. İngiltere'nin Lozan'da bu konuda hiçbir geri adım atmaması üzerine Atatürk'ün Musul için askerî harekât düzenlemeyi istediği bilinir. Hattâ Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk'ü bu konuda Enver Paşa'ya benzemekle ve mâcerâya girmekle suçlamaktadır. Bu konuda 11 yıldır savaşan Türklerin, Musul için İngiltere ile savaşması mâcerâdır, demektedir. Bununla berâber Atatürk, Musul için yine de savaşa karar vermiş, ancak çıkan Kürd Şeyh Sâid İsyânı üzerine bu mümkün olmamıştır.

4. Boğazlar: Boğazlarda Türkiye'nin başkanlığında bir uluslar arası yönetimin kurulması ve Gelibolu'daki İngiliz-Fransız mezarlıklarının bu ülkelerin toprağı olarak kabûl edilmesi, elbette sıkıntılı bir durumdur. Ancak Atatürk'ün en uygun fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni dayatabilmesi ve kabûl edilmesiyle Lozan Barış Andlaşması'nın Boğazlar konusundaki kısmı hükümsüz hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu konudaki eleştirinin de önemi yoktur.

5. Azınlıklar ve Patrikhâne: Elbette, gönül ister ki, patrikhâne, Atina'ya taşınsın ve Türk topraklarından çıksın. Kaldı ki, bunu Atatürk de birkaç defâ dile getirmiştir. Ancak işin bir de Ortodoks Hristiyan teolojisi kısmı vardır. İstanbul Patrikliği, Antakya ve İskenderiye ile birlikte üç Rûm patrikhânesinden biridir. Bu, yaklaşık 1600 yıllık bir konudur. Dolayısıyla konu, bir ölçüde inanç özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Doğal olarak Balkanlarda milyonlarca soydaşı kalan Türkiye'nin bu konuda dikkâtli olması oldukça doğaldır. Yine de yurtdışındaki Müslümân Türklere ne yapılıyorsa, Türkiye'deki Müslümân olmayan azınlığa da aynı şekilde muâmele yapılacaktır gibi saygıdeğer bir ifâdenin yer alması anlamlıdır.

Sözün özü, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin bağımsızlığının kabûl edilmesini sağlamış, yönünü belirlemiştir. İsteyen Seha Meray Hoca'nın derlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları'nı ve bu konuda Ali Satan Hoca'nın derlediği İngiliz raporlarını okur, inceler, fikir edinir, aydınlanır. İsteyen de gider Kadir Mısıroğlu'nun, Mustafâ Armağan'ın saçmalıkları üzerinden fikir edinir, saçmalar.

24 Ocak 2018 Çarşamba

AFRİN - Kuvvâ-i Millîye’den Kürd milliyetçiliğine -

Harita: 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Ateşkes Antlaşması imzâlandığında Türk kontrolünde bulunan topraklarımız ve birliklerimizin bulunduğu yerler.

            Afrin, 2014 yılında terör örgütü PKK’nın Sûriye kolu PYD tarafından ilân edilen “özyönetim” ile tekrar gündemimize girdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Özgür Sûriye Ordusu ile berâber Afrin’e yönelik başlattığı harekât ile de Türk ve dünyâ gündeminin merkezine oturdu. Bununla birlikte yaşananları anlayabilmek için Afrin’in coğrafyasına ve târihine bakmak gerekiyor.

             Afrin, Türkiye’nin Hatay ve Kilis illeri arasında yer alan Sûriye’ye âid bir yerleşimi birimidir. Günümüzde Haleb iline bağlı olan Afrin’in merkez nüfûsu, 2004 verilerine göre 32 798 iken ilçenin tamâmının nüfûsu ise 172 095’dir[1]. Eldeki son resmî ve objektif nüfûs bilgisi bu olduğu için buna göre hareket etmek gerekir.

            İlçenin etnik nüfûsu hakkında kesin bir söz söylenemese bile Kürd ağırlıklı olduğu, bununla birlikte önemli bir Türkmen ve Arab nüfûsunun da bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Afrin’in bâzı yerleşimleri doğrudan bâzı Kürd aşîretlerinin adını taşımakta ve nüfûsun tamâmı o aşîretin mensûbları oluşturmaktadır. Meselâ Raco aşiretinin yaşadığı Raco’nun 2004 yılındaki nüfûsu 21 955’tir. Aynı şekilde Şîrvan aşîretinin yaşadığı Şîrvan’ın 2004 yılındaki nüfûsu 13 632’dir[2]. Ayrıca farklı Kürd aşîretlerinin yaşadığı Ma’batlı’nın 2004 yılındaki nüfûsu 12 359 iken, Cîndires’in (Cîn Deresi) 2004 yılındaki nüfûsu 32,947’dir. Bunun dışında Kürd, Türkmen ve Arabların yaşadığı Bülbül ile Şeyh El Hadid’in 2004 yılındaki toplam nüfûsu 26 444’dür[3]. Buna göre Afrin’in dışındaki nâhiyelerde 90 000 ilâ 100 000 arasında bir Kürd nüfûsun yaşadığını söylersek, yanlış olmaz. Bununla birlikte bu nüfûsa civâr köylerin nüfûsu dâhildir. Merkez için herhangi bir etnik nüfûstan söz edemesek de, çevre yerleşimlerin nüfusları üzerinden ancak bir tahmîn yürütülebilir ki, bu durumda da merkezle birlikte toplam Kürd nüfûsun 100 000 ilâ 110 000 arasında olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Afrin merkezinin, yaklaşık 1 kilometre, güneydoğusunda yer alan Tûrandah köyü de Türkmenliğe yapılan vurgu olarak yer almaktadır.

