bozkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bozkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2018 Salı

KANLI ROZET



- Bozkurt rozeti taktığı için öğretmeni tarafından on altı yaşında katledilen
şehîd Necâti Kaya’nın azîz hâtırâsına -

Necâti, on altı yaşındaydı, çocuktu yâni. Çocuktu, çocuk olmasına ama yaşananları, olayları kavrayacak akla ve zihne sâhibdi. Âilesi iyi bir dîn eğitimi almasını istemişti. Niksar’ın bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi, çocuğu için ne ister ki? Vatanına milletine bağlı olsun, dîndâr olsun, bir de ya asker olsun ya imâm...

Necâti’nin yaşı bir orta son öğrencisi için büyüktü. Sınıfındakiler, genelde 14 yaşındayken, onlardan iki yaş büyüktü. Tabiî, dedesinin isteğiyle o iki yılı Kur’ân öğrenmek ve hâfızlık için geçirmişti ve en sonunda hâfız çıkmıştı. Mutlu olmuştu, âilesi. Dedim ya, Anadolu’nun bir bucağında yaşayan bir çiftçi âilesi için daha fazlası var mıdır?

Bununla birlikte Necâti, kendisini çok iyi geliştirmiş, iyi bir Türk olmuştu. Türk târihinden söz ediyor, bozkurtu anıyor, aldığı bozkurt rozetinin gurûrla göğsünde taşıyordu. Elinde Atsız’ın Bozkurtları, hayâlinde Kür Şad ile yaşıyordu. Ben Türk’üm diyordu, Türk’üm. Türk’e dâir ne varsa, kalbimdedir, kalbimin üstündedir.

Ama yanlış zamanda doğmuştu, Necâti. Yanlış zamanda, yanlış insanların eğitiminden geçmişti. Elbette aralarında çok değerli olanlar vardı ama... Çoğu bir çocuğa düşman olacak, ona nefret duyacak kadar kînle dolmuştu ve bu insanlar öğretmendi.

Başçiftlik Bucağı Ortaokulu’na yine her zamanki gibi göğsünde bozkurt rozeti ile gelmişti. Okul müdürü Lütfü Kepenek ise mimlemişti, Necâti’yi. Zâten sürekli gördüğü yerde alay eder, aşağılar, hâfızlığına güler, insanlar içinde rezîl etmeye çalışırdı. Ancak Necâti, âilesinden aldığı terbiyeyle yanıt vermemeyi seçerdi.

Yine bir gün okul müdürü, Necâti’nin inancına sövmüş, “Ne o, Allah’ın seni terk mi etti” diyerek, kendince aşağılamıştı. Artık Necâti dayanamıyor, hocasını uyarmak istiyordu. En sonunda söz tekrarlanınca, “bir daha deme” diyerek uyarmıştı. Müdürün beklediği de buydu. Kavga çıkarmak istiyordu, ezmek, işkence etmek, un ufak etmek istiyordu.

Müdür, o hınçla Necâti’nin göğsündeki rozete elini uzattı. “Çıkar lan iti” diye bağırdı. “Aslâ” dedi, Necâti. Bu tek kelîme, öyle etkiliydi ki, dünyânın bütün direnişçileri bir araya gelse ayakta alkışlardı. Tek bir kelîme, tek bir bakış ve muhteşem bir direniş... Aslâ... Âdetâ Vey ırmağının kıyısındakilerden biriydi, Necâti. Tek bir kelîme ile bin üç küsûr yıl önceye gitmişti.

Aslâ... O ân sınıfındaki arkadaşlarının bir kısmı, devrim adına tuttular, Necâti’yi ve müdür, bozkurt rozetini çıkarıp, pencereden attı. Ardından ise Necâti’nin kafasına bir demir çubuk geldi. Öldüresiye vuruyordu, müdürü. Hani öğretmendi, işi eğitimdi ya. Şimdiki işi ise cinâyetti. Benim gibi değilsin, benden değilsin ya, öl diyen bir öğretmen... Vurdukça vuruyor, öfkesi bir türlü geçmiyordu.

Müdürün öfkesi, ancak yerdeki kan deryâsını görünce geçti. Hepsini bir korku aldı, bu sefer. Ne yapacaklardı? Bir öğretmen, fikirleri farklı diye bir öğrencisini işkence etmişti. Bâzı öğrenciler,
fikirleri farklı diye arkadaşlarına işkence edilmesini desteklemişti. Bâzı öğretmenler de bu şiddete arka çıkmışlardı. Elbette işin içine cinâyet gireceğini hesaplamıyorlardı. Sonuçta hapse girmek vardı. Onun korkusunu yaşıyorlardı. Bu arada diğer öğretmenler ve öğrenciler gelmiş ve Necâti’nin baygın şekilde yerde yatan bedenine bakıyorlardı. İçlerinden biri bağırdı, “kâtiller” diye, kimse sesini çıkaramadı.

