sscb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sscb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2021 Çarşamba

TIHMIS KAPI (BORALTAN) KATLİÂMI

 


“Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.”


Âzerbaycanlı şâir Almas İldırım’ın ünlü “Dönek Kardaş” şi’rinin bir bölümü... İldirim, bu şi’rini Boraltan olarak bilinen katliâm üzerine yazmış ve anlaşılacağı gibi dönemin cumhûrbaşkanı İsmet İnönü’yü hedef almıştır.


Özellikle Türkçü Tûrancı câmiâda âdetâ efsâneleşen ve İsmet İnönü devrine dâir 1944 yılında Türkçülere yapılan işkencelerle birlikte en bilinen bir olay hâline gelmiştir. Bununla birlikte uzun süre olaya dâir kanıt olarak görülen kayıt, 18 Temmûz 1951 târihli TBMM oturumunda konuya dâir verilen soru önergesi üzerine Adâlet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu’nun yanıtından ibâretti. Gerçi ilgili yanıtta, Nasuhioğlu, bu konuda alınan Bakanlar Kurulu karârının târih ve sayısını belirtmişti, isteyen oradan bulabilirdi. Ama maâlesef, uzun yıllar bu yapılmadı. Sâdece Ulvi Keser, "Arşiv Belgeleri Işığında İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye'de Mülteciler ve Esirler Sorunu"1 adlı makâlesinde bu belgeye yer vermiş ama belgeyi paylaşmamıştır.


Rusya’da yaşanan Sovyet devriminin hemen ardından çeşitli meslek ve rütbelerden çok sayıda Türk, bilindiği üzere Türkiye’ye göç etmiştir. Bu kişilerin varlığı da, zamân zamân Türkiye ile SSCB arasında sorunlara yol açmış ve Ruslar, Atatürk devrinde bile bu yüzden Türkiye’yi tehdîd etmekten çekinmemiştir. İkinci Dünyâ Savaşı’nın başlamasından sonra Almanya, Barbarossa adını verdiği harekât ile Rusya’nın önemli bir kesimini işgâl etmişti. Bu da birçok Sovyet karşıtı Türk’ün Almanlara sempati ile bakmasına, bâzılarının da Türkiye’ye göç etmesine neden olmuştur.


Bu esnâda gelenlerin büyük çoğunluğunun Türk olduğunu tahmîn etmek zor olmasa gerektir. Çünkü Rus, Gürcü, Ermenî gibi Hristiyan milletlerden gelen mültecîlerin pek kabûl edilmediği, cumhûriyet târihi boyunca gördüğümüz bir durumdur. Öyle ki, 1922 yılında Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhûriyeti’nde yaşayan Hristiyan Türkler, Türkiye’ye göç etmek istemiş, ancak bunun için Türk pasaportu almaları, vize verilmesi ve bunlar için de Türkiye’de Bakanlar Kurulu karârı çıkartılması gerektiği belirtilmiştir2. Yâni Türkiye, soydaş da olsa Hristiyan oldukları için şüpheyle yaklaşmış ve almamak için elinden geleni yapmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin Sovyet vatandaşları içinde Müslümân Türk olmayan bir grubu mültecî olarak kabûl etme ihtimâli düşüktür. Kaldı ki, 1951 yılındaki soru önergesine yanıt veren Adâlet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu da Enver Anaran ve Kadri Başaran adlı eski Kızılordu subaylarının da isimlerini vermektedir ki, bu da gönderilenlerin çoğunun Türk olduğuna dâir bir göstergedir.


Türkiye Cumhûriyeti, 21 Mayıs 1945 gün ve 3/2563 sayılı Bakanlar Kurulu karârı ile 241’i Yozgat, ikisi de İstanbul’da tutulan Sovyet vatandaşlarını SSCB’ye iâde etmeye karâr vermiştir. Bu karârı yürütmekle görevlendirilen Dâhiliye Vekâleti’nin 1 Ağustos 1945 târihli yazısında Rusya'ya dönmek istemedikleri, Sovyet elçiliği görevlilerinin de sık sık Yozgat'taki kampa gelip baskı kurmaya çalıştıkları belirtilmektedir. Ayrıca mültecîler, dönmek istemediklerini, giderlerse öldürüleceklerini, gerekirse kaçmak ve intihâr etmek gibi şeyleri yapacaklarını da kamp komutanlığına bildirdikleri belirtilmektedir3.


