türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2018 Çarşamba

AFRİN - Kuvvâ-i Millîye’den Kürd milliyetçiliğine -

Harita: 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Ateşkes Antlaşması imzâlandığında Türk kontrolünde bulunan topraklarımız ve birliklerimizin bulunduğu yerler.

            Afrin, 2014 yılında terör örgütü PKK’nın Sûriye kolu PYD tarafından ilân edilen “özyönetim” ile tekrar gündemimize girdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Özgür Sûriye Ordusu ile berâber Afrin’e yönelik başlattığı harekât ile de Türk ve dünyâ gündeminin merkezine oturdu. Bununla birlikte yaşananları anlayabilmek için Afrin’in coğrafyasına ve târihine bakmak gerekiyor.

             Afrin, Türkiye’nin Hatay ve Kilis illeri arasında yer alan Sûriye’ye âid bir yerleşimi birimidir. Günümüzde Haleb iline bağlı olan Afrin’in merkez nüfûsu, 2004 verilerine göre 32 798 iken ilçenin tamâmının nüfûsu ise 172 095’dir[1]. Eldeki son resmî ve objektif nüfûs bilgisi bu olduğu için buna göre hareket etmek gerekir.

            İlçenin etnik nüfûsu hakkında kesin bir söz söylenemese bile Kürd ağırlıklı olduğu, bununla birlikte önemli bir Türkmen ve Arab nüfûsunun da bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Afrin’in bâzı yerleşimleri doğrudan bâzı Kürd aşîretlerinin adını taşımakta ve nüfûsun tamâmı o aşîretin mensûbları oluşturmaktadır. Meselâ Raco aşiretinin yaşadığı Raco’nun 2004 yılındaki nüfûsu 21 955’tir. Aynı şekilde Şîrvan aşîretinin yaşadığı Şîrvan’ın 2004 yılındaki nüfûsu 13 632’dir[2]. Ayrıca farklı Kürd aşîretlerinin yaşadığı Ma’batlı’nın 2004 yılındaki nüfûsu 12 359 iken, Cîndires’in (Cîn Deresi) 2004 yılındaki nüfûsu 32,947’dir. Bunun dışında Kürd, Türkmen ve Arabların yaşadığı Bülbül ile Şeyh El Hadid’in 2004 yılındaki toplam nüfûsu 26 444’dür[3]. Buna göre Afrin’in dışındaki nâhiyelerde 90 000 ilâ 100 000 arasında bir Kürd nüfûsun yaşadığını söylersek, yanlış olmaz. Bununla birlikte bu nüfûsa civâr köylerin nüfûsu dâhildir. Merkez için herhangi bir etnik nüfûstan söz edemesek de, çevre yerleşimlerin nüfusları üzerinden ancak bir tahmîn yürütülebilir ki, bu durumda da merkezle birlikte toplam Kürd nüfûsun 100 000 ilâ 110 000 arasında olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Afrin merkezinin, yaklaşık 1 kilometre, güneydoğusunda yer alan Tûrandah köyü de Türkmenliğe yapılan vurgu olarak yer almaktadır.

            Afrin bölgesi, günümüzde Haleb’in parçası olan bir ilçe iken, Osmanlı döneminde yine Haleb’in Amik ilçesine bağlı bir yerleşim olarak görüyoruz[4].  Bununla birlikte burada Afrin adı, bir yerleşim biriminin ötesinde “çeltük nehri” olarak yer almaktadır. Bu ifâde bize buranın çeltik kaynağı olduğunu göstermektedir. Ayrıca 1536 târihli tahrir defterinde de Afrin nehrine dâir iki kayıt yer almaktadır. Buna göre birinde, 20 kantar tohuma karşılık 34 neferin (kişi) olduğu ve hâsılâtın 120 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir. Diğerinde de bölgeye 40 kantar tohum verildiği ve 40 neferin olduğu belirtilip, hâsılâtın 20 000 birim olduğu, yarısının mîrî hisse, yâni devletin payı, yarısının da rencberlerin hissesi, yâni çiftçilerin hissesi olduğu belirtilmektedir[5].

            Bunun dışında Osmanlı arşivlerinde de sâdece birkaç defâ yer almaktadır. Bunlardan biri 4 Temmûz 1891’de bölgede görülen koleraya, diğeri 15 Kasım 1887’de Afrin’in yanan tahta köprüsü yerine yenisinin yapımına başlandığı yönünde… Bu dönemde Afrin’i içine alan bölgenin A’zaz-ı Ekrâd olarak adlandırılması[6], Kilis’in güneyinde kalan ve bugünkü Afrin bölgesini oluşturan alana da Ekrâdî Kilis[7] denilmesi, bölgede çok uzun zamandır yoğun bir Kürd nüfûsun yaşadığını göstermektedir.  

1.Dünyâ Savaşı’nın bitmesiyle berâber başlayan işgâller, bilindiği gibi ilk olarak güney bölgeleri olan İskenderun-Musul hattı üzerinde gerçekleşmiş ve bölge, ilk olarak İngilizler tarafından işgâl edilmişti. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzâlandığı 30 Ekim 1918’de 3. Kolordu’nun karargâhı bulunuyordu. Ancak ateşkesten sonra Afrin de, A’zaz ile birlikte İngilizler tarafından 12 Mart 1919 târihinde işgâl edilmişti[8].