Hemen kaldırdılar, bedenini yerden. Önce Niksar’a götürdüler, yeterli doktor yoktu. Bu sefer Tokat’a götürdüler. Yeterli ekipman yoktu. Bunun üzerine Ankara’ya tıp fakültesine götürdüler. Beyin cerrâhîsi bölümünde hemen tedâviye aldılar. Doktorlar şaşırmıştı, böyle bir şiddeti kim, neden yapabilir? Doktorlardan biri sesli düşününce, bir diğeri “Faşizm böyledir. Faşistler kâtildir” demiş. Ancak Necâti’nin kim olduğunu öğrenince susmuştu. Ama yine de belli ki, meslek ahlâkına sâhib biriydi. Cân havliyle hayâtta tutmak için uğraştılar. Ama öyle bir işkenceden nasıl sağ çıkabilir ki, bir insan? Kurt yüreği var diye, kemikleri de kurt gibi olacak değil ya. Hem böyle bir işkenceye, en güçlü canlıyı bile koysan, nasıl sağ kurtulabilir?

Öldü, Necâti. O, Türklüğün değerlerini korumak adına şehîd düşmüştü ve kâtili öğretmeniydi. Annesi yavrusuna baktı, babası yüreğini dik tuttu, dedesi iki damla yaş akıttı ve bir Necâti göçtü, gitti...

O artık, Kür Şad’ın çerisiydi ve Tokat, Vey ırmağının kıyısındaydı. Ankara’da cenâzesini beş bin bozkurt karşıladı. Ağlıyorlardı. Ama bu göz yaşı, yılgınlığın değil, öfkenin, direnişin göz yaşıydı. Hadi demiştim ya, târihin bütün direnişçilerini bir araya toplasalar, Necâti’yi ayakta alkışlarlar.

Cebeci’de Necâti’nin cenâze namazını kıldılar ve Niksar’a yolcu ettiler. Niksar, böyle bir yiğit görmüş müydü, Niksar bu denli şeref kazanmış mıydı, bilinmez. Necâti’nin o aydınlık cesedini Ali Paşa Câmiî’ne getirdiler ve bozkurtlar, ne olur ne olmaz diye, bu mübârek naâşın önünde nöbet tuttular. O esnâda göklerden bir uluma sesi duyuldu. Kîn ve öfke dolu, intikâm ve adâlet isteyen bir ulumaydı. Hepsi yüreklerinde anladılar, bu ulumayı ve Börü Han’ın bu muhteşem selâmına karşılık verdiler.

Ertesi gün Necâti’nin cenâze namazı, tekrar kılındığında, bütün Niksar, bütün Türkiye ve bütün insanlık, ayakta selâmladı...

* * *

Börü Han, o ulumadan sonra öfkesini hep sürdürdü. O sırada Kür Şad, Börü Han’ın yanına gelince “Hadi bakalım, yeni çerimizi karşılayalım” dedi. Börü Han, göz yaşıyla karşılık verdi. O sırada Tanrı Dağları’nın bulutları aralandı ve elinde Bozkurtlar kitâbıyla, ortaokul üniformalı Necâti geldi. Rozeti tekrar göğsündeki yerini almıştı. “Atla” dedi Kür Şad. “Çerilerimden biri de sensin”...

Mutluydu, Necâti. Ama yine de âilesini özlüyordu. Onları da ancak Tanrı Dağları’ndan görebiliyor, ancak rü’yâlarına girerek konuşabiliyordu. Ne kadar da çok özlemişti, onları. Ama yapacak bir şey yok.

Aradan zaman geçti. Necâti’nin yüzü öfkeyle kızarmaya başladı, yüreği daralmaya başladı. Bunu ilk olarak Börü Han fark etti. Yamtar’a söyledi. Berâber Kür Şad’a gittiler. Kür Şad, Çingis Kağan, Motun Yabgu hep berâber, hasbihâl ediyorlardı. Yamtar ile Börü Han, durumu anlattı. “Atlanın”, dedi, Çingis Kağan, “küçük yiğidimizi görelim”.