Bu yazıdan beş gün sonra, yâni 6 Ağustos 1945 târihinde gönderilecek 243 kişiden 195 kişinin ilk grup olarak Kars’ın Tıhmıs kapısından gönderildiğini, yine 1951 yılında Adâlet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu’nun yanıtından öğreniyoruz. Ancak geri kalan 48 kişinin ise gönderilmemesi, burada bir soru işâreti yaratabilir. Onu da yine Nasuhioğlu’nun yanıtından öğreniyoruz. SSCB, kendisine sığınan biri subay, ikisi er, toplam üç Türkiye vatandaşını “bulunamadıkları” gerekçesiyle Türkiye’ye iâde etmemiş. Bunun üzerine Türkiye de “mütekâbiliyet” esâsına dayanarak, kalan 48 kişiyi iâde etmeyeceğini bildirmiş.


İsmet İnönü Vakfı olsun, İnönü’yü aklama düşüncesinde olan bâzı yazarlar olsun, genelde Sovyet tehdîdinden ötürü Türkiye’nin seçeneği olmadığını söylerler. Ancak kalan 48 kişiyi teslîm etmeme karârı alırken, aynı tehdîd söz konusu değil miydi? Yâni tehdîd sıralaması beş günde mi değişti? Ayrıca 243 kişiye karşı üç kişiyle mütekâbiliyet olabilir mi?


Dolayısıyla 21 Mayıs 1945 târihli Bakanlar Kurulu karârı, bu karârı yürütmekle yükümlü 1 Ağustos 1945 târihli Dâhiliye Vekâleti yazısı ile 243 kişi hakkında SSCB’ye iâde karârı verildiğini görüyoruz. Konuyla ilgili verilen soru önergesine, 18 Temmûz 1951 târihli TBMM oturumunda Adâlet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu tarafından verilen yanıtla da 195 kişinin teslîm edildiğini biliyoruz.


Elbette ilgili belgelerde iki kişinin dışında bir isim bulunmamakta ya da bir milliyet belirtilmemektedir. Ama yukarıda dediğim gibi var olan duruma bakılırsa, hepsinin Müslümân Türk olduğunu düşünmek doğru olacaktır. Ayrıca bu belgelerde gönderilenlerin öldürüldüğüne dâir bir bilgi de yer almadığı söylenmektedir. Farklı düşünen herkesi yok etmesiyle bilinen, milyonlarca kişiyi katleden, Stalin’in en güçlü olduğu dönemde bu kişilere dokunmayacağını düşünmek mantıklı mıdır? Böyle bir durum, söz konusu olabilir mi? Yoksa, Stalin, bildiğimiz gibi bir canavar değil de, barış meleği mi?


Gelelim, isimlendirme konusuna... En baştan söylemek gerekir ki, Boraltan adı, yanlış bir adlandırmadır. Muhtemelen, Iğdır’ın Aralık ilçesinde yer alan ve Türkiye-İrân sınır kapısının olduğu Boralan Sınır Kapısından dolayı “galât-ı meşhûr” olarak yayılmış ve kabûl edilmiştir. Ancak ısrarla belirtmek gerekir ki, yanlıştır. Bununla birlikte 1951 yılında Adâlet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu, Tıhmıs kapısından iâde edildiklerini söylemektedir. Tıhmıs kapı, günümüzde Kars Akyaka Sınır Kapısı adını taşımaktadır. Bu noktada Akyaka Sınır Kapısının da yan yana iki köprüden oluşması da, ilginçtir. Zîrâ bilindiği üzere, Boraltan adlandırması da “Boraltan Köprüsü” şeklindedir. Ne olursa olsun, Boraltan adlı bir yerin olmamasının bir önemi yoktur.


Ayrıca bu olayın olmadığını iddiâ edenler, ilk kez Kadir Mısıroğlu’nun yazdığını iddiâ etmektedirler. 1960’lardan sonra yazıldığını söylemektedirler. En başta paylaştığım Âzerbaycanlı şâir Almas İldırım, 1952 yılında ölmüştür.


Maâlesef, gazeteci Yavuz Selim Demirağ, bu katliâmın olmadığını, bu konuda hiçbir belgenin olmadığını iddiâ edebilmiştir. Kendisine sosyal medya üzerinden ilgili belgeleri göndermeme rağmen yanıt vermemiş ve geri adım atmamıştır. Oysa, bir katliâmın üzerini örtmekle tanık olunan bir cinâyetin kanıtlarını yok etmek arasında fark yoktur. Kendisi kabûl etse de, etmese de, maâlesef, 6 Ağustos 1945 târihli bu katliâm, târihimizde bir kara leke olarak durmaktadır. Bunu yok saymanın, çöpü halının altına süpürmenin kimseye faydası yoktur. Siyâsî amaçlarla târih yazılamaz. Târihin bütün gerçeklerini onca acılığına rağmen kabûl etmek ve tekrarlanmasını engellemek zorundayız.