            Afrin bölgesi, günümüzde Haleb’in parçası olan bir ilçe iken, Osmanlı döneminde yine Haleb’in Amik ilçesine bağlı bir yerleşim olarak görüyoruz[4].  Bununla birlikte burada Afrin adı, bir yerleşim biriminin ötesinde “çeltük nehri” olarak yer almaktadır. Bu ifâde bize buranın çeltik kaynağı olduğunu göstermektedir. Ayrıca 1536 târihli tahrir defterinde de Afrin nehrine dâir iki kayıt yer almaktadır. Buna göre birinde, 20 kantar tohuma karşılık 34 neferin (kişi) olduğu ve hâsılâtın 120 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir. Diğerinde de bölgeye 40 kantar tohum verildiği ve 40 neferin olduğu belirtilip, hâsılâtın 20 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir[5].

            Bunun dışında Osmanlı arşivlerinde de sâdece birkaç defâ yer almaktadır. Bunlardan biri 4 Temmûz 1891’de bölgede görülen koleraya, diğeri 15 Kasım 1887’de Afrin’in yanan tahta köprüsü yerine yenisinin yapımına başlandığı yönünde… Bu dönemde Afrin’i içine alan bölgenin A’zaz-ı Ekrâd olarak adlandırılması[6], Kilis’in güneyinde kalan ve bugünkü Afrin bölgesini oluşturan alana da Ekrâdî Kilis[7] denilmesi, bölgede çok uzun zamandır yoğun bir Kürd nüfûsun yaşadığını göstermektedir.  

1.Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber başlayan işgâller, bilindiği gibi ilk olarak güney bölgeleri olan İskenderun-Musul hattı üzerinde gerçekleşmiş ve bölge, ilk olarak İngilizler tarafından işgâl edilmişti. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzâlandığı 30 Ekim 1918’de 3. Kolordu’nun karargâhı bulunuyordu. Ancak ateşkesten sonra Afrin de, A’zaz ile birlikte İngilizler tarafından 12 Mart 1919 târihinde işgâl edilmişti[8].

Kaynaklara baktığımızda bölgedeki Türkmenlerin dışında Kürd ve Arab aşîretlerinin büyük oranda direnişe geçtikleri ve Kuvvâ-i Millîye grupları oluşturdukları bilinmektedir. Buradaki ve bütün Sûriye’deki direniş, “güney cephesi”nin parçası olarak yürütülmektedir. Anteb’in 8 Şubat 1921’de düşmesinden sonra “Sûriye Harekât-ı Millîye Reisliği”ne getirilen Özdemir Bey, mart başlarında Maraş’ta bir toplantı yaparak, Sûriye’deki direniş bölgesini beş mıntıkaya ayırmıştır. Afrin’i kapsayan mıntıka ise 1. Mıntıka olarak yer almaktadır. Bu mıntıkada şu bölgeler vardı: Bütün Amik, Hassa, Meydân-ı Ekbez, Cebel-i Ekrâd, Hamam, Muratpaşa Köprüsü Mıntıkası[9].

Bunun öncesinde 1920 yılının ortalarında Raco ve Katma arasında Türk ve Kürd aşîretlerinden oluşan birlikler, gece yarısı tren raylarına saldırıp, bir Fransız ikmâl trenini raydan çıkarmışlardır. Devâmında yaşanan baskınla berâber Fransızlar ağır bir bozgun yaşamışlardır. Ancak Fransızlar, buna karşın Ermenî çetelerini, intikâm amacıyla Afrin köylerine saldırtmıştır[10].

Ağustos 1920 târihinde Afrin’de Kuvvâ-i Millîye adına faâliyet yürüten 2000 kişinin olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Yine Afrin’den Mülâzım Kemâl Efendi, Haleb’de Fransızlara saldıran akıncı müfrezelerine destek için 500 kişilik bir birlikte toplamıştır[11].

1921 yılında Afrin civârında ilk olarak Âsım Bey’in, onun öldürülmesinden sonra da Bedri Bey’in komutasında çatışmalar yapılmış ve Fransızlara büyük kayıplar verdirilmiştir[12]. Özdemir Bey komutasında gerçekleşen bu mücâdeleler, Rakka’dan Haleb’e, Haseke’ye, Cerablus’a ve Afrin’e kadar uzanmaktaydı. Böylece hem Mîsâk-ı Millî’nin önemli parçaları olan bu yerler, korunmaya ve kurtarılmaya çalışılıyor, hem de günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kalan Anteb, Maraş, Urfa ve Adana’nın yardımına koşulmuş olunuyordu.

