terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2021 Pazartesi

SAVAŞIN DİĞER YÜZÜ: NEMESİS OPERASYONU

 


- Türk milleti yolunda Ermenî kurşunlarıyla şehîd olan bütün Türklere-


Nemesis... Yunan mitolojisine göre “intikâm tanrıçası”dır. Eski Yunan’da ve ardından da Roma’da geniş bir tapınma alanı olmuştur. Kavramın anlamını gördükten sonra genel olarak bu adı taşıyan “terörist operasyon”a dönebiliriz.


Bilindiği üzere Ermenî terörü, 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. yüzyılın başında yüz binlerce Türk’ün ölümüne yol açan geniş bir katliâma dönüşmüştür. En sonunda da 1915 yılında Osmanlı Devleti’ni yöneten İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’nin karârıyla “Ermenî tehcîri” gerçekleştirilmiş ve Anadolu’daki Ermenîler, yine bir Osmanlı bölgesi olan Sûriye’ye göç ettirilmiştir.


Doğu Anadolu’da kurmak istedikleri “Büyük Ermenistan” için bölgede geniş bir soykırım uygulamaya karar veren Ermenîler için ise bu durumun kabûl edilmesi mümkün değildir. Yol şartlarından dolayı ölenler üzerinden bilindiği üzere bir soykırım iftirâsı kampanyası başlattılar. İşte, “Nemesis Operasyonu” da, sözde bu soykırımın intikâmı olarak meşrûlaştırılmak istendi.


Hem Türkiye’de, hem Türkiye dışında bâzı yazılara ve kitâblara baktığımızda Nemesis operasyonuna meşrû ve doğal bir tepki olarak bakıldığını, maâlesef görebiliyoruz. Eric Bogosian tarafından yazılan ve Kalkedon Yayınları tarafından basılan “Nemesis Operasyonu, Ermeni Soykırımı’nın İntikamı İçin Yapılan Suikastler” adlı kitâb ile Thomas de Waal tarafından yazılan ve İletişim Yayınları tarafından yayınlanan "Büyük Felaket’ten Sonra, Soykırımın Gölgesinde Ermeni-Türk İlişkileri"adlı kitâb öne çıkmaktadır. İkinci kitâb, Ermenî iddiâlarını kesin doğru olarak kabûl edip, ondan sonra yaşanan bütün süreci Ermenî gözüyle görmektedir. Bu konuda bilimsel olma kaygısı gütmediği fazlasıyla belli oluyor. Meselâ kitâbın giriş kısmında şöyle bir ifâde kullanıyor1:


“Ancak bütün kitap boyunca, Ermenistan’ın başkentinin belli başlı isimlerinden sadece Erivan’ı kullandım. Ermenilerin eski Ermeni platosu ve Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı kısımlarını kaplayan vatanının birçok adı vardır. Uzun bir süre Ermeniler ve çok sayıda Batılı seyyah buraya “Ermenistan” ya da “Batı Ermenistan” dedi. Kürtler buraya Kürdistan’ın güneydoğu kısmı derler. Ben burada etnik açıdan en az belirli olan “Doğu Anadolu” terimini kullandım ancak bu terimin de birtakım siyasi çağrışımları olduğunun farkındayım.”


Konumuz elbette bu kitâbın değerlendirilmesi olmadığı için daha fazla detay vermeye gerek yok. Ancak bize bir gerçeği gösteriyor. O da Ermenî mes’elesine bakışın, aynı zamânda bir toprak mes’elesi olduğunu da gösteriyor. Ayrıca kitâbı Türkçe’ye çevirip yayınlayan İletişim Yayınları’nın da durumu mâlumdur.


Bununla birlikte Bogosian’ın kitâbı ve bunun Türkçesi’ni yayınlayan Kalkedon Yayınları’na bakmak gerekiyor. Eric Bogosian, ABD’de yaşayan ve radikal bir Ermenî millîyetçisi olan yazar ve oyuncudur. Yazdıklarının hiçbir bilimsel değeri yoktur. Bununla birlikte Ermenîlerin ve operasyonu yürütenlerin psikolojik yapısını olduğu gibi ortaya koymaktadır. Baştan sona klasik Ermenî ajitasyonu ile dolu olan kitâbı, tamâmen Türklere karşı düşmânlık amacıyla yazılmıştır. Bununla birlikte kitâbı yayınlayan Kalkedon Yayınları’nın üzerinde durmakta fayda var. Bu yayınevi, özellikle Alevîlikle ilgili kitâblar yayınlayan, ancak Alevîleri Luviler gibi antik Anadolu toplumlarına ya da Paulikienler gibi bir heterodoks Hristiyan mezhebine dayandırmaktadırlar ve Türklükle hiçbir bağlarının olmadığını söylemektedirler. Ancak ilginç olan nokta şudur ki, dayandırdıkları Paulikienliğin kurucuları Ermenî’dir. Dolayısıyla bir yandan Alevîleri bir yerinden Ermenîlere dayandırırken, bir yandan da Nemesis operasyonu adlı terörist faâliyeti yüceltebilmektedirler. Bu da taşları yerine oturtan bir durumdur.


Bu iki kitâba yer vermemin sebebi, Nemesis operasyonunun Ermenîler için hâlâ örnek olarak görüldüğünü göstermektir. Dolayısıyla Nemesi operasyonu hâlâ bir örnek olduğuna göre her Türk devlet görevlisi için tehlike devâm etmektedir.


Nemesis operasyonu, 1915 yılında İttihâd ve Terakkî’nin yöneticilerine yönelik genel bir saldırının adıdır. Operasyonun uygulanması ise 1. Dünyâ Savaşı’nın bitişinden sonradır. Bilindiği üzere İttihâd ve Terakkî’nin yöneticileri, savaşın bitmesinden sonra ülkeden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Birçok kişi, bu karârı yadırgasa da, “Millî Şehîd Kemâl Bey”in i’dâmı bile başlı başına bu karârın ne kadar doğru olduğunun kanıtıdır. İttihâd ve Terakkî yöneticilerinin ülke dışına çıkmasıyla birlikte, farklı ülkelerde bulunan Ermenî teröristler için açık hedef hâline geldiklerini söyleyebiliriz.


Yazımın başlığı olan “Savaşın Diğer Yüzü: Nemesis” adını bu yüzden seçtim. Aslında bu operasyon, 1. Dünyâ Savaşı’nın da, İstiklâl Savaşı’nın da farklı bir yönü olarak görülebilir. Hattâ savaşın terörist yüzü olarak görülebilir. 1. Dünyâ Savaşı’nın bitişiyle birlikte Almanlara, Bulgarlara ya da Avusturyalılara yönelik saldırı durmuşken, Türklere yönelik saldırı, tüm hızıyla sürmüş ve ancak 1923’te sona ermiştir. Ayrıca Nemesis operasyonunun uygulandığı târih, İstiklâl Savaşımızdaki Ermenistan harekâtından sonrasına denk gelmektedir. Yâni bir anlamda Türk İstiklâl Savaşı’na savaşın da diğer bir yüzü konumundadır.


Operasyon kapsamında ilk şehîd edilen kişi, Fetali Han İskender oğlu Hoyski’dir. 1918’de kurulan Âzerbaycan Halk Cumhûriyeti’nin ilk başbakanı olan Fetali Han, 19 Haziran 1920 târihinde Tiflis’te Aram Yerganyan ve Misak Kirkonyan adlı iki Ermenî terörist tarafından şehîd edildi. İlk hedefin Fetali Han olarak seçilmesi, Âzerbaycan’ın nasıl hedef olarak seçildiğini de göstermektedir. Zîrâ Fetali Han, Mehmed Emîn Resûlzâde’den sonra ilk Âzerbaycan Cumhûriyeti’nin en önemli ismiydi2. Ayrıca Nûrî Paşa’nın ünlü Kafkas İslâm Ordusu’nun Bakû’yü kurtarmasında da önemli bir pay sâhibidir. Bu arada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da teröristlerden Aram Yerganyan’ın daha sonra Bahaddîn Şâkir’i şehîd edenlerden biri olmasıdır. Fetali Han’dan bir ay sonra, 19 Temmûz’da, yine Tiflis’te Âzerbaycan Millî Meclîsi’nin başkan yardımcısı Ağayev Hasan Bey şehîd edildi3.