28 Temmûz 2021


KUTLU ALTAY KOCAOVA

 




 

Kars Akyaka Sınır Kapısı (Tıhmıs Kapısı)

 

1Keser, Ulvi, “Arşiv Belgeleri Işığında İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye'de Mülteciler ve Esirler Sorunu", Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, c.8, s.18, ss.198-199, Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir

2CCA, 30-10-0-0 / MGM, 250-689-2, 12.02.1922

3CCA, 30-10-0-0 / MGM, 117-815-20, 30.07.1945

24 Temmuz 2018 Salı

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NA DÂİR DÜŞÜNCELERİM



Lozan Barış Antlaşması'nın iki kazananı vardır. Türkiye ve İngiltere. Tek kaybedeni vardır, SSCB.

Lozan Barış Antlaşması'nın en önemli kazananı, Türkiye'dir.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. "Türk olarak" ifâdesini biraz açayım. Mâlum olduğu üzere Osmanlı, çok uluslu bir imparatorluktu ve bünyesinde Müslümân ve Hristiyan çok sayıda millet yaşamaktaydı. 1897'de Marksizm'in ünlü ideologlarından Rosa Luxemburg, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmanın yanlış olduğunu söyler. Çünkü hem Türklerin, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan; hem de Balkan Hristiyanlarının Türklerden kurtulmadan ayakta kalamayacaklarını söyler. Bunu da Balkan Hristiyanlarının Rusya'nın Türklere yönelik her saldırısında, Türklere yönelik bir iç tehdit ve Rusya'nın gönüllü askerliğini yapmaları üzerinden anlatır. Türkler, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan Rusya'yı durduramaz ve İstanbul'u koruyamazlar, demektedir. Balkan Savaşları ile 1. Dünyâ Savaşı, imparatorluk bünyesindeki bütün Türk olmayan unsurlar, Türk ordusuna ve Türk milletine büyük zararlar vermiş. Milyonlarca sivil öldürüldüğü gibi yüz binlere varan askerimiz de, sâdece Türk olmayan unsurlara karşı şehîd düşmüştür. 

İşte, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığı derken, bunu kasd ediyorum. Türk devletinin ulus devlete dönüşüp, tamâmen Türkleşmesini kasd ediyorum. Bâzıları buna Kürdler gibi topluluklar üzerinden eleştiri getirebilir. Hatırlatmakta fayda var, cumhûriyetin ilk yıllarında Hakkârî dışında, kesin bir Kürd çoğunluğun olduğu bölgeler bulunmuyordu. Bu durum, isyânların bastırılması sürecinde Kürd aşîretlerinin dağıtılması ve sonrasında köyden kente göç olgusuyla meydana çıktı.

Dediğim gibi Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin "Türk olarak" bağımsızlığının dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. Bâzıları Arab bölgelerinin kaybı üzerinden Lozan'ı eleştiriyor da, hatırlatmakta fayda var. Arablar, bize karşı ayaklandılar ve İngiliz desteğiyle savaştılar. Onlar, buna bir "Kurtuluş Savaşı" diyorlar. Yâni bize karşı Kurtuluş Savaşı verdiğini sanan insanlar, topraklarımızın dışında kaldı diye, savaşan Arablar yerine bir antlaşma metnini suçlamak ya aptalcadır, ya kötü niyetlidir. 

Bununla birlikte Lozan Barış Antlaşması'nın eleştirebileceğimiz tek konu vardır. O da bugün Yunanistan'ın elinde bulunan ve Gökçeada'ya 22 kilometre mesâfede yer alan Limni adasını istemememiz olmuştur. İngiltere, Çanakkale Boğazı'nın güvenliği ve deniz ticâreti için Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarının, boğazlara sâhib olan ülkeye verilmesini istemişti. Fransa, üçünün de Yunanistan'a verilmesini isterken, biz, sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı almak istedik. Sonuç olarak Limni, Yunanistan'da kaldık. Hattâ İngiliz temcilcilerin bu duruma şaşırdığı, tutanaklarda görülüyor.

Lozan Barış Antlaşması'nın diğer bir kazananı da, İngiltere'dir. İngiltere, 1. Dünyâ Savaşı ile Ortadoğu bölgesinde alacaklarını almıştır. Lozan Barış Antlaşması ile de Türkiye'nin Sovyet tarafına geçmesi engellenmiş, Batı bloğunda kalması sağlanmıştır. Ayrıca Yunanistan'ın Batı Trakya'ya büyükçe bir kolordu yığmasına karşılık, Türkiye'nin Trakya'ya ancak 8000 jandarma geçirebildiği (maâlesef deniz kuvvetlerimizin olmamasının sonucu) bir ortamda Trakya'da bir Türk-Yunan savaşı engellenmiş, Sovyet müdâhalesinin önüne geçilmiştir. 