Ancak bu mücâdeleye rağmen Fransızlar, özellikle Afrin’in Türkiye’ye bırakılmaması için ciddî anlamda ısrar ediyordu. Türkiye’ye sundukları taslaktaki sınıra (günümüzdeki sınır), en sert tepkiyi, bölgeyi iyi bilen ve El Cezîre Grup Komutanı Selahaddin Âdil Bey, kendisine sorulması üzerine, vermiş ve şöyle demiştir[13]:

“… Mezkur hudud Hayfa kazasıyla Kürd Dağı ve Kilis Kazasını ikiye taksim ediyor ki; bu mahzurludur… Hudud civârında sakin İlbeyli ve sair Türkmen aşiretleri ki; kamilen Türkdürler ve kısmen Türk, kısmen Suriye idaresinde kaldıkları takdirde… pek çok ihtilafa ebep olur.”

            Bununla birlikte savaşın gidişatıyla birlikte bölge halkında da önemli değişimler başlamıştır ki, bu durum, günümüze kadar devâm eden sürecin başıdır, dersem yanılmış olmam. Bu bölge hakkında 5 Temmûz 1921 târihinde Özdemir Bey’in gönderdiği rapordaki şu cümleler, oldukça önemlidir[14]:

            “… Bu havali ahalisi… Türkiye’nin kendilerine ciddi bir muavenet edemeyeceğini, evvelemirde kendi nefislerine güvenmek lazım geldiğini biliyorlar… ancak cephanesizlikten dolayı metanetleri kırılıyor… Şeyh Salih El-Ali’nin mıntıkası büyük Fransız kuvvetlerince işgal edildi, zira; Cebel-i Ekrad havalisindeki aşair rüesesının tamamı Fransız hizmetindedir.”

            21 Temmûz 1921 târihinde de TBMM’nin Fransa ile barış görüşmelerine başlaması üzerine gönderilen bir emirle, bölgedeki bütün Kuvvâ-i Millîye grupları, Kilis bölgesine doğru geri çekildi ve Özdemir Bey’in liderliğindeki Sûriye Harekât-ı Millîyesi ortadan kaldırıldı.

            Savaş içerisinde bölgedeki aşiretlerdeki değişim, Fransızların kalıcı olacağı ve ayrı bir Sûriye devletinin parçası olacakları düşüncesiyle gerçekleştiği belli oluyor. Arab aşiretler, zamanla Sûriye krallığının parçası olmayı benimserken, Kürd aşîretlerinin Kürd millîyetçiliğine yöneldiğini görüyoruz. Kalan Türkmenler ise önce Fransızların, sonra da Sûriye yönetimlerinin “Türkiye ajanı”, “Pan-Türkist” gibi suçlamalarına mâruz kalıp sık sık baskı ve şiddete mâruz kaldığı bilinmektedir.

            Bilindiği üzere Haleb ili, Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasından sonraki Kürd millîyetçiliğinin en önemli merkezi olmuştur. Ancak asıl merkezin, etkin bir Türk nüfûsun olduğu il merkezi değil, çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu Afrin olduğunu bilmemiz gerekir.

            Dönemin en önemli Kürd örgütlerinden Hoybun’un (Kürd-Ermenî) öncesinde de 1925 yılında, isyânın hemen öncesinde Kürd isyâncı Şeyh Sâid’in oğlu Ali Rıza, Haleb’e, 20 sürü koyunla gelmiş, burada İngiliz ve önemli Kürd aşîret reisleriyle görüşmüş, yanında bir heybe dolusu altınla geri dönmüştür[15].  

            Bununla birlikte Lübnân’da 5 Ekim 1927’de Ermenî Taşnak ile Kürd Âzâdî örgütlerinin bir araya gelmesiyle Hoybun kuruldu. Hoybun, bir Kürd-Ermenî örgütü olarak Türkiye toprakları üzerinde Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını öngörüyordu[16].

            Cemiyetin Sûriye’den yönetilmesinin sebebi ise hem tehcirle gelen büyük bir Ermenî nüfûsun olması, hem de Afrin gibi Kürd millîyetçiliğini benimsemiş yerlerin bulunmasıydı. 1929 yılında cemiyetin merkezinin resmî olarak da Haleb’e taşınmasıyla berâber Afrin’in Kürd millîyetçiliği açısından önemi arttı. Hem Türkiye sınırında olması, hem denize yakın olması, hem de silâhlı bir yapının olmasından dolayı burası etkisini büyük oranda gösterdi. 1930 yılındaki Ağrı İsyânı’nda da bu örgütün payı büyüktü ve bu isyân, Afrin’de planlanmış ve yabancı desteği buradan sağlanmıştı. 