Kaynaklara baktığımızda bölgedeki Türkmenlerin dışında Kürd ve Arab aşîretlerinin büyük oranda direnişe geçtikleri ve Kuvvâ-i Millîye grupları oluşturdukları bilinmektedir. Buradaki ve bütün Sûriye’deki direniş, “güney cephesi”nin parçası olarak yürütülmektedir. Anteb’in 8 Şubat 1921’de düşmesinden sonra “Sûriye Harekât-ı Millîye Reisliği”ne getirilen Özdemir Bey, mart başlarında Maraş’ta bir toplantı yaparak, Sûriye’deki direniş bölgesini beş mıntıkaya ayırmıştır. Afrin’i kapsayan mıntıka ise 1. Mıntıka olarak yer almaktadır. Bu mıntıkada şu bölgeler vardı: Bütün Amik, Hassa, Meydân-ı Ekbez, Cebel-i Ekrâd, Hamam, Muratpaşa Köprüsü Mıntıkası[9].

Bunun öncesinde 1920 yılının ortalarında Raco ve Katma arasında Türk ve Kürd aşîretlerinden oluşan birlikler, gece yarısı tren raylarına saldırıp, bir Fransız ikmâl trenini raydan çıkarmışlardır. Devâmında yaşanan baskınla berâber Fransızlar ağır bir bozgun yaşamışlardır. Ancak Fransızlar, buna karşın Ermenî çetelerini, intikâm amacıyla Afrin köylerine saldırtmıştır[10].

Ağustos 1920 târihinde Afrin’de Kuvvâ-i Millîye adına faâliyet yürüten 2000 kişinin olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Yine Afrin’den Mülâzım Kemâl Efendi, Haleb’de Fransızlara saldıran akıncı müfrezelerine destek için 500 kişilik bir birlikte toplamıştır[11].

1921 yılında Afrin civârında ilk olarak Âsım Bey’in, onun öldürülmesinden sonra da Bedri Bey’in komutasında çatışmalar yapılmış ve Fransızlara büyük kayıplar verdirilmiştir[12]. Özdemir Bey komutasında gerçekleşen bu mücâdeleler, Rakka’dan Haleb’e, Haseke’ye, Cerablus’a ve Afrin’e kadar uzanmaktaydı. Böylece hem Mîsâk-ı Millî’nin önemli parçaları olan bu yerler, korunmaya ve kurtarılmaya çalışılıyor, hem de günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kalan Anteb, Maraş, Urfa ve Adana’nın yardımına koşulmuş olunuyordu.

Ancak bu mücâdeleye rağmen Fransızlar, özellikle Afrin’in Türkiye’ye bırakılmaması için ciddî anlamda ısrar ediyordu. Türkiye’ye sundukları taslaktaki sınıra (günümüzdeki sınır), en sert tepkiyi, bölgeyi iyi bilen ve El Cezîre Grup Komutanı Selahaddin Âdil Bey, kendisine sorulması üzerine, vermiş ve şöyle demiştir[13]:

“… Mezkur hudud Hayfa kazasıyla Kürd Dağı ve Kilis Kazasını ikiye taksim ediyor ki; bu mahzurludur… Hudud civârında sakin İlbeyli ve sair Türkmen aşiretleri ki; kamilen Türkdürler ve kısmen Türk, kısmen Suriye idaresinde kaldıkları takdirde… pek çok ihtilafa ebep olur.”

            Bununla birlikte savaşın gidişatıyla birlikte bölge halkında da önemli değişimler başlamıştır ki, bu durum, günümüze kadar devâm eden sürecin başıdır, dersem yanılmış olmam. Bu bölge hakkında 5 Temmûz 1921 târihinde Özdemir Bey’in gönderdiği rapordaki şu cümleler, oldukça önemlidir[14]:

            “… Bu havali ahalisi… Türkiye’nin kendilerine ciddi bir muavenet edemeyeceğini, evvelemirde kendi nefislerine güvenmek lazım geldiğini biliyorlar… ancak cephanesizlikten dolayı metanetleri kırılıyor… Şeyh Salih El-Ali’nin mıntıkası büyük Fransız kuvvetlerince işgal edildi, zira; Cebel-i Ekrad havalisindeki aşair rüesesının tamamı Fransız hizmetindedir.”

            21 Temmûz 1921 târihinde de TBMM’nin Fransa ile barış görüşmelerine başlaması üzerine gönderilen bir emirle, bölgedeki bütün Kuvvâ-i Millîye grupları, Kilis bölgesine doğru geri çekildi ve Özdemir Bey’in liderliğindeki Sûriye Harekât-ı Millîyesi ortadan kaldırıldı.