Lozan Barış Antlaşması'nın kaybedeni ise SSCB olmuştur. Çünkü Sovyetler, İstiklâl Savaşı'ndan beri Türkiye'de bir Sovyet ya da olmasa bile sosyalizme yakın yandaş bir devlet olacağını düşünüyorlardı. Mustafâ Suphi'nin, büyük ihtimâlle Atatürk'ün emriyle, öldürülmesi, zaferin hemen ardından komünist ve sosyalist parti ve kurumlara yönelik hareketler, Sovyetler açısından pek ilgi çekici olmamıştır. Bunda elbette "İngiliz düşmânlığına karşı bize mecbûrlar" düşüncesi yer almaktadır. Lozan Barış Antlaşması'nın imzâlanması, bu yüzden SSCB'de büyük etki yaratmış ve ciddî tepki doğurmuştur. Hattâ İngiliz raporlarına göre SSCB, Türkiye'den Moskova Antlaşması ile yapılan yardımın (bu yardımın iç yüzü de bilinmektedir) geri istendiğini ama Türkiye'nin kabûl etmediğini İngiliz istihbârat raporları yazıyor. 

Lozan Barış Antlaşması ile ilgili yazdıklarımın üzerine biraz daha ekleme yapayım ve elden çıkan bölgelerden söz edeyim.

1. Ege adaları: İtalyan işgâlinde olan On İki Ada dışındaki Ege adaları, Yunanistan tarafından Balkan Savaşları sırasında işgâl edilmiştir. Her ne kadar Osmanlı, bu işgâli tanımamış olsa da, işgâlin başında îtibâren Yunanistan, bu adalarda sivil ve bürokratik yönetim kurmuş, ilhâk etmiştir. Biz, Lozan Barış Andlaşması'nda sâdece Gökçeada ile Bozcaada'yı alabildik, İngiltere, Limni'yi de almamızı istedi. Ancak nüfûsunun tamâmı Yunan olan bu ada konusunda istekli olmadık. Peki, ısrarcı olsaydık, Ege adalarını alabilir miydik? Tabiî ki, hâyır... Neden? Çünkü donanmamız yoktu. Deniz çatışmasını geçtim, asker taşıyabilmemiz bile mümkün değildi. 

2. On İki Ada: Bu adalar, Trablusgarb Savaşı'nın başında İtalya tarafından işgâl edilmiş ve savaşı sona erdiren Ouchy Andlaşması ile Balkan Savaşları bitene kadar İtalyan yönetiminde kalmasına, savaş bittikten sonra Osmanlı yönetimine devredilmesine karar verilmişti. Ancak elbette bu gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de, 1. Dünyâ Savaşı sırasında bile bu adaları geri almak için bir askerî harekât düzenlememiştir. Bu doğal bir durumdur. Neden? Çünkü Akdeniz'de Osmanlı'nın İngiltere, Fransa ve İtalya'nın güçlü donanmalarıyla baş edebilmesi mümkün değildi. Durum böyleyken, bunu İstiklâl Savaşı'nı henüz tamamlamış bir yönetimden beklemek anlamsızdır. 

3. Musul ve Kerkük: Bölgenin petrol varlığı, en başından beri İngiltere'nin dikkâtini çekmiş ve hattâ Irak cebhesinin açılmasının en önemli sebeblerinden biri de budur. Bununla birlikte TBMM ve Atatürk, gerek İstiklâl Savaşı sırasında (Özdemir Beğ Müfrezesi), gerekse de sonrasında Musul'un alınması için çaba göstermiştir. İngiltere'nin Lozan'da bu konuda hiçbir geri adım atmaması üzerine Atatürk'ün Musul için askerî harekât düzenlemeyi istediği bilinir. Hattâ Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk'ü bu konuda Enver Paşa'ya benzemekle ve mâcerâya girmekle suçlamaktadır. Bu konuda 11 yıldır savaşan Türklerin, Musul için İngiltere ile savaşması mâcerâdır, demektedir. Bununla berâber Atatürk, Musul için yine de savaşa karar vermiş, ancak çıkan Kürd Şeyh Sâid İsyânı üzerine bu mümkün olmamıştır.

4. Boğazlar: Boğazlarda Türkiye'nin başkanlığında bir uluslar arası yönetimin kurulması ve Gelibolu'daki İngiliz-Fransız mezarlıklarının bu ülkelerin toprağı olarak kabûl edilmesi, elbette sıkıntılı bir durumdur. Ancak Atatürk'ün en uygun fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni dayatabilmesi ve kabûl edilmesiyle Lozan Barış Andlaşması'nın Boğazlar konusundaki kısmı hükümsüz hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu konudaki eleştirinin de önemi yoktur.