Âzerbaycan’ın millîyetçi hükûmetinin devrilmesinden sonra iki önemli ismine yönelik saldırının ardından birkaç ay süreyle, yeni bir saldırı yapılmamıştır. Bu aradaki sürede plan süresince, yaptıkları en büyük saldırı olan Tal’at Paşa sûikasdine hazırlandıklarını söyleyebiliriz. Zîrâ bu iki saldırıdan sonraki ilk saldırı, 15 Mart 1921 târihinde Berlin’de Tal’at Paşa’nın şehîd edildiği saldırı olmuştur. Solomon Teyleryan adlı Ermenî terörist, Tal’at Paşa’yı şehîd ettikten sonra yakalanmış, ancak Alman mahkemeleri tarafından beraât etmiştir. Teyleryan, diğer bütün Ermenî teröristler gibi günümüzde Ermenistan’da “millî kahramân” olarak görülmektedir. Hattâ geçtiğimiz yıllarda Tal’at Paşa’nın kesik başının üzerine basar bir şekilde heykeli de yapılmıştır. Bu da Ermenî planlarının hâlâ canlılığını koruduğunu gösteren bir başka kanıttır. Tal’at Paşa’nın şehâdeti ve Tehliryan, hâlâ Batı dünyâsında zamân zamân gündeme gelmektedir. Meselâ İngiliz The Independent gazetesinin yazarı Robert Fisk, 20 Haziran 2016’da Tehliryan’ın oğlu olduğunu iddiâ eden ama isminin verilmemesini ricâ eden biriyle olan görüşmesini yazdı. Yazısının girişinde Tal’at Paşa’ya yönelik suçlayıcı, Tehliryan’ı ma’sûm ve hattâ kahramânlaştıran ifâdeler, dikkât çekmektedir4 5. Ancak asıl üzücü olan haberde Fisk’in kullandığı ve Türkiye’de sözde soykırımını anmak için Haydarpaşa Garı önünde toplananların ellerinde Tehliryan’ın resminin de olmasıydı.


Tal’at Paşa’nın ardından seçilen hedef, yine ilk Âzerbaycan cumhûriyetinin bakanlarından biri oldu. Ağayev Hasan Bey’in şehâdetinin birinci yılında, bu sefer İstanbul’da Âzerbaycan Halk Cumhûriyeti’nin İç İşleri Bakanı Behbûd Han Cevanşir oldu. 18 Temmûz 1921 târihinde, gece yarısına doğru, âilesiyle birlikte kaldığı Pera Palas’a gelen Cevanşir, Misak Torlakyan adlı Ermenî terörist tarafından eşinin gözleri önünde şehîd edildi. Silâhıyla birlikte yakalanan Torlakyan, İstanbul’daki İngiliz askerî mahkemesinde yargılandı. Dâvâ, bir siyâsî hesaplaşmaya dönüştü. Ermenî gazetelerinin açıktan “yalancı tanık” ilânı verdiği mahkemede kırk Ermenî, yalancı tanık olarak yer aldı. Bunların çoğu yargıçlar tarafından kovulmasına rağmen mahkeme, Torlakyan’ı i’dâm isteğiyle yargılayıp, sonunda akıl sağlığının yerinde olmadığına ve cezâî ehliyetinin olmadığına karar verip serbest bıraktı6.


Bir süre yine saldırılarına ara veren yapı, bu arada hedef olarak Roma’da bulunan, eski Osmanlı sadrâzâmı Said Halim Paşa’yı seçmiştir. Said Halim Paşa, 6 Aralık 1921 târihinde, Roma’da kaldığı otelin önüne geldiğinde Ermenî terörist Arşavir Şirakyan tarafından şehîd edilmiştir. Şirakyan, daha sonra, Fetali Han’ın kâtili Aram Yerganyan ile birlikte İttihâd ve Terakkî’nin yöneticilerinden olan Bahaddîn Şâkir ve Trabzon eski vâlisi Cemâl Azmi’yi şehîd etmiştir. Said Halim Paşa şehîd edildikten sonra, cenâzesi İstanbul’a getirilmiş ve 20 Ocak 1922 târihinde babası Halim Paşa’nın yanına, Sultân 2. Mahmûd Türbesi’nin hazîresine defn edilmiştir. Bu yönüyle Said Halim Paşa, Cemâl Paşa dışında, diğer İttihâdçılara göre daha şanslı görülebilir. Çünkü bir kısmı uzun yıllar, vuruldukları ülkelerin mezarlıklarında yatmıştır. Bir kısmı ise hâlâ buralarda yatmaktadır.


Said Halim Paşa’nın ardından Berlin’de 17 Nisan 1922’de İttihâd ve Terakkî’nin yöneticilerinden olan Bahaddîn Şâkir ve Trabzon eski vâlisi Cemâl Azmi şehîd edilmiştir. Yukarıda söylediğim gibi Bahaddîn Şâkir ile Cemâl Azmi’yi katledenler, daha önce de benzeri sûikasdler yapmışlardır. Bahaddîn Şâkir, İttihâd ve Terakkî’nin önemli isimlerinden olmakla birlikte, döneminin de en önemli tıp doktorları arasındadır. Kendisi ayrıca Türk millîyetçisi çizgisiyle de öne çıkmaktadır. 12 Ocak 1908 târihinde cemiyet adına Hacı Sâmi ile birlikte yazdıkları bir raporda şu ifâdeler, yer almaktadır7:


“Bilmeyenlere öğretiniz ki Türk, Bulgar, Macar ve Tatarların menşei birdir. Her biri finois şeceresinden müntesip kardeş evladlarıdır. İki kardeşten biri Müslüman, biri Hıristiyan olmakla birbirlerine hasm-ı kan nazarıyla bakmak yakışır mı?”


2 Haziran 1906 târihini taşıyan ve Doktor Nâzım ile birlikte kaleme aldıkları başka bir raporda da şunlar yer almaktadır8:


“Meşveret gazetesi değil, cemiyetin hiçbir ehemmiyetli işi Türk düşmanı olan ne bir Ermeniye ne de bir başkasına terk edilemez. Bir Ermeni gelir de: Ya hu ben Osmanlıyım. Osmanlılığı severim. Sizin programınız dahilinde Osmanlılığa hizmet etmek isterim, derse İslamiyet’in ve Türklüğün hasâisinden olan misafirperverlik ve alicenaplık iktizasınca o Ermeniye: Vatandaş, hoş geldin! Bizimle beraber Osmanlılığın ilâsına çalışmak istersen işte tutulacak yol budur, der, onu ikaza çalışırız. Biz gayr-i müslim bir Osmanlıyı cemiyetimize alırsak, ancak bu şart dahilinde alabiliriz. Cemiyetimiz halis bir Türk cemiyetidir. İslamlığa ve Türklüğe düşman olanların hiç bir vakit fikrine tebaiyet etmeyecektir.”


Bu ifâdeler, bize Bahâddîn Şâkir’in çizgisini olduğu gibi göstermektedir. Cemâl Azmi Bey de Trabzon eski vâlisidir ve bu şehirdeki en önemli İttihâdçılardan biridir. 1. Dünyâ Savaşı yıllarında Rusların Trabzon’a yönelik saldırısına karşı direnişte ve şehirdeki Ermenîlerin tehcîr ettirilmesinde büyük pay sâhibi olmuştur. Bahâddîn Şâkir ve Cemâl Azmi Bey, Arşavir Şirakyan ve Aram Yerganyan tarafından katledilmelerine rağmen bu iki Ermenî terörist, hiçbir şekilde yargılanmamış, tutuklanmamıştır. Dört Türk yöneticinin kâtili olan bu isimlere dokunulmamıştır.