Kür Şad’ın çerisi olduğu için söz, Kür Şad’a düştü. “Bu hâlin nedir, ne oldu” diye sordu. Aşağıları gösterdi, eliyle, Necâti. Müdür, çoktan serbest kalmış, Almanya’ya gitmişti ve Niksar gazetelerine “emekli öğretmen” diye yazı yazıyordı. Atatürk’ten söz ediyordu, kendisinin ne kadar büyük bir Atatürkçü olduğunu anlatıyordu. Bunu görünce Gâzî Paşa, öfkeden deliye dönmüştü. Aydınlanmadan söz ediyordu, özgürlükten, öğretmenlerden, Köy Enstitülerinden söz ediyordu. Tanrı Dağları’nı öfke kaplamıştı. Necâti ise “ama ben” diyordu. “Ben ne olacağım”...

O sırada Atsız Hoca geldi, yanına. Atsız’ı ayrı bir severdi, Necâti. Atsız da onu.
Necâti’nin gözlerine bakıp, şöyle dedi:

Bu kavmin titre, makrûn-ı adâlet intikamından;
Kılıçlar çıkmasın bir kerre pür-satvet niyâmından.

(Bu kavmin adâletin yanında olan intikâmından titre;
Kılıçlar çıkmasın bir kere kahredici olarak, kınından.)

Necâti’nin alnından öpmüştü. O sırada Börü Han’ın öfke dolu dişlerinin arasından kan damlamış ve müdür Lütfü Kepenek’in alnına damlamıştı. Anlamadı, müdür. Nereden geldi, bu derken, alnındaki kanı görmek, uykusundan uyanmak, onu rahatsız etmişti. Ama çok daha rahatsız edici olan Börü Han’ın adâlet isteyen ulumasıydı. 

12 Haziran 2018

KUTLU ALTAY KOCAOVA 

1 Ağustos 2015 Cumartesi

KURT DURUŞU

           
Börü Han, Tanrı Dağları’nın sisli doruklarından aşağı baktığında tek bir şey görmüştü. Umutsuzluk. “Nasıl olur” diye düşünürken, ister istemez târihteki Türk hükümdârlarına ve Mustafa Kemal Atatürk’e baktı. Doğru ya, bağrından böyle bir önder çıkarmış bir millet nasıl olur da, umutsuzluğa düşebilir? 

Kafasındaki bu soru işaretleriyle, tekrar insanları izlemeye koyulan Börü Han’ın kulaklarında bir anda sessiz bir çığlık yankılandı. Ürperdi bir anda ve ok gibi fırlayarak koşmaya başladı. Bütün atalar durmuş, Börü Han’ı izliyorlardı. Yıldırım hızıyla koşan Börü Han, bir kayanın üzerine çıktı ve ulumaya başladı. Onun ulumasıyla birlikte, toprak, su, ağaçlar, çayırlar, dağlar, ovalar, bütün dünya ve hatta bütün evren… Acı dolu bir sarsılma ile sarsıldı.

Tanrı Dağları’nın dumanlı doruklarındaki bütün atalar bile, yüreklerini hançer gibi delen od ile o acıyı hissettiler. Peki, ne olmuştu, ne görmüştü, ne duymuştu Börü Han? Ne olmuştu da, o böylesine ulumuş, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyi sarsmıştı. 

*  *  * 

Hasan’ın askerliği bitmek üzereydi. İki haftası kalmıştı. Artık kendini tezkereye hazırlıyordu. Anasıyla, biricik bacısıyla, babasıyla ve dünyalar güzeli nişanlısıyla olan telefon konuşmalarında bu durumdan duyduğu mutluluk belli oluyordu.

Hasan, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde komando olarak askerlik görevini yapmaktaydı. Tam bir Türk evlâdıydı. Hareketlerinden, konuşmasından, karakterinden Türkoğlu Türk olduğunu belli ediyordu. Onbaşıydı. Gerek komutanları, gerekse de arkadaşları tarafından oldukça sevilmekteydi.  

Sabah saatleriydi… Bulunduğu birliğe Genelkurmay’dan bir yazı gelmişti. Irak’ın kuzeyine geniş çaplı bir operasyon yapılacağından söz ediliyordu. Bu operasyonla hem Kandil Dağı’ndaki ve diğer kamplardaki teröristler yok edilecek, hem de bölgede Türkmenlere zulmeden Kürd peşmergeleri tepelenecekti.