5. Azınlıklar ve Patrikhâne: Elbette, gönül ister ki, patrikhâne, Atina'ya taşınsın ve Türk topraklarından çıksın. Kaldı ki, bunu Atatürk de birkaç defâ dile getirmiştir. Ancak işin bir de Ortodoks Hristiyan teolojisi kısmı vardır. İstanbul Patrikliği, Antakya ve İskenderiye ile birlikte üç Rûm patrikhânesinden biridir. Bu, yaklaşık 1600 yıllık bir konudur. Dolayısıyla konu, bir ölçüde inanç özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Doğal olarak Balkanlarda milyonlarca soydaşı kalan Türkiye'nin bu konuda dikkâtli olması oldukça doğaldır. Yine de yurtdışındaki Müslümân Türklere ne yapılıyorsa, Türkiye'deki Müslümân olmayan azınlığa da aynı şekilde muâmele yapılacaktır gibi saygıdeğer bir ifâdenin yer alması anlamlıdır.

Sözün özü, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'nin bağımsızlığının kabûl edilmesini sağlamış, yönünü belirlemiştir. İsteyen Seha Meray Hoca'nın derlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları'nı ve bu konuda Ali Satan Hoca'nın derlediği İngiliz raporlarını okur, inceler, fikir edinir, aydınlanır. İsteyen de gider Kadir Mısıroğlu'nun, Mustafâ Armağan'ın saçmalıkları üzerinden fikir edinir, saçmalar.

3 Mayıs 2017 Çarşamba

PLANLI BİR ZULÜM - 1940’larda Türk Devletlerinin Yıkılışı



            "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan mes’elesi olduğu kadar bir vicdân ve kültür me’selesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikâmette çalışacağız."

1942 – Başbakan Şükrü Saracoğlu

            Bu yazı, daha önce, 16 Mayıs 2012’de “Kırım Sürgünü” ile ilgili olarak yazdığım “3 Mayıs 1944 – 18 Mayıs 1944 - Planlı Bir Zulüm” adlı makâlenin devâmı olarak görülebilir. Bu makâlede sâdece Kırım Sürgünü ve Türkiye’deki bununla ilgili Türkçülere yapılanlar değil, genel olarak bütün Türk dünyâsında 1940’lı yıllarda yapılanlar vurgulanacaktır.

            Bu makâlede, öncelikle bu dönemde bağımsız devlet kuran ve vatanları işgâl edilen Türk devletlerini inceleyeceğim. Ardından da devletleri olmasa da yüzlerce, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda zulüm gören Türklerden söz edeceğim.

            Önceki yazımda olduğu gibi bu yazımda da dönemin başbakanı olan Şükrü Saracoğlu’nun bu ünlü sözüyle başlangıç yaptım. Zîrâ Saracoğlu, Türkçü olduğunu, hattâ hükûmetinde Türkçü olduğunu söylerken, Türkiye’de Türkçülere yapılanlar, Türkiye dışında da diğer Türklere yapılanlar, gerçeğin hiç de öyle olmadığını göstermektedir.

            Türkiye’de genel olarak 1991’de SSCB’nin dağılmasına kadar tek Türk devletinin Türkiye olduğu kabûl edilmektedir. Oysa bu büyük bir yanlıştır. 1920 ile 1949 târîhleri arasında Türkiye’nin dışında da çeşitli Türk devletleri bulunmaktadır. Ancak 1949’da Doğu Türkistan Cumhûriyeti’nin yıkılması ile berâber Türkiye, tek Türk devleti kalmıştır.

            Türkiye’nin İstiklâl Savaşı verdiği yıllarda, eski Rusya Çarlığı topraklarında, Sovyet ihtilâli üzerine çok sayıda Türk devleti kurulmuştur. Âzerbaycan, Buhârâ, İdil-Ural, Alaş Orda gibi Türk devletleri kurulmuş, ancak bunlar kısa ömürlü olmuşlardır. Sovyet Rusya, yeni rejimi oturttuktan sonra eski Çarlık topraklarında yer alan bu devletleri, ortadan kaldırmıştır. Ancak bu dönemde kurulan bir Türk devleti daha vardır ki, diğerlerine nazaran daha uzun süre ayakta kalmıştır.