Operasyonun son cinâyeti Cemâl Paşa’nın şehâdeti olmuştur. Bahriye Nâzırı olan ve 1. Dünyâ Savaşı ve tehcîr yıllarında Sûriye’de görevli olan Cemâl Paşa, Afganistan ve Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirmek için geldiği Tiflis’te 25 Temmûz 1922’de Petros Ter-Pogosyan ve Artaşes Kevorgyan adlı Ermenî teröristler tarafından katledilmiştir. Saldırı sırasında Cemâl Paşa’nın yanında bulunan yâverleri Süreyya ve Nusrat Beyler de şehîd düşmüştür. TBMM’nin Tiflis temsilcisi Ahmed Muhtar Bey’in verdiği yemekten çıkan Cemâl Paşa, yanındaki yâverleri ile birlikte Ermenî teröristlerin pususuna düşmüşlerdir. Cinâyetin ertesi günü “Zarya Vostoka (Doğunun Şafağı)” adlı gazetede cinâyetin bütün detayları anlatılmaktadır. Ancak Sovyet gizli polisi ÇEKA’nın kâtilleri tâkib etmesine rağmen yakalayamadığı da yer almaktadır9. Belirtildiğine göre Ermenî teröristler, bir süre Cemâl Paşa ve yâverlerini adım adım tâkib etmiş, TBMM’nin Tiflis’teki askerî ataşesi Nûreddîn Bey’in yanına kadar girmeyi başarmışlardır. Hattâ Nûreddîn Bey ile oldukça yakın bir ilişki kurdukları, kendilerini oldukça farklı göstermeyi başardıkları da görülmektedir10.


Görüldüğü gibi Nemesis operasyonu, Türklere karşı yürütülen savaşın önemli bir parçası olarak adım adım planlanmış ve organize edilmiştir. Bununla birlikte elbette amaçlarına ulaşamadıkları saldırılar da olmuştur. Meselâ Doktor Nâzım da öldürülmesi planlananlar arasındaydı. Ancak Ermenî teröristler amaçlarına ulaşamamıştır. Yine de kaderin kötü bir hamlesi olarak Doktor Nâzım, daha sonra “İzmir Sûikasdı” bahânesiyle i’dâm edilmiştir. Enver Paşa da öldürülmesi planlananlar arasındadır. Hattâ Enver Paşa, Tal’at Paşa’nın şehâdetini öğrenince kendisinin de hedef olduğunu bilmekteydi. Bu konuda Türkistan’da konuştuğu Zekî Velidî Togan’a şöyle demiştir11:


"Talât Paşa merhum gibi Berlin sokaklarında bir Ermeni kurşunundan ölmek istemem. Canımın Türk milletinin halâsı yolunda fedâ olması gerekir. Gazi olamazsak şehidiz."


Enver Paşa, Togan’a belirttiği bu amacına erişmiş ve Ermenî sûikasdiyle değil de, Türkistan’ın kurtuluşu için Rus Kızılordusu ile savaşırken şehîd düşmüştür.


Bir yandan Türk ileri gelenler katledilirken, bir yandan da kâtillerin cezâ almadan kurtulması sağlanmıştır. Yukarıda belirttiğim gibi bu operasyon, Türk devletinin yöneticileri açısından her zaman bir tehlike olarak yer almaktadır.


Türkiye Cumhûriyeti’nin kurulmasından sonra TBMM, 1926 yılında Nemesis operasyonu ile şehîd düşen Türk yöneticilerinin âileleri için bir kânûn çıkarmıştır. 29 Mayıs 1926 yılında TBMM’de kabûl edilen "Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen veya bu uğurda suveri muhtelife ile düçarı gadrolan ricalin ailelerine verilecek Emlâk ve Arazi veya Tazminat hakkında Kanun"12 ile Tal'at Paşa'nın eşi Hayriye Hanım ve adı öğrenilemeyen kız kardeşine; Cemâl Paşa'nın eşi Seniha Hanım ve kız kardeşi Kâmuran Hâzım Hanım ve oğlu Ahmet Behçet Necdet Bey'e; Cemâl Azmi Bey'in eşi Müzeyyen Hanım ve oğlu Yüzbaşı Kemâl Ekmel Bey'e; Bahâddîn Şâkir Bey'in eşi Cenân Hanım ve oğulları Alp ve Celâsin Bey'e; Cemâl Paşa'nın yâveri Süreyyâ Bey'in annesi Hüsnüye Hanım, kız kardeşleri Melâhat hanım, Müteehbile Hanım ve erkek kardeşleri Mustafâ Bey, Nûreddîn Bey ve Rüçhan Bey'e; Cemâl Paşa'nın diğer yâveri Nusrat Bey'in eşi Perîhan Elmas Hanım, kız kardeşi Nebiye Hanım ve erkek kardeşi Doktor Nihat Bey'e; Said Halim Paşa'nın oğulları Prens Halim ve Prens Ömer Beylere Millî Emlâk'tan ayrı ayrı yirmi bin liraya kadar emlâk, arâzi veyâ bunların dengi para verilmesine karar verilmiştir.


Ayrıca Ermenî mes'elesinden ötürü Kürd Mustafâ dîvânı tarafından i'dâm ettirilen Urfa Mutasarrıfı Nusrat Bey'in eşi Hayriye Hanım, oğulları Nasûhi Bey, Ekrem Bey, Mazlûm Bey ve Târık Bey ile kız kardeşleri Fâike Hanım ve İrfân Hanım ve erkek kardeşi Cevdet Bey'e; Boğazlıyan Kaymakamı Kemâl Bey'in babası Ârif Bey'e, annesi Nafiâ Hanım'a, kızları Mazhar Hanım ve Müşerref Hanım'a ve oğlu Adnan Bey'e; yargılama esnâsında kaçan ve intihâr eden Doktor Reşit Bey’in eşi Mazlûme Hanım, oğulları Şinâsi Bey, Cezmi Bey, Cehdi Bey, kızları Fikret Hanım, İsmet Hanım, Nimet Hanım'ın da aynı hâklardan yararlanmalarına karar verilmiştir.


Türk milletine karşı yürütülen büyük savaşın önemli bir parçası olan Nemesis operasyonu, Türk milleti tarafından bütün yönleriyle bilinmesi gerekmektedir. Bu operasyonun benzeri yıllar sonra terör örgütü ASALA tarafından yürütülmüş ve çok sayıda diplomatımız şehîd düşmüştür. Ermenîlerin Türklere yönelik soykırımının Karabağ’da sürmesi gibi Nemesis operasyonu da ASALA ile sürmüştür. Bilmemiz gerekir ki, bundan sonra da sürecektir. 

 

Not: Terakki Dergisi'nin 7. sayısında (Ocak Şubat 2020) yayınlanmıştır.  


KAYNAKÇA


  • Ahmadova, Firdovsiyya, "Founders of the Republic: Fatali Khan Khoyski", İRS From the past, http://irs-az.com/new/pdf/201508/1440762901408949551.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

  • Çulcu, Murat, Ermeni Entrikalarının Perde Arkası / Torlakyan Davası, Kastaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1990

  • De Waal, Thomas, Büyük Felaket’ten Sonra, Soykırımın Gölgesinde Ermeni-Türk İlişkileri, s.12, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2016

  • Fisk, Robert, "My conversation with the son of Soghomon Tehlirian, the man who assassinated the organiser of the Armenian genocide", https://www.independent.co.uk/voices/robert-fisk-armenian-genocide-conversation-son-of-soghomon-tehlirian-mehmet-talaat-pasha-a7091951.html (Erişim târihi: 23.05.2020)

  • Görkǝmli Azǝrbaycanlılar, “Ağayev Həsən bəy” maddesi, s.11, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin İşlər İdarəsi, Prezident Kitabxanası, http://files.preslib.az/projects/azerbaijan/gl6.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

  • Nazır, Bayram; Okatan, Yıldırım, "Suikasti Gerçekleştirenlerin Anlatımı İle Nemesis Operasyonu Kapsamında Cemal Paşa'nın Öldürülmesi", Türkiye Günlüğü Dergisi, y. Kış 2020, s.141, ss.79, Cedit Neşriyat, Ankara

  • Önal Emiroğlu, Çiğdem; Emiroğlu, Kudret (haz.), Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Paris Merkezi Yazışmaları Kopya Defterleri (1906-1908), s.313-314, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, Temmuz 2017