            Savaş içerisinde bölgedeki aşiretlerdeki değişim, Fransızların kalıcı olacağı ve ayrı bir Sûriye devletinin parçası olacakları düşüncesiyle gerçekleştiği belli oluyor. Arab aşiretler, zamanla Sûriye krallığının parçası olmayı benimserken, Kürd aşîretlerinin Kürd millîyetçiliğine yöneldiğini görüyoruz. Kalan Türkmenler ise önce Fransızların, sonra da Sûriye yönetimlerinin “Türkiye ajanı”, “Pan-Türkist” gibi suçlamalarına mâruz kalıp sık sık baskı ve şiddete mâruz kaldığı bilinmektedir.

            Bilindiği üzere Haleb ili, Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasından sonraki Kürd millîyetçiliğinin en önemli merkezi olmuştur. Ancak asıl merkezin, etkin bir Türk nüfûsun olduğu il merkezi değil, çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu Afrin olduğunu bilmemiz gerekir.

            Dönemin en önemli Kürd örgütlerinden Hoybun’un (Kürd-Ermenî) öncesinde de 1925 yılında, isyânın hemen öncesinde Kürd isyâncı Şeyh Sâid’in oğlu Ali Rıza, Haleb’e, 20 sürü koyunla gelmiş, burada İngiliz ve önemli Kürd aşîret reisleriyle görüşmüş, yanında bir heybe dolusu altınla geri dönmüştür[15].  

            Bununla birlikte Lübnân’da 5 Ekim 1927’de Ermenî Taşnak ile Kürd Âzâdî örgütlerinin bir araya gelmesiyle Hoybun kuruldu. Hoybun, bir Kürd-Ermenî örgütü olarak Türkiye toprakları üzerinde Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını öngörüyordu[16].

            Cemiyetin Sûriye’den yönetilmesinin sebebi ise hem tehcirle gelen büyük bir Ermenî nüfûsun olması, hem de Afrin gibi Kürd millîyetçiliğini benimsemiş yerlerin bulunmasıydı. 1929 yılında cemiyetin merkezinin resmî olarak da Haleb’e taşınmasıyla berâber Afrin’in Kürd millîyetçiliği açısından önemi arttı. Hem Türkiye sınırında olması, hem denize yakın olması, hem de silâhlı bir yapının olmasından dolayı burası etkisini büyük oranda gösterdi. 1930 yılındaki Ağrı İsyânı’nda da bu örgütün payı büyüktü ve bu isyân, Afrin’de planlanmış ve yabancı desteği buradan sağlanmıştı. 

            Afrin’in bu geçen süreyle berâber Kürd millîyetçiliği noktasında git gide radikalleşen yapısı ve bir merkez olduğu gerçeği, bütün çıplaklığı ile ortada durmaktadır. Ancak maâlesef, şimdiye kadar bu konuda sayın Enes Demir’in Post Yayınları’ndan çıkan “Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho)” adlı eserinin dışında derli toplu bir eser yayınlanmamıştır.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

24 Ocak 2018




[2] a.g.e.
[3] a.g.e.
[4] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah (haz.), Anadolu, Karaman, Rum, Diyarbakır, Arap ve Zülkadriye Eyaletleri (1530-1556) (Şam ve Halep dahil), s.47, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu: Osmanlı Yer Adları: II, Ankara - 2013
[5] Özkılınç, Ahmet; Coşkun, Ali; Sivridağ, Abdullah; Yüzbaşıoğlu, Murat (haz.), 397 Numaralı Haleb Livâsı Mufassal Tahrîr Defteri 943/1536) 1, s.234, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın Nu:109, Defter-i Hâkânî Dizisi:XVI, Ankara - 2010
[6] Demir, Enes, Yeni Belgeler Işığına Vazgeçilmeyen Topraklar Mîsâk-ı Millî Rakka, Telabyad, Resulayn, Haseke, Aynü'l Arap, İdlib, Haleb, Azez, Cerablus, Deyr-i Zor, Sincar, Telafer, Zaho), s.55, Post Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2017
[7] Sezen, Tahir, Osmanlı Yer Adları (Alfabetik Sırayla), s.312, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayın Nu:21, Ankara - 2006
[8] Demir, Enes, a.g.e., s.201
[9] Kılınçkaya, M. Derviş, Osmanlı Yönetimindeki Topraklarda Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Suriye, s.191, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2. Baskı, Ankara, 2008
[10] Demir, Enes, a.g.e., s.202-203
[11] Demir, Enes, a.g.e., s.203
[12] Demir, Enes, a.g.e., s.206
[13] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.195
[14] Kılınçkaya, M. Derviş, a.g.e., s.200
[15] Köçer Mehmet, "Hoybun Cemiyeti ve Doğu Anadolu'daki Faaliyetleri", Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, c.1, s.2, ss.79, Elazığ, 2003
[16] Sarınay, "Hoybun Cemiyeti ve Türkiye'ye Karşı Faaliyetleri", http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-40/hoybun-cemiyeti-ve-turkiyeye-karsi-faaliyetleri (Erişim târihi: 24.01.2018)

26 Kasım 2017 Pazar

BİR CUMHÛRİYET İRONİSİ: BİTMEYEN TARTIŞMA -Tanrı mı, Allâh mı?-


Geri kalmış toplumların en büyük sorunlarından ve geriliğinin işâretlerinden biri de, tartışmaları hep sözcükler üzerinden yürütmeleri ve bir türlü konuların özüyle ilgilenmemeleridir. Günümüzde maâlesef, bunu Türkiye’nin bütün kesimlerinde, hâlâ görebiliyoruz.