            Pek bilinmeyen bir Türk devleti olan Tuva Halk Cumhûriyeti, bir sosyalist devlet olarak 1921 yılında kurulmuştur.[1] Yaklaşık 25 yıl ayakta kalan Tuva Halk Cumhûriyeti, 16 Ağustos 1946 târîhinde sosyalist cumhurbaşkanı Salçak Toka döneminde Stalin’in emriyle SSCB tarafından ilhâk edilmiştir. Tuva Halk Cumhûriyeti, sosyalist olsa da, aradaki binlerce kilometrelik mesafeye rağmen Türkiye’deki gelişmeleri tâkib etmiştir. Uygur alfâbesi yerine Latin alfabesine geçiş ve birçok uygulama Türkiye ile uyum sağlama amacını taşımaktaydı. Ancak ne yazık ki, Tuvalarla ilgili Türkiye’deki bilgilerin yetersizliği, aradaki mesâfe ve SSCB’nin bölge ile ilgisinden dolayı Türkiye, Tuva Halk Cumhûriyeti ile ilişki kurmak için hiçbir girişimde bulunmamıştır.

            Tuva Halk Cumhûriyeti’nin yıkılışı ile berâber eski Çarlık topraklarında kurulan son Türk devleti de târîhe karışmıştır. Ancak yine de Türklerin, devletleşme ve istiklâl istekleri devâm etmiştir.

            Bu sefer, 12 Kasım 1933 târîhinde Doğu Türkistan Türkleri, Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde toplanmış ve “Şarkî Türkistan İslâm Cumhûriyeti”ni i’lân etmişlerdir.[2] 1937 yılında Sovyet Kızılordusu, Doğu Türkistan’daki iç çekişmeleri fırsat bilmiş ve Doğu Türkistan’ı işgâl ederek, bağımsız bir Türk devletine son vermiştir.

            Şarkî Türkistan İslâm Cumhûriyeti, kurulur kurulmaz büyük devletlere ve Türkiye’ye temsilciler göndermiş ve tanınma taleb etmiştir. Ancak bütün talebleri reddedilmiştir. Üstelik Türkiye'ye gönderilen Mustafa Kenüi'ye zamanın Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, "Sovyetler Birliği ile komşu olan devletler, her şeyden önce bu devletle iyi geçinmesi gerekir" demiş ve ayrıca Sovyetler Birliği ve Çin ile iyi geçinmeyi öğütlemiştir.

            İlk kurulan Şarkî Türkistan İslâm Cumhûriyeti’nin yıkılmasından sonra 1944 yılında, bu sefer Gulca şehrinde “Doğu Türkistan Cumhûriyeti” i’lân edilmiştir.[3] Ali Han Töre’nin cumhurbaşkanlığında kurulan devlet, yine tanınmak için dünyâya temsilciler göndermiş ve yine Türkiye dâhil bütün devletlerden “red” cevâbı almıştır.

            Doğu Türkistan Cumhûriyeti, üzerine gelen Çin ordularını önce mağlûb etmeyi başarmıştır. Ancak ilk cumhuriyeti yıkan SSCB’nin tekrâr devreye girmesi üzerine Doğu Türkistan orduları, bir süre geri çekilmiştir. Sonraki süreçte Mao’nun yaptığı devrim ile “Çin Halk Cumhûriyeti”nin kurulması üzerine bu sefer, Mao’nun orduları saldırıya gelmiş ve 13 Ekim 1949 târîhinde bir Türk devleti daha târîhe karışmıştır.

            Doğu Türkistan’ın Çin’le mücâdele ettiği dönemde bir başka Türk devleti, târîh sahnesine çıkmaktaydı. Günümüzde Îrân tarafından kontrol edilen Güney Âzerbaycan topraklarında 12 Aralık 1945 târîhinde “Âzerbaycan Millî Hükûmeti” adıyla bağımsız bir Türk devleti kurulmuştu.[4] Seyyîd Câfer Pişevârî’nin cumhurbaşkanı olduğu devlet, birçok alanda çok önemli hizmetler gerçekleştirdi. İkinci Dünyâ Savaşı yıllarında SSCB’nin Güney Âzerbaycan’da kontrol ettiği bölgelerde kurulan bu Türk devleti, diğer örneklerde olduğu gibi Türkiye ile yakınlaşmak istedi. Ancak Türkiye, yine bu ilgiye karşılık vermedi.

            1946 yılında SSCB’nin bölgeden çekilmesi ve çekilirken, Âzerbaycan Millî Hükûmeti’ni silâhsızlandırması üzerine Îrân karşı atağa geçti. Türkiye’den maddî, mânevî hiçbir desteğin gelmemesi üzerine Îrân ordusu, kısa sürede Güney Âzerbaycan topraklarını işgâl etmiş ve bu Türk devleti de târîhe karışmıştır.