  • T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 109 ncu İçtima, 29.5.1926 Cumartesi, Devre:2, Cilt:25, İçtima Senesi: 3, s.601, https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c025/tbmm02025109.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

  • Togan, Zeki Velidi, Hâtıralar, s.2-5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2. Baskı, Ankara, Aralık 2012

     

     

     

1De Waal, Thomas, Büyük Felaket’ten Sonra, Soykırımın Gölgesinde Ermeni-Türk İlişkileri, s.12, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2016

2Ahmadova, Firdovsiyya, "Founders of the Republic: Fatali Khan Khoyski", İRS From the past, http://irs-az.com/new/pdf/201508/1440762901408949551.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

3Görkǝmli Azǝrbaycanlılar, “Ağayev Həsən bəy” maddesi, s.11, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin İşlər İdarəsi, Prezident Kitabxanası, http://files.preslib.az/projects/azerbaijan/gl6.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

4Fisk, Robert, "My conversation with the son of Soghomon Tehlirian, the man who assassinated the organiser of the Armenian genocide", https://www.independent.co.uk/voices/robert-fisk-armenian-genocide-conversation-son-of-soghomon-tehlirian-mehmet-talaat-pasha-a7091951.html (Erişim târihi: 23.05.2020)

5Haberin Türkçesi için; Robert Fisk, Talat Paşa’yı öldüren Soğomon Tehliryan'ın oğluyla konuştu, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15874/robert-fisk-talat-pasayi-olduren-sogomon-tehliryan-in-ogluyla-konustu (Erişim târihi: 23.05.2020)

6Çulcu, Murat, Ermeni Entrikalarının Perde Arkası / Torlakyan Davası, Kastaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1990

7Önal Emiroğlu, Çiğdem; Emiroğlu, Kudret (haz.), Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Paris Merkezi Yazışmaları Kopya Defterleri (1906-1908), s.313-314, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, Temmuz 2017

8a.g.e., s.32

9Nazır, Bayram; Okatan, Yıldırım, "Suikasti Gerçekleştirenlerin Anlatımı İle Nemesis Operasyonu Kapsamında Cemal Paşa'nın Öldürülmesi", Türkiye Günlüğü Dergisi, y. Kış 2020, s.141, ss.79, Cedit Neşriyat, Ankara

10a.g.e., s.80

11Togan, Zeki Velidi, Hâtıralar, s.2-5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2. Baskı, Ankara, Aralık 2012

12T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 109 ncu İçtima, 29.5.1926 Cumartesi, Devre:2, Cilt:25, İçtima Senesi: 3, s.601, https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c025/tbmm02025109.pdf (Erişim târihi: 23.05.2020)

29 Ocak 2018 Pazartesi

KURDUN GÖZÜ

-Türk milleti, vatanı ve bayrağını korumak uğruna, hâin teröristlere karşı gözünü fedâ eden Kür Şad yürekli, kurt bakışlı Gâzî Yunus Tuaç’a-

            Börü Han, çok öfkeliydi. Uzun uzun uluyor, oradan oraya koşturuyordu. Han Tengri’nin doruklarındakiler buna bir anlam veremiyordu. Kür Şad, Çingis Kağan’a bakıyor; Alp Arslan, Enver Paşa’ya bakıyor; Mustafâ Kemâl Paşa, Motun Yabgu’ya (Mete) bakıyordu. Şehîdler de neler olduğunu anlamamıştı.

            O sırada Börü Han, büyük bir öfke ve hırsla târihin ulularının önünden geçti. Hepsi onu ilk kez böyle görüyordu. Şehîdlerin önünden de aynı şekilde geçti. Sâdece Hotenli Zeynep, Tel Âferli Fâtıma, Kerküklü Mehmet, Karabağlı Ali Haydar, Bayırbucaklı Kemâl, Kırımlı Ahmet’in önünden geçerken yavaşlamış, hattâ onlardan özür dileyerek geçmişti. Türk oldukları için daha çocuk yaşta katledilen bu çocuklar da, en içten gelen bir seziyle her şeyi anlamış ve gözlerinden akan birer damla yaşla karşılık vermişlerdi.

            Börü Han, Tanrı katına kadar koşmuştu. Ama yasaktı, buraya giremezdi. İzin istedi, verilmedi. Gerisin geriye döndü, ama dönerken öfkesi katmerlenmiş, daha da büyümüştü. Bu sefer, târihin ulularının önünde durdu.

            “Sizler, târihin uluları! Sizler bu târihin kağanları, yabguları, başbuğlarısınız ve sizlerin milletinize yön veren, yaşatan ve dahi öldürenlersiniz. Dileğim Tanrı’dandı ama girmeme izin verilmedi. Ben de tâ kalbimin en derin yerinden söyleyerek, yine Tanrı’dan istedim. Sonra kendimi burada buldum. Şimdi siz borçlusunuz.”

            Ulular, bundan hiçbir şey anlamamışlardı. Motun ile Çingis Kağan, öne çıkarak sordular. “Borcumuz kime ve neden?”

            Börü Han, bu soruya yanıt vermeden evvel, yine bulutlara doğru bakmaya başladı. O sırada bulutlar aralandı ve Türk yurdunun İzmir ilini görmeye başladılar.  

            Boynunda mukaddes bayrağın ayıyla yıldızını taşıyan bir genç, arkadaşıyla oturuyordu. O sırada yanına gelen ve onu tasvir etmek hiçbir küfrün yeterli olmayacağı biri gelip, mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövmeye başladı.

            Mukaddes bayrağın ayıyla yıldızına sövülmesi, bir ânda Han Tengri’nin doruklarını dalgalandırmıştı. Börü Han, dişlerini sıkıyor, yelesini kabartıyordu. Çingis Kağan’ın gözleri öfkeyle doluyor; Motun Yabgu, kılıcının keskin tarafını sıkıp, kanını akıtıyor; Kür Şad da ileri atılmak isteyen atının üzerinde öfkeyle duruyordu.

            Kavga başlamıştı. Bir yanda mukaddes bayrağın ayıyla yıldızını korumak için dövüşen Kür Şad yürekliler, diğer yanda ise tanımlamaya hiçbir küfrün yetmeyeceği yaratıklar… Kavga devâm etti, kavga sürdükçe, Han Tengri’nin dorukları daha da dalgalandı. Bir yanda Mustafâ Kemâl Paşa, masmâvi gözlerini dikmiş bakıyor; bir yanda Enver Paşa, öfkeyle bıyıklarını sıvazlıyordu.

            Sonra birden Han Tengri doruğunu ve hattâ bütün Tanrı Dağları’nı titreten bir şey oldu. Yaratıklar, Kür Şad yüreklinin boynundaki mukaddes bayrağın ay ve yıldızını söküp, Kür Şad yüreklinin gözüne sapladılar.

            Zaman durdu, dünyâ durdu, kâinât durdu. Kür Şad’ın gözlerinden iki damla kanlı yaş aktı ve doğrudan Kür Şad yüreklinin, Yunus’un gözlerine düştü. Artık Kür Şad ile Yunus, aynı kandan, aynı candan olmuşlardı.

            Vurmaya, saldırmaya devâm ettiler. Geride ise bir gözden ötesi kalmıştı, devâsa bir yürek… Hastâneye götürdüler, çâre olmadı, kimse bu derde devâ bulamadı. O ân ise Han Tengri’nden sâdece Gâzî Yunus görünüyordu. Ulular, Gâzî Yunus’a baktılar, baktılar. Hepsinden birer parça taşıdığını anladılar. Ama evvelâ hak da, söz de Kür Şad’daydı.

            “Özü doğru, sözü doğru, Börü Han! Ululardan bir ulu, yiğitlerden bir yiğit, hanlardan bir han, bozkurtların hanı, Börü Han, de bakalım, borcumuz nedir, dileğin nedir?”

            “Yiğitlerin en yiğidi, yahşıların en yahşısı, güzel yüzlü, güzel yürekli Kür Şad! Sözüm hepinizedir. Ama borcunuz, rûhunu ve yüreğini senden alan bu gâzî Türk, Yunus Tuaç’adır. Dileğim, borcunuzu ödemenizdir. Borcunuz ise bir gözdür.”