Türkiye’nin cumhûriyet döneminde en uzun süre devâm eden, en anlamsız ve saçma tartışması, Allâh mı, yoksa Tanrı mı tartışmasıdır. Ancak ilginç bir şekilde bu tartışma, Türklerin dînî kurallara göre yönetilen yüzlerce yıl boyunca gündeme gelmeyip, laik kurallara göre yönetilen dönemde başlamış olmasıdır. Bu üzerinde durulması gereken bir durumdur ve bunu yapacağım.

İşin İslâm ilâhiyâtı açısından yorumuyla -benim alanım, konum ve ilgim dâhilinde olmadığı için- ilgilenmeyeceğim. Ancak Türk târihi ve sosyolojisi üzerinden hareket edeceğim.

Bilindiği gibi Türkler, târih boyunca Tanrı adını kullanmışlardır. Bu konuda ufak tefek farklı söyleyişler olsa da, hepsinin ortak noktası Tanrı adıdır. Dileyenler, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”[1] adlı makâlemin girişinde yer alan bu farklı söyleyişleri görebilir.

Bununla berâber Türklerin Tanrı adını üç farklı anlamda kullandığını görebiliyoruz. Birincisi, gök; ikincisi, Allah; üçüncüsü de, tapınılan her şey. Bu konuda Kâşgarlı Mahmûd, ünlü eseri Divânü Lugâti’t Türk’te şöyle demektedir:[2]

tengri. Allah; azze ve celle [aziz ve celîl olan (muhterem ve ulu)].
Şu atasözünde de geçer,
toyın tapugsaq, tengri sewinçsiz: Kâfirlerin din büyüğü Cenab-ı Hakk’a tapınmak ister, ama Allah (Onun büyüklüğü artsın) için bir iş yapan, ancak bunu başaramayan kimseyi anlatmak için kullanılır.
Şu dizelerde de kullanılır,
            tün kün tapun tengrike boynamagıl
qorqup angar eymenü oynamagıl
            Allah’a gece gündüz ibadet et ve bu işten şaşma
            O’ndan kork ve korkunda ve çekinmeden oyunbaz olma
Kâfirler -Allah’ın gazabı üzerlerine olsun- göğe tengri derler; aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da tengri olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunlar bilge bir adama da tengriken derler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”

Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmûd, bir Müslümân Türk olarak Tanrı adını, Allah anlamında kullanmakta ve bunu yaparken de, Müslümân olmayan Türklerin de ne şekilde kullandıklarını bize göstermektedir. Ayrıca Türk târihinin en önemli eserleri arasında yer alan Tonyukuk Yazıtları’nda da “Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç” ifâdesi yer almaktadır. Mehmet Ölmez[3] ve Talat Tekin, “Teñri Umay” şeklinde okurken ve “Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti” diye çevirmektedir. Hüseyin Nâmık Orkun ve Muharrem Ergin ise ayrı ayrı okumayı tercih etmektedir. Elbette konumuz Umay adı olmadığı için üzerinde çok duracak değilim ama görünen o ki, Türkler için Tanrı, hem bir özel ad, hem de bir sıfattır.

Gelelim İslâm’ın Türkler arasında iyice yerleşmeye başlaması ile berâber Tanrı adının kullanımına…

Müslümân Türklerin dînî anlamda en önemli isimlerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî, kaleme aldığı Makâlât adlı eserinde oldukça sık bir biçimde Tanrı adını, Allah adıyla berâber kullanmıştır. Oldukça bol kullandığı için sâdece üç örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

"Hâzıhî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (Kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz ve rahmetu'llâhi teâlâ)[4]
Bi'smil'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm.
Şükr ü minnet ü sipâs ol Tanrı tebâreke ve teâlâ hazretine olsun"[5]

Dikkât edilirse, yüklemdeki fiîli saymazsak, tek Türkçe sözcük Tanrı adıdır. Bu kısmı, günümüz Türkçesi’ne çevirecek olursak,

“Bu eser, şerefli Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin (Allah onun azîz sırrını kutsassın ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Şükür ve minnet ve hamd, mübârek ve yüce Tanrı hazretine olsun.”

Hacı Bektâş-ı Velî, eserinin bir başka kısmında da şöyle demektedir[6]:

"... bu kadar acâyibler ve garâyibler Tanrı teâlâ'nun 'lebbeyk' dimeklügiyle ve hem ol velînün 'Yâ Rabbi' dimeklüginden kopar ve sühan-ı ilâhî didükleri budur."

Bu sözü de günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz.

“… bu kadar acâyib ve garib işler, Yüce Tanrı’nın “lebbeyk (benim sevgim ve bağlılığım sanadır)” demesiyle ve hem o velînin “Yâ Rabbi” demesinden kopar ve ilâhî söz dedikleri budur.”