            1945, 1946 ve 1949 yıllarında yıkılan bu Türk devletlerinde ortak nokta, Sovyetler Birliği’dir. İstiklâl uğruna ayaklanan, savaşan ve devletlerini kuran bu Türk toplulukları, her seferinde Türkiye’den sıcak bir ilgi ve tanınma beklemiş ve her seferinde, bu bekleyişleri boşa çıkmış ve birkaç sene sonra yıkılmışlardır. Ancak Türkiye’den herhangi bir destek olmadığı gibi en küçük bir haber bile yapılmamıştır.

            Bununla berâber SSCB, kendince devlet kurma girişimlerinin önünü kesmek için çok sert uygulamalara girişmiştir. Türkler, yüzlerce, hattâ binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürülmüş, işkencelere, katliamlara mârûz kalmışlardır. Kırım, Kafkasya, Türkistan ve İdil bölgesinde 500 binden fazla Türk, sürgün edilmiştir. Kırım’dan sürülen yaklaşık 194 000 Türk. Bunun dışında Kasım 1943’de sürgün edilen, yaklaşık 75 000 Karaçay Türkü; Aralık 1943’de 130 000 Moğol Kalmuk; Mart 1944’de 25 000 Balkar Türkü ve Kasım 1944’de 89 000 Ahıska Türkü. Toplamda Kırım, Kafkasya, Türkistan ve İdil bölgesinden 500 binden fazla Türk, sürgün edilmiştir.

            Bununla berâber bu dönemde Türklere yapılan zulümler, sâdece SSCB merkezli olarak SSCB, Çin ve Îrân tarafından yapılmamıştır. 12 Temmûz 1946’da Kerkük’ün Gâvûrbağı kasabasında 16 Türkmen, Irak güvenlik kuvvetleri tarafından kurşuna dizilmiştir. Mîsâk-ı Millî sınırları içerisinde yer alan Kerkük’teki bu katlîamda, ne yazık ki, Türkiye tarafından sessiz kalınarak karşılanmıştır. Elbette Kerkük Türkmenlerine yönelik tek katlîam, bu değildir. Ancak 1940 yılların karanlığında, Kerkük Türklüğü de, Türklere yönelik bu zulüm harekâtından nasîbini almıştır.

         Türkiye ise kurulan Türk devletlerinin yardım isteklerine sessiz kalırken, bu Türk toplumlarının yardım isteğine de sessiz kalmıştır. Hattâ sessiz kaldığı gibi SSCB’nin yanında yer aldığını gösteren ba’zı davranışlarda bulunmuştur. Türkiye dışında yaşayan Türkler yok sayılmış ve sâdece Türkiye’de Türklerin yaşadığı iddiâsı, ba’zı ders kitâblarına sokulmuştur. 3 Mayıs 1944 târîhinde Türklere yapılan bu zulümlere karşı tepki gösterebilecek ve sesini yükseltebilecek olan tek fikir olan Türkçüler ise “Irkçılık-Turâncılık Da’vâsı” adı altında uyduruk bir mahkeme ile ezilmeye çalışılmıştır.

            Bu yaşananların hepsinin, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığında ve kendini “Türkçü” olarak i’lân eden Şükrü Saracoğlu döneminde olması bir tesâdüf değildir. Türkiye’nin dışındaki Türkler, kendilerine yapılan bu zulme, Türkiye’nin sırtını dönmesine ve hattâ el altında destek vermesine karşı yine de vâkûr bir şekilde Türkiye’ye tepki göstermemişlerdir. Ancak Türkiye’nin Sovyet Rus zulmüne karşı Türkiye’ye sığınan Âzerbaycan Türklerini, SSCB’ye vermesi ve Boraltan Köprüsü üzerinde bu Türklerin, SSCB askerleri tarafından kurşuna dizilmesi üzerine ünlü Âzerbaycanlı şâir Almas Yıldırım, şu müthiş dizeleri söylemiştir:

“Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.”

KUTLU ALTAY KOCAOVA
           

2 Mayıs 2017 Salı

3 MAYIS 1944 – 18 MAYIS 1944 PLANLI BİR ZULÜM


(Kaynak: Akgöz, Serkan, Basında Atsız, s.302, Bozkurt Yayınları, 1. Baskı, Mart 2016)

"Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan mes’elesi olduğu kadar bir vicdân ve kültür me’selesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikâmette çalışacağız."

1942 – Başbakan Şükrü Saracoğlu

1942 yılında döneminde başbakanı Şükrü Saracoğlu, bu sözleri söylediğinde, dünyâ, 2. Dünyâ Savaşı’nı yaşıyor, Alman orduları, Türkiye sınırına dayanıyor ve başta Avrupa’da olmak üzere bütün dünyâda kan, gövdeyi götürüyordu.