            Afrin’in bu geçen süreyle berâber Kürd millîyetçiliği noktasında git gide radikalleşen yapısı ve bir merkez olduğu gerçeği, bütün çıplaklığı ile ortada durmaktadır. Ancak maâlesef, şimdiye kadar bu konuda sayın Enes Demir’in Post Yayınları’ndan çıkan “Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho)” adlı eserinin dışında derli toplu bir eser yayınlanmamıştır.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

24 Ocak 2018




[2] a.g.e.
[3] a.g.e.
[4] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah (haz.), Anadolu, Karaman, Rum, Diyarbakır, Arap ve Zülkadriye Eyaletleri (1530-1556) (Şam ve Halep dahil), s.47, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu: Osmanlı Yer Adları: II, Ankara - 2013
[5] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah; Yüzbaşıoğlu, Murat (haz.), 397 Numaralı Haleb Livâsı Mufassal Tahrîr Defteri 943/1536) 1, s.234, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu:109, Defter-i Hâkânî Dizisi:XVI, Ankara - 2010
[6] Demir, Enes, Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho), s.55, Post Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2017
[7] Sezen, Tahir, Osmanlı Yer Adları (Alfabetik Sırayla), s.312, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayın Nu:21, Ankara - 2006
[8] Demir, Enes, a.g.e., s.201
[9] Kılınçkaya, M. Derviş, Osmanlı Yönetimindeki Topraklarda Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Suriye, s.191, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2. Baskı, Ankara, 2008
[10] Demir, Enes, a.g.e., s.202-203
[11] Demir, Enes, a.g.e., s.203
[12] Demir, Enes, a.g.e., s.206
[13] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.195
[14] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.200
[15] Köçer Mehmet, "Hoybun Cemiyeti ve Doğu Anadolu'daki Faaliyetleri", Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, c.1, s.2, ss.79, Elazığ, 2003
[16] Sarınay, "Hoybun Cemiyeti ve Türkiye'ye Karşı Faaliyetleri", http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-40/hoybun-cemiyeti-ve-turkiyeye-karsi-faaliyetleri (Erişim târihi: 24.01.2018)

26 Kasım 2017 Pazar

BİR CUMHÛRİYET İRONİSİ: BİTMEYEN TARTIŞMA -Tanrı mı, Allâh mı?-


Geri kalmış toplumların en büyük sorunlarından ve geriliğinin işâretlerinden biri de, tartışmaları hep sözcükler üzerinden yürütmeleri ve bir türlü konuların özüyle ilgilenmemeleridir. Günümüzde maâlesef, bunu Türkiye’nin bütün kesimlerinde, hâlâ görebiliyoruz.

Türkiye’nin cumhûriyet döneminde en uzun süre devâm eden, en anlamsız ve saçma tartışması, Allâh mı, yoksa Tanrı mı tartışmasıdır. Ancak ilginç bir şekilde bu tartışma, Türklerin dînî kurallara göre yönetilen yüzlerce yıl boyunca gündeme gelmeyip, laik kurallara göre yönetilen dönemde başlamış olmasıdır. Bu üzerinde durulması gereken bir durumdur ve bunu yapacağım.

İşin İslâm ilâhiyâtı açısından yorumuyla -benim alanım, konum ve ilgim dâhilinde olmadığı için- ilgilenmeyeceğim. Ancak Türk târihi ve sosyolojisi üzerinden hareket edeceğim.

Bilindiği gibi Türkler, târih boyunca Tanrı adını kullanmışlardır. Bu konuda ufak tefek farklı söyleyişler olsa da, hepsinin ortak noktası Tanrı adıdır. Dileyenler, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”[1] adlı makâlemin girişinde yer alan bu farklı söyleyişleri görebilir.

Bununla berâber Türklerin Tanrı adını üç farklı anlamda kullandığını görebiliyoruz. Birincisi, gök; ikincisi, Allah; üçüncüsü de, tapınılan her şey. Bu konuda Kâşgarlı Mahmûd, ünlü eseri Divânü Lugâti’t Türk’te şöyle demektedir:[2]

tengri. Allah; azze ve celle [aziz ve celîl olan (muhterem ve ulu)].
Şu atasözünde de geçer,
toyın tapugsaq, tengri sewinçsiz: Kâfirlerin din büyüğü Cenab-ı Hakk’a tapınmak ister, ama Allah (Onun büyüklüğü artsın) için bir iş yapan, ancak bunu başaramayan kimseyi anlatmak için kullanılır.
Şu dizelerde de kullanılır,
            tün kün tapun tengrike boynamagıl
qorqup angar eymenü oynamagıl
            Allah’a gece gündüz ibadet et ve bu işten şaşma
            O’ndan kork ve korkunda ve çekinmeden oyunbaz olma
Kâfirler -Allah’ın gazabı üzerlerine olsun- göğe tengri derler; aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da tengri olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunlar bilge bir adama da tengriken derler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”

Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmûd, bir Müslümân Türk olarak Tanrı adını, Allah anlamında kullanmakta ve bunu yaparken de, Müslümân olmayan Türklerin de ne şekilde kullandıklarını bize göstermektedir. Ayrıca Türk târihinin en önemli eserleri arasında yer alan Tonyukuk Yazıtları’nda da “Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç” ifâdesi yer almaktadır. Mehmet Ölmez[3] ve Talat Tekin, “Teñri Umay” şeklinde okurken ve “Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti” diye çevirmektedir. Hüseyin Nâmık Orkun ve Muharrem Ergin ise ayrı ayrı okumayı tercih etmektedir. Elbette konumuz Umay adı olmadığı için üzerinde çok duracak değilim ama görünen o ki, Türkler için Tanrı, hem bir özel ad, hem de bir sıfattır.