            Bu sefer, öne Çingis Kağan çıkmıştı.

            “İyi dersin, güzel dersin. Ama bu bizden olabilecek bir iş değildir. Bu, Tanrı işidir. Tanrı’nın vermesi gerekir.”

            “Kür Şad, rûh verdi, yürek verdi. Bir diğeriniz de göz verse, ne çıkar. Hem Tanrı’nın da kapısına gittim, giremedim, göremedim. Sonra yüreğimden diledim. Size gönderdi. Demek ki, bu işin sırrı sizdedir.”

            Motun Yabgu, Çingis Kağan’ın sessiz kaldığını görünce, araya girdi ve öne çıktı.

            “Börü’m! Ben gök yeleli can dostum! Doğru dersin, güzel dersin. Bu iş bizdedir. Ama bizden öte sendedir.”

            Börü Han şaşırmıştı. Nasıl olabilirdi ya da nasıl olacaktı?

            “Sendedir ya. Hem sen de bizim gibi ululardansın. Hepimiz dünyâda iken bir rehberdin, yoldaştın, ortaktın, arkadaştın. Şimdi de öylesin. Ama bu güzel evlâdıma uzanacak el sendedir. Ben, birçoğunuzdan evveldir buradayım. Zamânı unuttum. Bu gâzi evlâdımın yüreği ve ruhu Kür Şad’dan verilmiş, gözü de senden verilsin. Onun bir gözü dünyâyı görmese de, bu Han Tengri’yi görsün. Şimdi buyur da, o göz, buraya gelsin ve yerini alsın. Onu da sen taşı ve böylece bu gâzî evlâdımız, seninle görsün, senin gibi görsün.”

            Ulular, bu söze hak vermişlerdi. Hep birlikte yürekten Tanrı’dan dilediler. Belli ki, Tanrı da kabûl etti. O vakit, Gâzî Yunus’un gözü, Han Tengri’deki yerini aldı ve Börü Han’ın gözü oldu.

            Sabah hemşîre uyandırdığında Yunus’un yüzü gülüyordu. Hemşîre şaşırmıştı. Daha dün gözünü kaybetti, şimdi gülümsüyor, diyordu. Oysa bu sır, elbette ona açılacak değildi. Sır, Yunus’a rüyâsında bildirilmişti. Motun Yabgu, Börü Han ve Kür Şad yan yanaydı. Motun Yabgu, sertçe emrederek, “Börü Han’ın gözlerine bak” dedi. İnanamıyordu. Kaybetti gözü, şimdi Börü Han’daydı. Mutlu olmuştu. “Kür Şad’ın yüreğine bak” dedi. İlk ânda fark edemese de, en içten gelen bir sezgiyle kendi yüreğinin Kür Şad’dan geldiğini anladı. Motun Yabgu devâm etti. “Bundan sonra Börü Han ile berâber görecek, berâber bakacak ve berâber yaşayacaksın. Kurt gözü sendedir, artık. Kür Şad yürekliler, gözlerini kurttan alırlar ve şimdi sen, gözünü kurda verdin. Bundan sonra söz de senin, öz de senin. Her konuda, her dâim övünç de senin… Kutlu olsun!”

KUTLU ALTAY KOCAOVA


29.01.2018

13 Temmuz 2017 Perşembe

ŞİDDET, TERÖR VE ÜNİVERSİTELER



- Başta Fırat Çakıroğlu olmak üzere terör örgütü PKK ve diğer terör örgütleri tarafından katledilen bütün milliyetçi öğrencilerin hâtırâsına… -

            “Faşistler, devrimci kardeşlerimize saldırmış”…

            Yıllar evvel, üniversitede üçüncü sınıfta iken (2000-2001) duyduğum ve hiç unutmadığım bir cümle… Peki, faşistler kim; devrimci kardeşleri kim?

            Öcalan’ın 1999’da tutuklanmasından sonra okuduğum Marmara Üniversitesi Göztepe kampüsünde bir yanda “devrimci kardeşlerinin” (üstelik bu sözü söyleyen bir Türk’tü), “Kâtil TC, Kürdistan’dan def ol”, “Halklara özgürlük, Kürdistan’a statü” gibi sosyalist (!) sloganlar; bir yanda “Müslümân kardeşlerinin”, “Hak yol İslâm”, “Laik devlet, hesap verecek”, “Başörtüsü özgürlüktür” sloganları… Diğer tarafta ise faşistler (!)…

            Faşistler, ülkücüler başta olmak üzere bütün milliyetçiler yâni. Peki, faşist ne? Yâni sosyalist ve Kürdçü gruplarla, İslâmcı gruplardan daha diktatöryal, daha militarist bir yapıları mı var? Hâyır… Peki, nasıl faşist oluyorlar? Öyle, işte, onlar faşist…

            Faşistler tarafından devrimci kardeşlerine (!) yapılan saldırı da, hatırladığım kadarıyla şöyleydi: Sözde öğrenci olan ve sonradan PKK’nın dağ kadrosuna katıldığını öğrendiğim kişi, elinde baltayla, tekbîr getiren ülkücülere saldırmış, sonra da biri elinden baltayı kapıp, sopasıyla bunun kaşını patlatmıştı. Baltayla yapılan ölümcül saldırı, oldukça doğal iken, nefsi müdafaâ, faşizm oluyordu. Gerçi sonuçta “devrimci şiddet” diye bir kavram var değil mi, devrim için şiddet yâni…

            Aslında bu pek şaşırtıcı bir durum değil. Mâlûm sosyalizm, devrime giden süreçte şiddeti onaylar. Hattâ bu konuda Sovyet hukûk sisteminin kurucusu olan Nikeloy Krilenko’nun şu sözü, yeteri kadar fikir veriyor. “Sadece suçluları idam etmemeliyiz. Masumları idam etmek kitleleri daha fazla etkileyecektir.”[1] Gerçi Krilenko da, sonradan 1938 yılında Stalin tarafından idâm ettirilmiştir. Benzeri görüşleri de ünlü Sovyet Rus yazarı Maksim Gorki, şu şekilde dile getirmiştir[2]:

            “Rus köylerindeki yarı vahşi, ahmak, hantal insanlar yok olup gidecek ... ve yerlerini okumuş, zeki, zinde insanlardan oluşan yeni bir topluluk alacak.” (Rus köylerinde kolhozlaştırmadan dolayı kıtlık başlaması ve milyonlara varan toplu ölümler üzerine söylemiştir.)

“Bir düşman teslim olmazsa yok edilmelidir.”

“Doğanın güçleri asalak yığınları yaratır; aklımız bizi onlarla uzlaşmaktan alıkoyar - sıçanlar, fareler, tarla sincapları ülke ekonomisine çok büyük zarar verir.”

Elbette birçok kişi Stalin, Lenin, Troçki gibi Sovyetlerin ünlü kan dökücü kurucularının açık örnekleri varken, bunları tercih etmemi garipseyebilir. Bunda da haklıdırlar. Zîrâ asıl büyük başlar, burada söylenenleri, çok daha büyük çapta uygulamaya dökmüşlerdir. Ama bu kişilerin de önemli bir durumu var. O da bu kişilerden birinin dünyâ çapında bir yazar, birinin de hukûkçu olmasıdır. Yâni mes’ele tepe kadronun değil, orta seviyedeki kişilerin algısıdır ve bu çok daha tehlikelidir. Zîrâ yönetim, her zaman kan dökmeyi sever. Ancak orta ve alt kademe, bunu benimseyip, özümserse doğrudan uygulamaya geçilir ve durdurmak çok zor olur.