Türkiye, savaşın şartlarında savaş dışı kalmakla berâber, bu savaş dışılık, tam bir tarafsızlık değildir. Zîrâ Almanya’nın üstün olduğu günlerde, Türkiye’de ciddî bir Alman taraftarlığı vardı. Bunda artık klasikleşmiş İngiliz ve Rus düşmanlığının etkisi olduğu kadar, hükûmet yanlısı basının da payı büyüktü.

Ancak 1942-1943 kışında Almanların, Sovyetler Birliği karşısında, Stalingrad’da uğradıkları ünlü yenilgi ve peşinden gelen Sovyet karşı saldırısı, dünyâdaki durumu olduğu gibi Türkiye’deki durumu da etkilemişti. Daha birkaç ay öncesine kadar Alman taraftârı olan birçok gazete, şimdi tam tersi istîkâmette yerini almıştı.

1944 yılının başlarında ise artık, kesinleşen Sovyet-Amerikan gâlibiyeti, Türkiye’nin üzerine de olduğu gibi çökmüş ve Türkiye, bir tercih yapmak zorunda kalmıştı. Bir iki yıl öncesindeki gibi savaşa girmeden Almanya’yı destekleyen bir tutum mu, yoksa Sovyet-Amerikan birliğini destekleyen bir tutum mu?

Mayıs 1944’de yaşanan olaylar, Türkiye’nin o günlerdeki tercihini, dünyâya îlân etmişti. Bir yanda Türkiye’deki Türkçü-Turâncıların devletten tasfiyesi, etkisizleştirilmesi ve halk nazarında îtibarsızlaştırılması amacıyla gerçekleştirilen ve “3 Mayıs 1944”le özdeşleşen “Irkçılık-Turâncılık dâvâsı”; öte yanda da 18 Mayıs 1944’de Sovyetler Birliği’nin diktatör ve eli kanlı lideri Stalin’in emriyle ata yurt Kırım’dan sürülen yaklaşık 194 000 Türk. Bunun dışında Kasım 1943’de sürgün edilen, yaklaşık 75 000 Karaçay Türkü; Aralık 1943’de          130 000 Moğol Kalmuk; Mart 1944’de 25 000 Balkar Türkü ve Kasım 1944’de 89 000 Ahıska Türkü. Yânî 1943-1944 yıllarında sürgün edilen 500 binin üzerinde Türk.

Bir yanda 500 binden fazla sayıda sürgün edilen Türk; bir yanda sindirilmeye, ezilmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılan Türkçüler ve bir yandan da sana sığınan kardeşini Sovyet Ruslara teslîm ederek, öldürülmelerine sebep olan ve Türk askerlerinin önünde, Ruslar tarafından öldürülen 146 Âzerbaycan Türkü.

* * *

Yaşananlar açıkça gösteriyor ki, 2. Dünyâ Savaşı’nı Sovyet-Amerikan bloğunun kazanacağının bellî olması üzerine Türkiye, bir karar vermiştir. Bu karar ise Türkiye’nin dışındaki Türklerin yok edilmesi pahasına, sessiz kalmak.

Atsız ve arkadaşlarının yargılandığı 3 Mayıs 1944 yargılamaları ile 18 Mayıs 1944’de gerçekleşen Kırım Sürgünü arasında, sâdece 15 gün olması, aslâ tesâdüf olamaz. Bu durum, bize açıkça göstermektedir ki, Kırım Sürgünü’nde Türkiye’nin ve dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile hükûmetinin haberi ve izni vardır. Hattâ bu ikili bir oyundur. Bu oyunun SSCB ayağında, Kırım Türklerine sürgün ve soykırım uygulanmış; Türkiye ayağında ise buna karşı sesini yükseltebilecek tek güç olan Türkçüler, ezilmeye çalışılmıştır.

İsmet İnönü ve hükûmeti, dış Türkleri fedâ ederek, onların kanı pahasına Sovyetlerle bu kirli oyuna girmiş ve yüzbinlerce Türk’ün kanını, eline bulaştırmıştır. Aslında bu konuda, en güzel söz, Âzerbaycan Türklüğünün yetiştirdiği, büyük şâir Almas Yıldırım’a âiddir.

“Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.”

1942 yılında Türkçülüğünü haykıran başbakan Şükrü Saracoğlu, iki yıl sonra Türkler öldürülürken susuyordu. Kırım’da, Kafkasya’da, Türkistan’da, İdil-Ural’da yüzbinlerce Türk’ün kanı akarken, susuyordu. Ancak en kötüsü, bu sessizlik, çaresizlikten kaynaklanan bir sessizlik değil; planlı, bilinçli bir oyundan kaynaklanan bir sessizlikti.


KUTLU ALTAY KOCAOVA

16 Mayıs 2012