Komutanı Hasan’ı çağırdı ve durumu anlattı. Ertesi sabah sınırı geçecekler ve operasyon başlayacaktı. Komutanı, “Arkadaşlarını hazırla ve ailenle helalleş” dedi. “Ne olur, ne olmaz”. Tam bir Türk askeri gibi selamını çakan Hasan, “Emredersiniz” diyerek odadan çıktı. 

Komutanından aldığı emir gereği, arkadaşlarını konferans salonunda topladı ve onlarla konuşmaya başladı. 

“Arkadaşlar,

Yarın sabah büyük bir operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine giriyoruz. Bizim görevimizi doğrudan Kandil Dağı. Bu dağı temizleme görevini bize verdiler. Diğer birliklerde, diğer terörist kampları ile peşmerge yuvalarını dağıtacak.  

Kiminizle bir yıldır, kiminizle de beş altı aydır birlikteyiz. Çok güzel anlarımız oldu. Amma velâkin, istemeden kırmış olabileceğim arkadaşlarım olabilir. Eğer öyle arkadaşlarım varsa, hakkını helâl etsin. Belli olmaz, dönemeyebiliriz, bir daha görüşemeyebiliriz. Bir kahpe kurşun bizi birbirimizden ayırabilir. Hakkınızı helâl edin!

Arkadaşlar,

Sizinle sayısız çatışmaya birlikte girdik. Hepinizin kahramanlığını, cesaretini, kendi özüm gibi biliyorum. Ama yine de Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşan atalarımıza, bizim yanımızda şehîd düşen arkadaşlarımıza, bizi yetiştiren ana babamıza lâyık olmayı Allah bize nâsib etsin.

Allah’tan dileğim, şehâdet ya da gâzîlik rütbelerinden birini bize lâyık görmesidir.” 

Hasan uzun konuşmayı sevmezdi. Söyleyeceğini söyler, yerine geçerdi. Bu seferde öyle oldu, söyleyeceklerini söyledi ve arkadaşlarıyla sarılıp helâlleştiler. Hava kararmak üzereydi. Bir an önce evini arayıp, âilesi ile helâlleşmek istiyordu. Çünkü yarınki operasyondan dolayı erken yatacaklar ve gece yarısından bir süre sonra uyanacaklardı. 

Hasan evini aradığında, telefonu kimse açmadı. Ailesi, Hasan’ın nişanlısına gitmişti. Hasan askerden gelmek üzereydi ve evlilik târihini kesinleştirmek gerekiyordu. Hasan telefonu uzun uzun çaldırdıktan sonra telesekreter devreye girdi. Aslında âdeti olmamakla beraber, ne olur, ne olmaz belki şehîd düşerim de, helâlleşemem diyerek, telefona mesaj bırakmaya karar verdi. 

“Anam, babam, dünyâlar güzeli bacım; 

Yarın sabah, operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine gireceğiz. Büyük bir operasyon olacak. Belki şehîd düşerim, belli olmaz. Eğer ben şehîd düşersem, bana hakkınızı helâl edin. Belli olmaz, belki sizi üzmüşümdür. Gökçen’ime söyleyin, o da hakkını helâl etsin. Çok üzdüm onu. Şimdi kapatmak zorundayım. Sizden son bir isteğim var. Şehîd düşersem, ağlamayın…” 

Hasan, koğuşuna döndüğünde doğruca yatağına girdi ve uykuya daldı. Aslında uyuduğu da pek söylenemezdi ama yine de o uyumaya çalışıyordu. Aklında Gökçen vardı, anası vardı, bacısı vardı, babası vardı. Acabâ âilesi nereye gitmişti? Ya komşuya gitmişlerdir ya da Gökçenlere. Belki de amcasına gitmişlerdi. Bunları düşünürken, Hasan uykuya daldı. 

Ailesi, Gökçenlere gitmiş, gecenin geç saatlerinde de amcasına geçmişler ve orada kalmışlardı. Çünkü Hasan’ın ailesi, İstanbul Pendik’te oturuyor, Gökçenler de Büyük Çekmece tarafında oturuyordu. Amcası da nispeten oraya yakın olan Bakırköy’de oturuyordu.  

*  *  * 

Birlik, Kandil Dağı önlerine gelmişti. Çok sarp bir araziydi. Dağın kuzey tarafından hiçbir şekilde yol yoktu. Dik yamaçlardan ve derin kanyonlardan oluşan bir görünüm sergiliyordu. Sadece güneybatı tarafından giriş vardı.  