Dikkât edilirse, alıntı yaptığım bu iki kişinin sözlerinde bir ortak nokta var. O da mâsumların öldürülmesi. Peki neden? Krilenko’nun dediği gibi “kitleleri daha fazla etkilemek” için…

Kitleleri etkilemenin üzerinde özellikle durmak gerekir. Kitleleri etkilemek, onları peşine takabilmek ve hedefe yürümektir. Ancak burada mâsumları öldürerek yapılan etkileme, tamâmen terörize bir biçimde korku salmayı hedeflemektedir. Bunun benzeri ifâdelere Türkiye devrimci solunun önemli isimlerinden olan Mâhir Çayan’da da rastlamaktayız[3]:

“Proletarya, daha doğrusu öncü müfrezesi bu zıtlığı çözümlemek için devrimci sınıfları kendi tarafına çekerek, ileriye fırlar, karşı tarafın baskı ve cebrini devrimci şiddet ile bertaraf edip, eski devlet mekanizmasını parçalayarak, kendi politik hegemonyasını kurarak, kendi iktidarına uygun alt yapı düzenlemelerine geçerek, sınıfsız topluma kadar devrimi sürekli kılar.”

Proletarya’nın öncü müfrezesi dediği devrimci şiddet örgütleridir. Elbette burada devrimci şiddetin uygulanacağı devlet kurumlarının neler olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bâzıları bunun zenginler, dîn adamları ya da ABD kurumları olduğunu söylese de, Çayan’ın yazılarında hedefin “devletin askerî ve polisiye kurumları” olduğu yer alır. Bu bağlamda Kürd siyâsî ve terör hareketinin özellikle solun içerisinde kendisine yer bulabilmesi üzerinde de düşünmemiz gerekir. Elbette solun klasikleşmiş barış, özgürlük, eşitlik söylemlerine sığınmak Kürd hareketi açısından önemlidir. Ancak çok daha önemli olan kısım, solun devrimci şiddet anlayışıdır. Günümüzde Türkiye içerisinde yasadışı olarak yer alan akımlar içerisinde şüphesiz en büyük güce sâhib olan unsur, PKK çizgisidir. Bununla berâber PKK’nın yürüttüğü terörün, bir terör hareketi olarak değil de, silâhlı bir devrim hareketi olarak görülmesinde solun devrimci şiddet anlayışının yeri büyüktür. Solun romantik söylemleri Kürd terörünün üzerini örterken, gerçek yüzünü gösteren militan söylemleri ise Kürd terörüne bir program ve anlam katmaktadır. Bunun dışında Lenin’in “halkların kendi kaderini ta’yin hakkı”, Sovyetlerin ilk Dış İşleri Bakanı olan Çiçerin’in TBMM başkanlığına yazdığı mektûbda Kürdistan, Lâzistan ve Ermenistan’dan söz etmesi[4], aynı Çiçerin’in Van ve çevresinde bir Ermenîstan Sovyeti kurma isteği gibi sebebler de elbette Kürd siyâsî ve terör hareketinin sola yanaşmasının sebebleri arasındadır.

Özel olarak üniversitelere baktığımızda, neden üniversiteler, diye sorabiliriz. Aslında bu sorunun yanıtı da basittir. Zîrâ üniversite hareketleri, aynı zamanda birer kadro hareketidir. Yâni eğitim fakültelerinde yerleşmek, terörist öğretmenler anlamına gelir. Hukûk fakültelerine yerleşmek, terörist hukûkçular anlamına gelir. Tıp fakültelerine, mühendislik fakültelerine yerleşmek, terörist doktorlar, mühendisler anlamına gelir. Yâni hangi meslek olursa olsun, orada bir kadro oluşması anlamına gelir. Peki, o hâlde neden ülkücü öğrencilere saldırıyorlar? Gerçekten basının hep belirttiği gibi “karşıt görüşlü” olma mes’elesi mi? Aslında da burada da devreye aynı unsur giriyor. Kadro hareketi olmak… Yâni kendin kadrolaşırken, rakîbinin kadrolaşmasını, bir kadro hareketine dönüşmesini engellemek. Bu nasıl olur? Sürekli saldırarak. Kime? Rakîb olarak gördüğün fikrin mensûblarına… Yâni milliyetçilere… Bir de şöyle bir soru sormamız gerekir: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da eğitim şartları, pek iyi değilken, eğitimle hiç ilgisi olmayan birçok kişi, nasıl en iyi üniversiteleri kazanabiliyor? Bu da doğrudan devletin araştırması gereken bir sorudur. Türkçe konuşmakta ve okumakta bile zorlanan bu kişiler, nasıl oluyor da, üniversite sınavlarında böylesine yüksek puanlar alabiliyor? Üzerinde durulması ve incelenmesi gereken bir konudur.

Üniversitelerde terör, mutlaka çözülmesi gereken bir mes’eledir. Hattâ terör mes’elesinin temelidir. Çünkü üniversiteli terörist, yetişmiş bir elemandır. Örgütün tepe kadrosunda yer alacak olan ve örgüt için önemli olacak olan bir kişidir. Bomba imâl edecek, fikrî önderlik yapacak, kitleleri yönetecek, gerekirse dağa eleman gönderecek, siyâsî ve sosyal örgüt yapılarını yönetecek bir kişidir. Aynı şekilde Türk milletinin değerli evlâdlarına da düşmanlık yapacak olan kişidir. Terör, PKK, DHKP-C ve bütün Kürdçü ve sol yapılarıyla üniversitelerde saldırırken, hedef, yine Türk milliyetçileridir. Türk milliyetçileri bu noktada, Gorki’nin nitelediği teslîm olmadığı için ölmesi gerekenlerdir. Ama artık Türk milleti için öle öle cân kalmadı. Tevfîk Fikret’in dediği gibi

“Vatan için ölmek de var
Fakat borcun yaşamaktır…”

Türklüğün yaşaması ise önce devletin, sonra Türk milletinin boynunun borcudur… Dolayısıyla bir ân evvel Türkiye Cumhûriyeti’nin üniversitelerindeki Kürd terör hareketinin gücünü kırması ve etkisizleştirmesi gerekiyor.



[1] Gray, John, Ölümsüzleştirme Kurulu, Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış, s.139, YKY, İstanbul 2011
[2] Gray, John, Ölümsüzleştirme Kurulu, Bilim Işığında Kefeni Yırtmaya Dönük Garip Arayış, s.116-117, YKY, İstanbul 2011
[3] Çayan, Mahir, Bütün Yazılar, s.192-193, Eriş Yayınları, 1. Baskı, 2003
[4] Karabekir, Kâzım, İstiklâl Harbimiz, c.2, s.875, YKY

10 Haziran 2017 Cumartesi

DERSİMİZ ŞEHÂDET

- Görevlerini yapmaya çalışırken Kürd terör örgütü PKK tarafından katledilen öğretmenlerimize... Anlatılan olay, farklı târihlerde katledilen öğretmenlerimizin yaşadıkları üzerinden kurgulanmıştır. - 

           Aybüke Neşe Çakıroğlu, üniversiteyi yeni bitirmiş ve girdiği me’mûrluk sınavında yeterli puanı alarak sınıf öğretmeni olarak atanmıştı. Mutluydu. Her ne kadar memleketi, doğup büyüdüğü, âilesinin yaşadığı Tekirdağ ile Diyarbakır arasında epey bir mesâfe olsa da, mutluydu. En sonunda hâk ettiği mesleği yapacaktı.

            Sınıf öğretmeniydi. İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde okumuştu. Hayâli hep, târihimizi, kültürümüzü, Atatürk’ü çocuklara anlatmak, böylece onları kazanmaktı. Öğretmenlerinden böyle görmüştü, ona eğitimin, Türkiye’nin doğusundaki bütün sorunları çözeceğini anlatmışlardı. O da buna cân-ı gönülden inanmıştı. Hem nasıl inanmasın? Bütün sorunlar, eğitimsizlikten kaynaklanmıyor mu?

            Annesi, kızının öğretmen olmasından memnûndu, memnûn olmasına ama gönlü gitmesine râzı değildi. Öğretmen olduğu gün, sevinçten ağlamış ama ataması yapıldığı gün de üzüntüden ağlamıştı. Sâdece “Gitme, kızım” diyebilmişti. O da gitmesi gerektiğini, oradaki çocukların ona ihtiyâcı olduğunu söylemişti. Babası, küçükken ölmüştü. Bir de küçük erkek kardeşi vardı. Henüz ilkokula gidiyordu. “Gitme, abla” demişti. Ona da neden gitmesi gerektiğini anlatmıştı.