Bu konudaki üçüncü örneğimizde de Hacı Bektâş-ı Velî, şöyle demektedir[7]:

“Kul, Çalab Tanrı'ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî'at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma'rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”

Bu kısım, günümüz Türkçesine oldukça yakın olduğu için çevirmeye gerek yok. Bununla birlikte bu üç örnek ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı adını, Allah anlamında kullandığını ortaya koyduğumu sanıyorum.

Kânûnî Sultân Süleymân’ın ünlü Şeyhü’l İslâm’ı Ebû’s Suûd Efendi’nin fetvâları da bu konuda önemli birer târihî belge niteliği taşımaktadır ve yine bu konuda üç örnek üzerinden hareket edeceğim.

“Mes’ele: Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amr’a “bre Tanrısını ve Peygamberini –hâşa- filan ettiğim” lafziyle edepsizlik eylese, o mel’ûna ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i İslâm’dan dilediği kimseye varır.”[8]

“Mes’ele: Hâşâ, “Tanrı’dan korkmazım” diyen Zeyd’e şer’an ne lâzım olur?
Elcevap: Kâfir-i mahzdır. İslâm’a gelmezse, katl olunur.”[9]

“Mes’ele: Zeyd Amr’a “bana Tanrı’yı buluver”dedikte Amr Zeyd’e “Kur’ân ile âmil olup, Peygamber’e iktidâ edicek, bulursun” deyicek, Zeyd “anlara ne amel, ben anlarsız bulurum” yahut “buldum” dese Zeyd’e ne lâzım olur?
Elcevap: Katli lâzımdır, zındıktır.”[10]

Fetvâların içeriği ile ilgilenmediğimi yazının başında belirtmiştim. Bununla berâber bu üç fetvâ da, bize Ebû’s Suûd Efendi’nin Tanrı adını, Allah adı olarak kullandığını göstermektedir.

Osmanlı döneminde medreselerde Arabça öğretiminde kullanılan temel kaynaklardan biri olan ve bir manzûm sözlük olarak yüzyıllarca kullanılan Subha-i Sıbyân, bu noktada önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır. 1624 yılında Bosnalı Ebu’l-Fadl Muhammed bin Ahmed er-Rûmî tarafından yazılan bu eserde Allah adının açıklamasında şöyle denilmektedir[11]:

“Allah: Tanrı. Bir ismi Rahmân.”

Bu noktada Osmanlı edebiyâtında da örnekler vardır ama sâdece bir örnekle yetineceğim. Fâtih Sultân Mehmed’in oğlu olan ve Osmanlı târihi açısından oldukça önemli bir kişi olan Cem Sultân, Türkçe dîvânındaki şi’rlerinden birinde şöyle demektedir[12]:

“Bir dahı ‘ışkuñ ile belâ-keş yaratmadı
Mülk-i cihânda Tañrı te’âlâ benüm bigi”

Büyük ölçüde anlaşılır olsa da, günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz:

“Bir daha aşkın ile belâ çeken yaratmadı
Dünyâ mülkinde Yüce Tanrı benim gibi”

Burada da Cem Sultân’ın Tanrı adını, Allah anlamında kullandığı belli olmaktadır.

Bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Cumhûriyet devrine kadar devâm eden bu durum, sonraki süreçte inanılmaz bir hızla değişime uğramıştır. Bana göre bu durumun temelinde ezânın dilinin değiştirilmesi, yâni Türkçe ezân yer almaktadır. Allâhû ekber sözünün, Tanrı uludur diye çevrilmesi; cenâzelerde de Allâhû ekber sözüne bir dönem izin verilmemesi, bu yönde atılan adımlar, halkın zihninde Tanrı adının kötü bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Diyebiliriz ki, bu durum halkın zihninde ciddî bir travma ya da kriz yaratmıştır. Bu durum ise hep birlikte anılan bu iki adın, birbirinden çok büyük bir hızla kopmasına yol açmıştır.

Ayrıca laiklik ilkesi ile olan karşıtlığı ortada iken Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin öğün yemeklerinde, yemek duâsı adlı bir toplu ve zorunlu uygulamanın olması da insanların zihninde etki yaratmış olabilir, diyebiliriz. Zîrâ dayatılanlar, çoğu zaman ters teper. Laik, demokratik, modern ve millî olduğu iddiâsını güden bir dönemde Türklerin binlerce yıldır kullandıkları bir isme, üstelik birçok defâ toplu dîn değişimi yaşamasına ve etkilenmemesine rağmen, yönelik tavır ortaya çıktıysa, üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir ironinin ortaya çıkışı ve çözümü üzerinde akıl yürütmek gerekir. Nedenlerini ortaya koyduğumuza göre şimdi de neler yapılması gerekenlerden söz edelim.