Gelelim İslâm’ın Türkler arasında iyice yerleşmeye başlaması ile berâber Tanrı adının kullanımına…

Müslümân Türklerin dînî anlamda en önemli isimlerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî, kaleme aldığı Makâlât adlı eserinde oldukça sık bir biçimde Tanrı adını, Allah adıyla berâber kullanmıştır. Oldukça bol kullandığı için sâdece üç örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

"Hâzıhî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (Kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz ve rahmetu'llâhi teâlâ)[4]
Bi'smil'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm.
Şükr ü minnet ü sipâs ol Tanrı tebâreke ve teâlâ hazretine olsun"[5]

Dikkât edilirse, yüklemdeki fiîli saymazsak, tek Türkçe sözcük Tanrı adıdır. Bu kısmı, günümüz Türkçesi’ne çevirecek olursak,

“Bu eser, şerefli Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin (Allah onun azîz sırrını kutsassın ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Şükür ve minnet ve hamd, mübârek ve yüce Tanrı hazretine olsun.”

Hacı Bektâş-ı Velî, eserinin bir başka kısmında da şöyle demektedir[6]:

"... bu kadar acâyibler ve garâyibler Tanrı teâlâ'nun 'lebbeyk' dimeklügiyle ve hem ol velînün 'Yâ Rabbi' dimeklüginden kopar ve sühan-ı ilâhî didükleri budur."

Bu sözü de günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz.

“… bu kadar acâyib ve garib işler, Yüce Tanrı’nın “lebbeyk (benim sevgim ve bağlılığım sanadır)” demesiyle ve hem o velînin “Yâ Rabbi” demesinden kopar ve ilâhî söz dedikleri budur.”

Bu konudaki üçüncü örneğimizde de Hacı Bektâş-ı Velî, şöyle demektedir[7]:

“Kul, Çalab Tanrı'ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî'at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma'rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”

Bu kısım, günümüz Türkçesine oldukça yakın olduğu için çevirmeye gerek yok. Bununla birlikte bu üç örnek ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı adını, Allah anlamında kullandığını ortaya koyduğumu sanıyorum.

Kânûnî Sultân Süleymân’ın ünlü Şeyhü’l İslâm’ı Ebû’s Suûd Efendi’nin fetvâları da bu konuda önemli birer târihî belge niteliği taşımaktadır ve yine bu konuda üç örnek üzerinden hareket edeceğim.

“Mes’ele: Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amr’a “bre Tanrısını ve Peygamberini –hâşa- filan ettiğim” lafziyle edepsizlik eylese, o mel’ûna ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i İslâm’dan dilediği kimseye varır.”[8]

“Mes’ele: Hâşâ, “Tanrı’dan korkmazım” diyen Zeyd’e şer’an ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfir-i mahzdır. İslâm’a gelmezse, katl olunur.”[9]

“Mes’ele: Zeyd Amr’a “bana Tanrı’yı buluver”dedikte Amr Zeyd’e “Kur’ân ile âmil olup, Peygamber’e iktidâ edicek, bulursun” deyicek, Zeyd “anlara ne amel, ben anlarsız bulurum” yahut “buldum” dese Zeyd’e ne lâzım olur?
Elcevap: Katli lâzımdır, zındıktır.”[10]

Fetvâların içeriği ile ilgilenmediğimi yazının başında belirtmiştim. Bununla berâber bu üç fetvâ da, bize Ebû’s Suûd Efendi’nin Tanrı adını, Allah adı olarak kullandığını göstermektedir.

Osmanlı döneminde medreselerde Arabça öğretiminde kullanılan temel kaynaklardan biri olan ve bir manzûm sözlük olarak yüzyıllarca kullanılan Subha-i Sıbyân, bu noktada önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır. 1624 yılında Bosnalı Ebu’l-Fadl Muhammed bin Ahmed er-Rûmî tarafından yazılan bu eserde Allah adının açıklamasında şöyle denilmektedir[11]:

“Allah: Tanrı. Bir ismi Rahmân.”

Bu noktada Osmanlı edebiyâtında da örnekler vardır ama sâdece bir örnekle yetineceğim. Fâtih Sultân Mehmed’in oğlu olan ve Osmanlı târihi açısından oldukça önemli bir kişi olan Cem Sultân, Türkçe dîvânındaki şi’rlerinden birinde şöyle demektedir[12]:

“Bir dahı ‘ışkuñ ile belâ-keş yaratmadı
Mülk-i cihânda Tañrı te’âlâ benüm bigi”

Büyük ölçüde anlaşılır olsa da, günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz:

“Bir daha aşkın ile belâ çeken yaratmadı
Dünyâ mülkinde Yüce Tanrı benim gibi”

Burada da Cem Sultân’ın Tanrı adını, Allah anlamında kullandığı belli olmaktadır.

Bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Cumhûriyet devrine kadar devâm eden bu durum, sonraki süreçte inanılmaz bir hızla değişime uğramıştır. Bana göre bu durumun temelinde ezânın dilinin değiştirilmesi, yâni Türkçe ezân yer almaktadır. Allâhû ekber sözünün, Tanrı uludur diye çevrilmesi; cenâzelerde de Allâhû ekber sözüne bir dönem izin verilmemesi, bu yönde atılan adımlar, halkın zihninde Tanrı adının kötü bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Diyebiliriz ki, bu durum halkın zihninde ciddî bir travma ya da kriz yaratmıştır. Bu durum ise hep birlikte anılan bu iki adın, birbirinden çok büyük bir hızla kopmasına yol açmıştır.

Ayrıca laiklik ilkesi ile olan karşıtlığı ortada iken Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin öğün yemeklerinde, yemek duâsı adlı bir toplu ve zorunlu uygulamanın olması da insanların zihninde etki yaratmış olabilir, diyebiliriz. Zîrâ dayatılanlar, çoğu zaman ters teper. Laik, demokratik, modern ve millî olduğu iddiâsını güden bir dönemde Türklerin binlerce yıldır kullandıkları bir isme, üstelik birçok defâ toplu dîn değişimi yaşamasına ve etkilenmemesine rağmen, yönelik tavır ortaya çıktıysa, üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir ironinin ortaya çıkışı ve çözümü üzerinde akıl yürütmek gerekir. Nedenlerini ortaya koyduğumuza göre şimdi de neler yapılması gerekenlerden söz edelim.

Allâh ve Tanrı tartışmasının bir ân bitmesi gerektiği gibi bu iki ismin birbirinin karşıtı ya da alternatifi olmadığı ortaya konulmalıdır. Tekbîr (Allâhû ekber) ve “Tanrı Türk’ü korusun” gibi kalıplaşan sözlerde oynama yapılmamalı ve olduğu gibi hareket edilmelidir. Ayrıca Allâh adının kökenine dâir anlamsız tartışmalardan uzak durulmalı, Allah yerine Tanrı denilmeli gibi sözler söylenmemelidir. Aynı şekilde de içinde Tanrı geçen sözleri de Allah diyerek düzeltme yoluna gidilmemelidir. Hattâ aynı cümle içinde kullanılsa, bence olumlu da olur. Ayrıca yabancı sinema ve dizilerin çevirisinde de dikkât edilmeli, İngilizce God sözcüğünü, doğru olsa bile Tanrı yerine, İlâh gibi sözcüklerle çevirmelidir. Bununla berâber bunlar işin halka yönelik durumudur ve sosyolojik bir konudur. İşin özü ise laikliğin yerleşmesinin sağlanması ve herkesin inandığı değerlerin saygılı bir tavrın geliştirilmesini sağlamaktır.

            Bilmek gerekir ki, Türklerin çok büyük çoğunluğu Müslümândır ve Müslümân Türkler için Allah adı, en yüce isimdir. Söz ve tavırlarda bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

26.11.2017



[1] Kocaova, Kutlu Altay, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”, http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/2016/07/turk-cok-tanriciligi-tengricilik.html (Erişim târihi: 26.11.2017)
[2] Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.551, Kabalcı Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2005
[3] Ölmez, Mehmet, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013
[4] Burada Hacı Bektâş-ı Velî’ye sanki başka birinin ettiği duâymış gibi görünse de, bu durum tasavvûftan kaynaklanmaktadır.
[5] Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Alevî-Bektâşî Klasikleri 2 - Makâlât, s.43, Türkiye Diyânet Vakfı, Birinci Baskı, Şubat 2007, Ankara
[6] a.g.e., s.59
[7] a.g.e., s.68
[8] Düzdağ, Ertuğrul (haz.), Kanunî Devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi Fetvaları, s.143, Kapı Yayınları, Haziran 2012
[9] a.g.e., s.142
[10] a.g.e., s.141
[11] Uzun, Tacettin, "Arapça-Türkçe Sözlüklerin Öncüsü Sayılan Subha-i Sıbyân", Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, y.2, s.6, ss.98, Yaz 2002, Ankara
[12] Ersoylu, İ. Halil (haz.), Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, s.225, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2013 Temmuz

21 Temmuz 2017 Cuma

YUNANİSTAN'IN İSTANBUL'U İŞGÂL GİRİŞİMİ



            İstiklâl Savaşı’nın sonucunu etkilemesi açısından, maâlesef kaynaklarımızda yer almayan, çok önemli bir olay var. Yunanistan’ın İstanbul’u işgâl isteği ve girişimi…

            1922 yılının Temmuz ayı, Anadolu’daki bütün kesimler için oldukça hareketli geçmiştir. Bir yanda Anadolu’da Tekâlif-i Millîye emirleri gereğince toplanan malzemeler, bir yanda doğu ve güney cephelerinden batıya kaydırılan birlikler… Öte yanda da İngiliz Lloyd George tarafından “deli” olarak tanımlanan Hatzianestis’in Yunan Orduları Başkomutanlığı’na getirilmesi, İzmir’de bağımsız “İonya Devleti”nin ilânı[1], Karadeniz’deki Yunan savaş gemilerinin Samsun’u bombalaması[2] ve Anadolu’daki Yunan birliklerinin bir kısmının Trakya’ya taşınması…