            Karârı belliydi. Maâşının küçük bir kısmını kendisine ayıracak. Kalanını doğruca annesine gönderecekti. Her şeyim kardeşim ve annem için diyordu. Kardeşi büyüyene kadar evlenmeyi de aklından çıkarmıştı. Gerçi gönül bu, belli olmaz. O da bu yüzden, gönlüne kapılmak istemiyor, kendisini mesleğine veriyordu.

            Ertesi gün çantasını ve valizlerini hazırlayıp, Diyarbakır otobüsüne bindi. Bindiği otobüs firması, amblemindeki sarı-kırmızı-yeşil renkleriyle kendisini belli etse de, o bunu fark edecek durumda değildi. Yol, yirmi saâtten fazla sürdü. Muâvin artık Diyarbakır il sınırına girdiklerini söyleyince, heyecânı biraz daha artmıştı. İşte, mesleğe başlama vakti gelmişti. Neler görecek, neler duyacak, neler yaşayacaktı? Aklında ise sâdece yetiştireceği çocuklar vardı. Elbette Trakya’nın ayçiçek tarlalarıyla dolu köyleri gibi bir köy beklemiyordu. Ama onun ayçiçekleri, çocuklar olacaktı.

            Otobüs, Diyarbakır Ergani’de ilerlerken, ileride bir barikat görüldü. Ancak bu, asker ya da polisin kurduğu barikatlara benzemiyordu. O sırada yaşlılardan biri, şoföre doğru “Burası hep gidilen yol değil. Bizi yanlış yoldan götürüyorsun” dediğinde, şoför yanıt vermemişti. Otobüsün de barikata git gide yaklaşması, bir korku yaratmıştı.

            Bu arada otobüs, barikatın önünde durduktan sonra elinde telsiz olan ve her hâlinde Kürd terör örgütü PKK mensûbu olduğu belli olan terörist, şoföre “spas dıkım” demişti. Kürdçe “teşekkürler” demekti, bu söz. Belli ki, şoför, otobüstekilerin bilgisini vermişti. Şirketin amblemindeki renkler boşuna değildi.

            Teröristlerin başındaki kişi, elinde tüfeğiyle otobüse bindiğinde Aybüke’nin yüreği ağzına gelmişti. Yolun sonu muydu? Ama o böyle düşünmemişti. Terörist, yavaşça kendisine doğru geliyordu. O sırada otobüste bulunan ve askerlik görevi için bölgeye gelen iki gencin yanında geçmişti. Aybüke’nin güzel yüzüne bakıp, “Hocesin, he mi? Hoce… Biz, senin gibi hoceleri sevmeyiz, ha. Ama, bu sefer işimiz seninle değil” demiş ve iğrenç bir kahkaha atmıştı. Ardından da, diğer bir terörist elinde listeyle gelmiş ve otobüsteki askerlerle, polisler indirilmişti. Toplamda altı asker ve üç polisi yan yana dizmişler, ardından da kurşuna dizmişlerdi. Bir süre sonra da otobüs yoluna devâm etmiş ve Diyarbakır merkeze gelmişlerdi.

            Otobüsten iner inmez, hemen emniyet müdürlüğüne gitmiş ve olanları anlatmıştı. Şikâyetçi olan sâdece kendisiydi ve ne tuhâf ki, otobüste olan diğer kırk kişi, şikâyetçi olmamıştı. Korktuklarından mıdır, sevindiklerinden midir, bilinmez. Ama tek gerçek, sâdece Aybüke’nin şikâyetçi olduğuydu.

            Emniyetteki işlerin bitmesinden sonra bir polis aracıyla millî eğitim müdürlüğüne gitmiş ve işe başlama işlemlerini gerçekleştirmişti. Burada görev yapan bâzı me’mûrlar dikkât çekmeyecek gibi değildi. Üstelik biri vardı ki, gördüğünde ister istemez ürpermişti. Bakışlarından rahatsız olduğu gibi “Geçmiş olsun hoca. Şükür atlatmışsın” deyince üzerine atlamamak için kendisini zor tutmuştu.

            Atandığı Buçuktepe köyü, merkeze 18 kilometreydi. O gece, öğretmenevinde kalıp, ertesi sabah, köye gitmeye karar verdi. Öğretmenevinde kendisi gibi çok sayıda genç öğretmen vardı. Kimisi âilesi ile gelmiş, kimisi de kendisi gibi tek başına gelmişti. İçinde evli olup, öğretmen eşiyle birlikte gelenler de vardı. Hepsi de Diyarbakır’ın farklı farklı ilçe ve köylerine gideceklerdi. O gün, akşama kadar konuşmuşlar, arkadaşlığı geçtim, âdetâ kardeş olmuşlardı. Birkaç saâtte insan nasıl bu kadar yakınlaşabilir? Belki de, aynı amaca sâhib olup, aynı hayâlleri taşıyıp, aynı gerçeği yaşamalarındandır. Kim bilir? Belki de, aynı sonu yaşayacak olmalarındandır…

            Aynı amaç, aynı hayâl, aynı gerçek, aynı son… Bu kadar farklı insanın, bu kadar yakın olması… Hayât…

            Ertesi sabah, hep berâber kahvaltı yaptılar ve her haftasonunu burada berâber geçirmek üzere, birbirlerine söz verdiler. Kimisi ilçelere giden araçların olduğu tarafa giderken, kimisi de köy araçlarının olduğu tarafa gitti. Aybüke de, köylere giden araçların olduğu yere yönelmişti. Buçuktepe'ye giden minibüsü bulduktan sonra bindi. Minibüs dolduktan sonra köye doğru gitmeye başladı. Başlar başlamaz da, minibüstekilerin soruları başladı.

            “Sen, hocesin he mi?”
            “Evlisen?”
            “Nişanlın falan da yoktır?”

           Daha nicesi… Tabiî, her soruya gelen yanıttan sonra arada geçen Kürdçe konuşmalar. O sırada önde oturan, köyden iki gencin “Belki ew e bakîre ne” dediği duyulanca, Aybüke’nin yanında oturan yaşlı kadın “Bêrewiştan” demişti. Aybüke, “belki de bâkire değildir” kısmını anlamasa da, kulağına gelen bâkire sözüne şaşırmıştı. Ayrıca yaşlı kadının da onlara Kürdçe terbiyesizler demesini de anlamamıştı.

           Köye geldiğinde onu köyün muhtarı karşılamış ve lojman hazır hâle gelene kadar muhtar evinin misâfir odasında kalmasını istemişti. Zâten başka bir şansı da yoktu. Lojman, hem bırakın genç bir kızın kalmasını, bir insan için bile yaşanmayacak durumdaydı. Hem de köyün koyunlarını güden, yan köyün çobanı kalıyordu. Birkaç gün daha kalacak, sonra gidecekti. Ondan sonra da lojman, köylülerle berâber yaşanılır bir hâle getirilecekti.

       Bu arada önce okulu, sonra köyü gezmişti. Okul, kötü bir durumda olsa da, eğitimin yapılabileceği bir durumdaydı. Aksaklıklar ise zamanla halledilirdi. Bu arada okulun Atatürk köşesinin darmadağın oluşu, İstiklâl Marşı’nun olduğu çerçevenin kırılması da dikkâtini çekmiş ama kötüye yormak istememişti.

            Ertesi gün, öğretmenlikte ilk gününün heyecânını yaşıyordu. Hele birinci sınıf öğrencilerinin güzelliğini gördükçe, mutluluğu artıyordu. Ne güzel çocuklar… Sonra ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü sınıf öğrencileri… Dördüncü sınıf öğrencilerinin yaşı biraz büyüktü. Sanki 13 ya da 14 yaşındaydılar… Küçüklerin gözlerinde gördüğü ışıltı, onlarda yoktu. Gözlerde farklı bir karartı vardı ve bundan rahatsız olmuştu. İşte, bu dört sınıfı, topluca okutacaktı. Öğretmenliğinin ilk gününde, birleşmiş sınıf uygulaması yapacaktı. “Yaparım” dedi. “Bunu göze alarak geldim, sonuçta.