Allâh ve Tanrı tartışmasının bir ân bitmesi gerektiği gibi bu iki ismin birbirinin karşıtı ya da alternatifi olmadığı ortaya konulmalıdır. Tekbîr (Allâhû ekber) ve “Tanrı Türk’ü korusun” gibi kalıplaşan sözlerde oynama yapılmamalı ve olduğu gibi hareket edilmelidir. Ayrıca Allâh adının kökenine dâir anlamsız tartışmalardan uzak durulmalı, Allah yerine Tanrı denilmeli gibi sözler söylenmemelidir. Aynı şekilde de içinde Tanrı geçen sözleri de Allah diyerek düzeltme yoluna gidilmemelidir. Hattâ aynı cümle içinde kullanılsa, bence olumlu da olur. Ayrıca yabancı sinema ve dizilerin çevirisinde de dikkât edilmeli, İngilizce God sözcüğünü, doğru olsa bile Tanrı yerine, İlâh gibi sözcüklerle çevirmelidir. Bununla berâber bunlar işin halka yönelik durumudur ve sosyolojik bir konudur. İşin özü ise laikliğin yerleşmesinin sağlanması ve herkesin inandığı değerlerin saygılı bir tavrın geliştirilmesini sağlamaktır.

            Bilmek gerekir ki, Türklerin çok büyük çoğunluğu Müslümândır ve Müslümân Türkler için Allah adı, en yüce isimdir. Söz ve tavırlarda bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

KUTLU ALTAY KOCAOVA

26.11.2017



[1] Kocaova, Kutlu Altay, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”, http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/2016/07/turk-cok-tanriciligi-tengricilik.html (Erişim târihi: 26.11.2017)
[2] Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.551, Kabalcı Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2005
[3] Ölmez, Mehmet, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013
[4] Burada Hacı Bektâş-ı Velî’ye sanki başka birinin ettiği duâymış gibi görünse de, bu durum tasavvûftan kaynaklanmaktadır.
[5] Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Alevî-Bektâşî Klasikleri 2 - Makâlât, s.43, Türkiye Diyânet Vakfı, Birinci Baskı, Şubat 2007, Ankara
[6] a.g.e., s.59
[7] a.g.e., s.68
[8] Düzdağ, Ertuğrul (haz.), Kanunî Devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi Fetvaları, s.143, Kapı Yayınları, Haziran 2012
[9] a.g.e., s.142
[10] a.g.e., s.141
[11] Uzun, Tacettin, "Arapça-Türkçe Sözlüklerin Öncüsü Sayılan Subha-i Sıbyân", Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, y.2, s.6, ss.98, Yaz 2002, Ankara
[12] Ersoylu, İ. Halil (haz.), Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, s.225, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2013 Temmuz

9 Eylül 2017 Cumartesi

TÜRKİYE EĞİTİMİNİN SORUNLARI 3 - Dînîleşme

         

            Türkiye, her ne kadar anayasasına göre laik bir ülke olsa da, yaşanan uygulamalar eğitim alanında laikliği geri plana atmakta ve git gide dîne dayalı bir anlayışı hâkim kılmaktadır. Zorunlu olarak okutulan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin yanına eklenen üç seçmeli dîn dersi, okulların çoğunluğunun imâm hâtib okullarına dönüştürülmesi, bilimsel derslerin müfredâtının dînî inançlara göre oluşturulması ve Diyânet İşleri Başkanlığı’na okul açma yetkisinin verilmesi…

            Sorunun boyutunu göstermek bakımından kurumsal dînî eğitimden, dîn eğitimi dışındaki dînî etkiye doğru gideceğim. Öncelikle Diyânet İşleri Başkanlığı’na açtığı okula ve diğer eğitim kurumlarına bakalım.

            5 Ekim 2016 târihinde TC Diyânet İşleri Başkanlığı ile başkanlığa bağlı Türkiye Diyânet Vakfı’nın ortaklaşa projesi olan Reyyan Anaokulu’nun açılışı yapıldı[1]. Konu ile ilgili haber yazısında, 3-6 yaş grubu çocuklara, başta Kur’ân-ı Kerim eğitimi olmak üzere birçok alanda eğitim verileceği belirtilmektedir. Ayrıca yine Diyânet İşleri Başkanlığı, 4-6 yaş grubu için “Kur’ân Kursları” düzenlemektedir[2].

            Öncelikle hem MEB’nin mevcûd ana okulu müfredâtına göre, hem de eğitimbilimcilerin ortaya koyduğu ilkelere göre okul öncesindeki çocuklara okuma-yazma eğitiminin verilmemesi gerekir. Bunun belli başlı sebebleri vardır[3] [4] [5]. Buna göre çocuğun ilkokula başladığında okuldan sıkılması, arkadaşlarından ileride olmanın getirdiği tepeden bakma ya da arkadaş edinememe, sorumluluk bilincinin oluşmaması, çocuğun yazmaktan kaçınması, öğretmeni ayrı bir çalışma planı yapmaya zorlama gibi durumlardan dolayı okuma-yazma eğitimi için ilkokulu beklemek gerekli görülmektedir. Okul öncesi eğitiminde yapılması gereken, sâdece ilkokula ve okuma-yazmaya eğitimine hazırlıktır.