            Yunanistan kamuoyu ve ordusunda Sakarya Savaşı’ndan sonra Îtilâf devletlerine karşı bir güvensizlik oluşmaya başlamıştı. Bu açıdan oldubitti yoluyla sonuç almak ve Îtilâf devletlerine bunları kabûl ettirmek istiyorlardı. Çünkü Sakarya Savaşı bittikten sonra Fransızların TBMM ile 20 Ekim 1921 târihinde imzâladıkları, Ankara Îtilâfnâmesi, İtalyanların sessiz sedâsız Antalya ve çevresini boşaltması ve İngilizlerin Yunanlara verdiği desteğin git gide maddî destekten, sözlü desteğe kayması gibi sebebler, Yunanların Anadolu’da batağa çekildikleri düşüncesine yol açmıştı. Bunun içinde hem İzmir’de, Yunanistan’a bağlı bir devlet kurmak, hem de İstanbul’u işgâl etmeye karar vermişlerdi. Yunan düşüncesi, bunlara sözlü tepkinin ötesinde tepki verilmeyeceği ve öyle ya da böyle kabullenileceği yönündeydi. Bu konuda Yunan prensi Andrew’in General Metaxas’a yazdığı şu satırlar, Yunanistan’ın o dönem içerisinde bulunduğu sosyo-psikolojik yapıyı göstermektedir[3]:

            “Anadolu kâbusundan bizi kurtaracak bir şey hemen yapılmak zorunda. Ne olduğunu bilmiyorum; ancak blöf yapmaktan vazgeçmeli ve gerçekle yüzleşmeliyiz.”

            İşte, Yunanistan’a hâkim olan bu düşünce buydu. Bu yüzden İzmir’de İonya devleti kurmaya kalkarken, bir yanda da Trakya’ya asker yığıp, İstanbul’u işgâl etmeye karar verdiler. Daha doğrusu bu karârı, başkomutan olarak atanan Georgios Hatzianestis vermişti.

            İşgâlin başladığı tarihten beri İstanbul’da bir Yunan işgâli ya da harekâtı olacağı düşünülür, sık sık dedikodusu yapılırdı. Temmuz ayının ikinci yarısında Hatzianestis’in emriyle Trakya’da bulunan Yunan birlikleri, ileri harekâta başladı. Bu harekât, bir ânda bu dedikoduların gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceği düşüncesini doğurdu. Yunan hükûmeti, Hatzianestis’e böyle bir harekâtın Anadolu işgâlini sona erdirmeye gerektireceğini söylemiş, Hatzianestis ise buna gerek olmadığını, belli sayıda birliğin taşınmasının yeterli olacağını söylemişti. Bu arada İngiltere, Yunanistan’ın ilk hareketlerine rağmen bu plana inanmamış, Yunanistan’ın bunu yapabileceğini düşünmemiştir. Öyle ki, gelen istihbârat raporlarını bile inandırıcı bulmamışlardır. Sanırım, bir maşa olarak gördüğü Yunanistan’ın, müttefiklere karşı böyle bir harekette bulanacak cesaretinin olmadığını düşünmüş olmalılar. Bu arada Anadolu’daki iki Yunan tümeninin (üç piyâde alayı, iki tabur), Trakya’ya sevki de tamamlanmıştı. Ayrıca Dedeağaç’a da büyük miktarda petrol sevkiyâtı yapılmıştı[4].

            27 Temmuz 1922’ye gelindiğinde Başkomutan Hatzianestis, karargâhını Tekirdağ’a taşıdı ve bunu bütün dünyâya bildirdi. Ertesi gün de Yunanistan, resmî olarak savaşın uzamasının sorumluluğun Yunanistan’a yüklenemeyeceği, böyle bir sorumluluğu kabûl etmeyecekleri ve savaşı bir ân evvel bitirmek için en etkili yöntemleri kullanacaklarını belirten bir bildiriyi ilân ettiler[5].

            Böylece Yunanistan tavrını açıkça ortaya koyuyor, eğer istekleri kabûl edilmezse, zorla alacağını bildirmiş oluyordu. Bu konuda özellikle İngiltere’nin fazla öfkelenmeden, bu durumu kabulleneceklerini düşünüyorlardı[6]. Müttefiklerin işin renginin değişmeye başladığını anlamasından sonra 29 Temmuz’da İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un Trakya turuna çıkması ve Yunan birliklerinin işgâl için hazırlandıklarını görmesi, büyük bir endişe kaynağı oldu[7].

            30 Temmuz târihinde Müttefik devletler, aralarında toplanıp Yunanistan’a karşı neler yapacaklarını konuştular. Fransa, sertlikle karşılık verilmesini isterken; İtalya, Yunan harekâtının beklenilmesini istiyordu. İngiltere ise yumuşak bir tavırla durdurabileceklerini düşünüyordu[8]. 31 Temmuz târihine gelindiğinde Yunanistan, resmî olarak Îtilâf Devletlerine başvurdu ve İstanbul’un işgâli için izin istedi[9].