            Çocukların hepsi Türkçe biliyordu. Buna şaşırmıştı. Birinci sınıf öğrencileri, diğerlerine göre az bilse de, onlar da söyleneni anlayabiliyor ve zorlanarak da olsa, konuşabiliyorlardı. En büyük korkusu buydu aslında. Dördüncü sınıfa giden ve diğerlerinden büyük olduğu anlaşılan öğrenci, Aybüke’nin bu şaşkınlığını anlamıştı. “Sizinkiler yapmıştır, hoca. Bir yandan diger öğretmenler, bir yanda televizyonlarınız. Hep bu Kürd çocuklarına dilinizi dayatmıştır. Bize böyle böyle zorla Türkçe öğretmişsiniz.”

            Çocuk, Aybüke’nin bir şey demesini beklemeden fırlayıp gitmişti. “Ögretmenim, onun iki ağabeyi ve ablası, dagdadır. Amcaları da dagdadır. Gerilladır hepsi. Onlara özenir”. Bunu diyen ise ondan küçük olsa da, dördüncü sınıfa giden başka bir çocuktu.

            İlk birkaç gün, çocukların ağabeyleri, ablaları, amcaları, babaları, dayılarının dağa çıktığına dâir anlatımları dinleyerek geçirdi. Hayâllerine bu kadar çabuk vedâ etmek istemiyordu. Eğitimsizlik diyordu. Çocuklar eğitim görmediği için dağa çıkıyorlar diye düşünüyordu. Bir keresinde bu konuda sesli düşününce, muhtarın kız kardeşi söze girmişti. “Hoca, sen bunları kafaya takma.”

            Şaşırmıştı. Düşüncelerinin bu şekilde açığa çıkmasından da rahatsız olmuştu. Sâdece “ne münâsebet” diyebilmişti. “Hoca, sen ne yapabilirsin? Ne biliyorsun ki, bizim hakkımızda? Eğitimsizlik, öyle mi? İlk gün senin dersinden çıkıp giden çocuk var ya, adı Azâd Baran’dır. Onun ablası, doktordur. Hacettepe Tıbbı bitirmiştir. Ben de Ankara Siyasal me’zûnuyum. Bırak hoca, bu işleri. Sen yol yakınken, bas git, Tekirdağına ya da bul, bir öğretmen koca, çek git. Yazık olmasın sana.”

            “Ne oluyor” diyordu. Tamâm, hayâllerinden uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Ama bu sözlerine anlamı neydi?

            “Neden böyle yapıyorsunuz” diyebilmişti, sâdece. Kadının yanıtı netti. “Birincisi, TC’nin adamısın, ikincisi öğretmensin. Biz, seni de, senin devletini de istemiyoruz”.  Belli ki, kılıçlar çekilmişti, belli ki, sözlerle kan akıtılacaktı. O hâlde susmanın, sinik kalmanın da gereği yoktu. Zâten her ne olacaksa, olacaktı.

            “Mâdem benim devletimi istemiyorsun, neden benim devletimin üniversitelerine gittin.”

            “Şuna bak hele, bizim hocahanımın kafası da çalışıyormuş. Elbette devletinin verdiği her olanaktan yararlanacağım. Devletiniz devlet olsun da, düşmanlarına vermesin. Bize dağa çıkmayalım diye her şeyi verirse, biz de çatır çatır alırız, daha çoğunu isteriz. Hele şunlara bak, herkesin kaç çocuğu var? Niye var? Hadi nüfûsu falan geçtim. Sizin devlet, bizimkilere çocuk başına para veriyor. Hele şu ileride Türkmen Kızılbaş köyleri var. Onlara vermiyor ha. Bize veriyor. Niye veriyor? Dağa çıkmayalım diye. Biz de alırız, hoca. Devletiniz devlet olsun da, vermesin. Verenden alacaksın.”

            Artık karârını vermişti. Çoban, ertesi gün çıkar çıkmaz lojmana yerleşecekti. Artık bunların kahrını çekemezdi. Onca pisliğin içinde yaşamak, daha onurludur diyordu. Uyumak istedi, gözlerinin önüne otobüsten indirilen asker ve polisler geldi, uyuyamadı. O esnâda dışarıda bâzı sesler duydu. Ayak sesleriydi, bunlar. Acâba kim diye düşünürken, silâh mekanizmalarının seslerini duymaya başladı. Ses yaklaşıyordu. Şarşörler takılıp çıkarılıyor, silâhın ses çıkaran her kısmı kullanılıyordu. Sesler, kapıya doğru yaklaştığında ayağa kalktı. Kendisini oturur ya da yatar görmelerini istemiyordu. Evin misâfir odası, dışarıya açılıyordu. Elbette kapıyı açan olmayacaktı. “Bir şey yapacaklarsa, onlar girsin” diye düşündü. Bu düşünceler arasında kapı, sertçe çalındı. Her şey bitti diye düşünerek, kapıyı açtı. Karşısında yüzleri maskeli, elleri silâhlı teröristler vardı. Sâdece birinin yüzü açıktı. O da biraz evvel konuştuğu muhtarın kardeşiydi.

            “Hoca, sen okulu çok seviyorsun değil mi?” dedi. Aybüke yanıt vermedi. “Hadi bakalım, okula gidelim. Bize ders ver. Ben gece derslerini severim.” Aybüke yine yanıt vermedi. “Sen konuşmayınca ayrı bir güzel oluyorsun be hoca. Bizim erkek gerillalar, sessiz güzelleri severler” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi.

            Okulun önüne gelmişlerdi. “Bayrağını seviyor musun” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. “Konuşmaman daha iyi. Şimdi sana bir fırsat vereceğiz. Eğer şu bayrağı indirirsen, def olup gitmene izin vereceğim. Yok, eğer indirmezsen, seni bayrağın yerine çekeceğim” dedi. Aybüke yine yanıt vermedi. Sâdece bu kadın teröristin suratına tükürdü. O esnâda tüfeğin dipçiğini ensesinde hissetti. Yerde birkaç dakîka yattıktan sonra tekmeleyerek kaldırdılar. Bunun için mermi harcamayın. Botan, sen kasaplık yapıyorsun, şunun gırtlağını kes de, asalım. Bakalım, çok sevdiği bayrağının rengini görmek, nasıl bir şey?”

            Bıçak, boynuna dayandığında gözlerini kapatmıştı. Kelîme-i şehâdet getiriyor, duâ ediyor ve son söz olarak “vatan sağ olsun” diyordu. Vatan sağ olsun… Bu lâf, teröristleri çıldırtmaya yetmişti. Vatan sağ olsun… “Ne duruyorsun, gebert şunu” dedikten sonra kesilen başı, yere düştü.

* * *

            Ertesi gün haberlerde, Diyarbakır’ın Buçuktepe köyüne operasyon yapıldığı söyleniyordu. “Bir gece evvel şehîd edilen Aybüke Neşe Çakıroğlu” sözünü duyduğu ân, annesini yüreğinden yükselen çığlık, bütün yeryüzünü kaplamış ve oradan Tanrı Dağları’na kadar yükselmişti. Öyle ki, Börü Han’dan Kür Şad’a ve hattâ Çingis Kağan’a kadar herkesi titretmişti.

            Tanrı Dağları’nda sisin aralanmasından sonra Börü Han, yanındaki Mustafâ Fehmi Kubilay ile berâber gelenleri karşılamıştı. Aybüke Neşe Çakıroğlu, Nûriye Ak, Fırat Çakıroğlu, Neşe Alten, Ali İhsan Çetinkaya, Esma Karadoğan, Yasemin Tekin ve daha niceleri… Üzerlerinde teslîm etmedikleri kanlı bayraklarla berâber gelmişlerdi. Doğruca Kubilay’a gittiler ve sarıldılar. Börü Han’dan Kür Şad’a kadar bütün yiğitler, bu sahneyi ağlayarak izliyordu. O sırada Yasemin Tekin’in kızı Betül de geldi. Hâyır dedi, Börü Han, olamaz. Küçük Betül, Börü Han’a yürüdü ve gözlerinin içine bakarak, sâdece tek bir söz söyledi. “Vatan sağ olsun.”

10.06.2017


KUTLU ALTAY KOCAOVA