            Eğitim bilimleri açısından durum böyleyken, devlete bağlı bir kurum olan Diyânet İşleri Başkanlığı, 3-6 yaş arasındaki çocuklar için Kur’ân-ı Kerîm eğitimi vereceğini söylemekte ve bir yıldır da vermektedir. Yine 4-6 yaş grubundaki çocuklar için de Kur’ân-ı Kerîm eğitimi verilmektedir. Bununla berâber buradaki sorunlardan biri de bu yaş grubundaki çocuklara, Arab alfabesiyle okuma-yazma öğretildiği gerçeğidir. Diyânet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı “Kur’an Kursları Etkinlik Kitabı 2 – 4-6 Yaş Grubu” adlı kitâbın, “Kitabımı Tanıyorum” kısmında Arab harfleriyle Allah, Muhammed ve İkrâ yazmaktadır[6]. Aynı kitâbın devâmında da “Beni Tanı Oyunu” başlığında Fâtihâ Sûresi’nin adı verilmeden Arabça hâli verilmekte ve ne olduğunu tanınması istenmektedir[7].

            Şu ân kullanmakta olduğumuz Lâtin alfabesiyle okuma yazma öğrenmek bile söz konusu yaş grubu için doğru değilken ve ilkokul dönemine dâir sorunlar taşımaktayken, bir devlet kurumunun bunu göz ardı edip, üstelik farklı bir alfâbeyi öğretmesinin, eğitimbilimsel açıdan, hiçbir açıklaması yoktur. Ayrıca yine bütün eğitimbilimcilerin üzerinde mutâbık oldukları konu, sezgisel düşünme ve öğrenme aşamasında olan bu çocukların dîn, âhiret, tanrı gibi soyut kavramları algılamasının mümkün olmadığı gerçeğidir. Ünlü İsviçreli psikolog Piaget’ye göre 4-6 yaş arası çocuğun “sezgisel dönem”idir ve bu dönemde çocuk, mantık kuralları yerine sezgileriyle düşünürler ve problemleri de mantıkları yerine sezgileriyle çözmeye çalışırlar[8]. Söz konusu dönem çocuklarının ahlâkı[9], kendilerinin istedikleri şeylerden ibâret görmeleri gerçeği ortadayken, ideolojik sebeblerle inanç kurallarını dayatıp, öğretmeye çalışmak, tam anlamıyla fâciâdır. Bir de üstüne üstlük Arab yazısı gibi sağdan sola yazmaya ve okumaya alışan çocukların, ilkokulda soldan sağa yazılan Lâtin yazısını öğrenmeye çalışırken, neler yaşayacağını, nasıl travmalar geçireceğinin göz önünde bulundurulmaması da, ayrı bir fâciâdır.

            Bunun yanında resmî kimliği olmasa da, dînî eğitim verilen birçok anaokulu bulunmaktadır. Maâlesef, bunlar kendilerine “sıbyan mektebi” adını vermekte ve kontrol dışında, hiçbir eğitimbilimsel birikimi olmayan kişiler tarafından çocuklar, eğitime tâbi tutulmaktadır.

            Bunun dışında MEB tarafında birçok okul, imâm hatib okullarına (lise ve ortaokul) çevrilmiş, yeni yapılan okulların çoğu imâm hatib okulu olarak yapılmış ve el konulan okulların tamâmı imâm hatib okullarına dönüştürülmüştür. 2002-2003 eğitim-öğretim senesinde Türkiye genelinde 450 imâm hatib lisesi varken, 2016-2017 senesinde 1408’de yükselmiştir[10] [11]. Sâdece bir yılda 259 adet artış yaşanmıştır. Ayrıca ortaokul seviyesinde de liselerin bünyesinde olmayan 2367 adet imâm hatib ortaokulu açılmıştır. Buna göre ortaokul ve lise seviyesinde dînî eğitim veren, toplam 3775 okul bulunmaktadır. Bu okulların ortaokul kısmında ise 657020 öğrenci, lise kısmında ise 634406 öğrenci okumaktadır. Toplamda 1 291 426 öğrenci, bu okullarda okumaktadır. Buna göre liselerde okuyan 5 513 731[12] öğrencinin 634406 kadarı, yâni %11,5’i imâm hâtib liselerinde okumaktadır. Ortaokullarda okuyan 5 519 688 öğrencinin de 657020 kadarı, yâni %11,90’ı imâm hâtib ortaokullarında eğitim görmektedir.

            Bunların dışında bir de zorunlu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi bulunmaktadır. 1948 yılında Türkiye’de seçmeli olarak dîn dersi verilmeye başlanmış ve 1982’ye kadar bu şekilde devâm etmiştir. Laik bir ülke açısından vatandaşlarına inancın öğretilmesi noktasında bu elbette doğal ve olması gereken bir durumdur. Bununla birlikte 1982 yılına gelindiğinde ise anayasaya eklenen bir madde ile zorunlu bir hâle getirilmiştir. Bu konuda anayasanın 24. maddesinde konuyla ilgili kısım, şu şekildedir[13]:

“Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.”

Bir dersin zorunlu olup olmamasını anayasa maddesi ile düzenlemek, oldukça ilginç bir durumdur. Laik bir ülkenin vatandaşlarına, herhangi bir dîni öğrenmeye zorlamasının açıklaması olamaz. Elbette ülkenin çoğunun inandığı bir dîni tanımak için seçmeli olarak okutulmalıdır ama ancak azınlık mensûbu olanlara, bu dersi görmeyebilirsin, demek laiklik ile çelişen bir durumdur. Kaldı ki, özellikle Alevî İslâm inançlı birçok Türk, gerek Türkiye mahkemelerine, gerekse de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurularda bulunmuşlardır. Türkiye mahkemelerinde bir sonuç alamasalar da, AİHM’de genellikle zorunlu dîn derslerine karşı kararlar verilmiştir[14].