            1 Ağustos târihinde ise Yunan uçakları, müttefik hatları üzerinde keşif uçuşları yaptılar ve birlikler, ilk defâ, oldukça yakın mesafeye geldiler. Aynı gün Îtilâf devletleri, resmî olarak Yunanistan’a nota verdiler ve herhangi bir Yunan harekâtına karşı zorla püskürtüleceklerini belirtip, bunun savaş sebebi olacağını ilettiler[10]. Ayrıca General Harrington, müttefik generalleriyle birlikte, başkomutanları olarak sorumlu oldukları bölgeye yönelik bir harekâta silâhla karşı koyacaklarını belirten bir basın bildirisi yayımlattı[11].       Bu arada İstanbul hükûmeti, 20 bin civârında asker toplayabileceklerini söyledi ve bunu Harrington’un emrine vermeyi önerdi[12].

            Ancak bu durum, Yunan ısrârlarını durdurmadı. 2 Ağustos günü Yunan Dış İşleri Bakanlığı, İngiltere ve müttefiklerinin İstanbul’u işgâl etmelerine izin vermelerini bir kez daha istedi[13]. Ertesi gün de Atina’daki Îtilâf devletlerinin resmî temsilcilerine birer nota verip, İstanbul’un Yunanistan tarafından işgâlinin barış getireceğini, Türk direnişini yok edeceğini ve Anadolu’daki Yunan birliklerine büyük bir moral vereceğini bildirmişti[14].

            4 Ağustos târihinde İngiltere başbakanı Lloyd George’un Âvam kamarasında yaptığı konuşma, bu konu açısından oldukça önemlidir[15]:

            “Her iki taraf arasında adil davranmadığımızı kim, nerede söylemişti, unuttum. Adil olduğumuzdan emin değilim. Neler oldu? Burada, Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş var. Biz taraflardan birinin başkentini diğerine karşı savunmaktayız… Eğer biz orada olmasaydık, Yunanlıların bu başkenti birkaç saat içinde işgal edeceği ve bunun da bir karar vücuda getireceği hususuna tereddüt yok. Şimdi Yunanlıların karar verebilecekleri tek yön var; o da ülkenin neredeyse nüfuz edilemez iç kesimlerine doğru yüzlerce mil boyunca tek sıra yürümek. Bilmiyorum herhangi bir ordu Yunanlıların gittiği kadar uzaklara gider miydi? Bu, çok gözü pek ve çok tehlikeli bir askerî girişimdi… Hattâ Kemalist güçlerin Avrupa tarafından donatıldığına dair belki de mesnetsiz olan iddialar var. Başka şartlar altında Yunanlılara Anadolu kıyısını ambargo altına alma yetkisi verilirdi… Kemalistler barışı kabul etmeyecekler; çünkü kendilerine tatminkâr ateşkes şartları tanımayacağımızı söylüyorlar: fakat Yunanlılara da savaşa tüm güçleri ile devam etmeleri için izin vermiyoruz. Kemalistlerin, askerleri on-on iki yıldır silah altında, bir savaştan diğerine koşan ve kaynakları sınırsız olmayan bu küçük ülkeyi tüketeceklerini nihayet akıl edip vazgeçecekleri ümidiyle böylesi bir durumun sonsuza dek devam etmesine izin veremeyiz.”

            Lloyd George, Yunanistan yanlısı bu konuşmasıyla gerçeği göremediğini göstermiştir. Bu durumda Îtilâf devletlerinin neden Yunanistan’a izin vermediği sorulabilir. Bunun yanıtını kendi işgâlleri altında bulunan bir bölgenin, kukla olarak gördükleri bir devlet tarafından işgalinin îtibarlarına vereceği zararda aramak, sanırım yanlış olmaz. Yâni bizim işgâlimiz altında olan bir yeri, biz varken, kukla olarak kullandığımız bir devlet, bize rağmen nasıl işgâl edebilir düşüncesi…

            Bu arada Yunanistan’ın bu adımını Türk orduları başkomutanı Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa, çok iyi izlemiş ve Yunan ordularının hatlarında oluşan açığın kapatılamamasına üç hafta sonra Büyük Taârrûz’u başlatarak yanıt vermiştir. Bu da Yunan ordusundaki açıkları çok iyi gören, izleyen ve o noktalardan vuran Gâzî Mustafâ Kemâl Paşa’nın askerî dehâsının bir göstergesidir. Ancak maâlesef, bu olay, Türk kaynaklarında pek yer almamakta, ancak birkaç cümle ile geçiştirilmektedir.

21 Temmuz 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA



[1] Müderrisoğlu, Alptekin, “Batı Anadolu’da Kurulan Kısa Ömürlü Bir Devlet: İonya”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.9, s.27, ss.569-579, Temmuz-Kasım 1993, Ankara
[2] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.44, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[3] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 285, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[4] a.g.e., s.319
[5] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.142, y. 2010, İstanbul
[6] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.46, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[7] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 320, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[8] a.g.e., s.320
[9] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[10] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 321, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017
[11] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1922, s.47, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Temmuz 2011, İstanbul
[12] a.g.e., s.48
[13] Bozkurt, Abdurrahman, “Yunanistan'ın İstanbul'u İşgal Planı (1922)”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s.18, ss.144, y. 2010, İstanbul
[14] a.g.e., s.145
[15] Smith, Michael Llewellyn, Yunanistan’ın Anadolu Hayali 1919-1922, s. 324-325, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2017