Bununla birlikte 4+4+4 olarak bilinen “kesintili zorunlu eğitim” sisteminin kabulü ile berâber seçmeli olarak üç yeni dîn dersi verilmeye başlanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Peygâmberimizin Hayâtı ve Temel Dînî Bilgiler adı altında seçmeli dersler de verilmeye başlanılmıştır.

Bunların dışında özellikle son dönemde bilimsel konularda ve alanlarda, dînî referanslarla hareket etmek, özellikle biyoloji derslerine dînî kaynaklarla ele almak ve özellikle evrim karşıtı bâzı dînî grupların, okullarda “bilim eğitimi” adı altında bilim karşıtı çalışmalar yapması, maâlesef oldukça yaygınlaştı. Son dönemdeki müfredat değişikliği ile evrim gerçeğinin biyoloji ders müfredatından çıkarılması, fen bilgisi derslerinde kesinlikle söz edilmemesi, evrimden söz eden öğretmenlerin soruşturma gibi sorunlarla yüz yüze bırakılması, eğitimin dînîleşmesinin ciddî bir göstergesidir. Hükûmete oldukça yakın olan Eğitim Bir Sen’in hazırladığı müfredât raporunda[15] Atatürkçülük konularının kaldırılması, Atatürk’ün bir târihî karakter gibi öğretilmesi, TC İnkılâp Târihi ve Atatürkçülük dersinin kaldırılması, buna gerekçe olarak ise toplumun dînî hassasiyetlerine uygun olmaması gibi durumlar, aslında bütün gerçeği ortaya koymaktadır.

Son olarak ilgili sendikanın müfredât raporunda yer alan bir paragraf, aslında bütün gerçeği, olduğu gibi ortaya koymaktadır ve bu gerçek, Türk eğitimi açısından tam bir felâket doğuracaktır.

“Bununla birlikte, seçmeli din ve değerler eğitimi dersleri ise, velilerin ve öğrencilerin talepleri göz önüne alınarak İslam dinini sevdirmeyi ve benimsetmeyi esas alan ve gerektiğinde uygulamaya da yer verecek şekilde yapılandırılmalıdır.”[16]

Öğrencilerine bir dînî benimsetmeye esâs alan eğitim…

Kutlu Altay KOCAOVA

18 Ağustos 2017





[1] Türkiye Diyanet Vakfı, Haberler / Reyyan Anaokulu Diyanet kampüsünde eğitim hayatına başladı… https://www.diyanetvakfi.org.tr/tr-TR/site/haberler/reyyan-anaokulu-diyanet-kampusunde-egitim-hayatina-basladi--1986 (Erişim târihi: 17.08.2017)
[2] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 4-6 Yaş Grubu Kur'an Kursları
[3] Okula Başlamadan Önce Çocuklara Okuma Yazma Öğretmek Doğru mu?, http://www.egitimsaglik.com/2013/10/okula-baslamadan-once-cocuklara-okuma.html (Erişim târihi: 17.08.2017)
[4] Başar, Murat, "Okuma Yazma Öğrenerek İlkokula Başlayan Çocukların Karşılaştıkları Sorunların Değerlendirilmesi", EKEV Akademi Dergisi, y.1, s.1, ss.281, Yaz 2013
[5] Çelenk, Süleyman, "İlkokuma-Yazma Öğretiminde Kuluçka Dönemi", Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, y.2003, c.36, s.1-2, Ankara
[6] Kur'an Kursları Etkinlik Kitabı 2, s.73, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 2015
[7] a.g.e., s.76
[8] Pedagoji Derneği, Çocuğun Bilişsel (Zihinsel) Gelişimi - Piaget, http://www.pedagojidernegia.com/upload/editor/2016031804436-0.pdf (Erişim târihi: 17.08.2017)
[9] Wright, Derek; Croxen, Mary (çev.Öngen, Demet), "Ahlak Yargısının Gelişimi", Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, c.22, s.1, Ankara, 1989
[10] Eğitim Sen, 2016-2017 Örgün Eğitim İstatistikleri: Eğitimde Yaşanan Çöküşün Temel Göstergeleri, s.6, 4 Nisan 2017, Ankara
[11] T.C. Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim (1. Dönem), 2016/'17, s.148, Ankara, 2017
[12] a.g.e., s.122
[13] TBMM, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Kanun No.:2709, Kabul Tarihi: 7.11.1982 https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa82.htm (Erişim târihi: 18.08.2017)
[14] Kap, Derya, "Türkiye'de Zorunlu Din Dersi Uygulaması", Akademik Perspektif http://www.ikv.org.tr/images/files/58-61%20AKADEMIK%20PERSPEKTIF%20KASIM%202014_58-61%20(1).pdf (Erişim târihi: 18.08.2017)
[15] Eğitimciler Birliği Sendikası, “Gecikmiş Bir Reform Müfredatın Demokratikleşmesi”,  Ankara, Ocak 2017
[16] a.g.e., s.17