Hasan, arkadaşları ile birlikte en önde ilerliyor ve birliğin gerideki askerlerine kolaylık sağlıyorlardı. Aynı zamanda helikopterler ve uçaklar dağı bombardımana tutuyordu.  

Dağa doğru biraz tırmandıktan sonra Hasan, ileriki mağaralarda kıpırdanmalar gördü. Bunlar kendilerinden olamazdı. Çünkü en öndeki birlik kendileriydi. Kendilerinden önce kimse gelmiş olamazdı. Arkadaşlarına kayaların arasına siper alma emri verdi ve mağaranın girişini izlemeye başladılar.

Tahminlerinde yanılmamıştı. Zaten hiç yanılmazdı ki. Bunlar asker değildi. Düpedüz teröristtiler. Telsizle komutanına durumu bildirdikten sonra arkadaşlarına “Hazır olun” emri verdi ve “Ateş” emri ile birlikte çatışma başladı. Karşı taraftan da aynı şekilde karşılık geliyordu. Bunlar Kürd terör örgütü PKK’nın, kampın güvenliğini sağlamak için yerleştirdiği gözcülerdi. Gözcü oldukları için sayıları azdı. Hâliyle beş on dakika içinde bu gözcüler, ortadan kaldırıldı.  

Hasan, gözcülerin telsizle, askerlerin geldiğini örgüte bildirdiğini tahmin ediyordu. Dikkatli olmaları gerekiyordu. Çünkü her yer kendileri için tuzak dolu olabilirdi. Kendi canı neyse ama arkadaşlarının canı kendisine emanetti. Arkadaşlarına baktı. Yılmaz, Oğuz, Mustafa, Murat, Ozan, Altay, Hakan, Âdil, Serkan, Arif, Mutlu… Şehit olsalar, aileleri ne yapardı? Kiminin yeni çocuğu doğmuştu. Daha görememişti bile. Onları düşündü ve daha dikkatli bir şekilde ilerlemeye devam etti.

Dar bir geçitten sessizce geçtikten sonra kendilerine dağın üst taraflarından bir yerden bir el ateş edildi. Neyse ki, mermi hiçbirine isabet etmemişti. Hasan, bütün arkadaşlarına araziye yayılma ve siper alma emri verdi. Artık kampa gelmişlerdi. Bir yandan geriden diğer askerler geliyor, bir yandan da helikopterlerden başka askerler indirme yapıyordu. Çatışma çok yoğundu. Teröristlerin epey kalabalık oldukları belli oluyordu. Direnmeye çalışıyorlardı ama çemberin içine alındıklarından hızla eriyorlardı.

Mehmetler ise tıpkı Çanakkale’deki, Sakarya’daki, Dumlupınar’daki ataları gibi dövüşüyor, hayatta kalmayı düşünmüyordu bile. Yeni doğan bebeklerini dünyâ gözü ile görememek bile sorun değildi onlar için. Hem dünyadan göremezlerse, ukbâdan görürlerdi elbet. Sâdece ve sâdece şehîd olmak için savaşıyorlardı. Düşmanın kalbine inmişlerdi. Ölüm dirim savaşı veriyorlardı ve… Teker teker düşmeye başladılar. Mutlu, Arif, Serkan, Âdil, Hakan, Altay, Ozan, Murat, Mustafa, Oğuz, Yılmaz. Hepsi şehîd düşmüştü. Yüzlerinde apaydınlık bir gülümseme vardı.

Hasan tek başına kalmıştı. Şehîd olmayı arzuluyordu ama bir türlü olmuyordu. Bir mağaraya girdi. Kayaların arasında bir ses duydu. Silâhını oraya çevirdi ve sert bir sesle, “Dışarı çık” diye emir verdi. Emri duyan terörist, hemen dışarı çıktı. Hasan gözlerine inanamıyordu. Karşısında on iki yaşında bir kız çocuğu vardı. Kıyamadı, sağ teslîm almak istedi. Doğru ya, Türk’ün töresinde çocuğa silâh çekmek yoktu. İndirdi silâhını, o an kalbine sert bir bıçak darbesi aldı. Şehîd oluyordu. Arzûsu gerçekleşiyor, arkadaşlarına kavuşuyordu. Kıza dönüp, “Neden” dedi, “Türk’sün” dedi. O an yere düştü Hasan. Canını vermişti. O an, o mağara bir daha asla olmayacağı kadar aydınlığa bürünmüştü.

 *  *  * 

Hasan’ın anasının kalbine âni bir ağrı girmişti. Kimse anlamamıştı, hattâ babası “Ne oldu hanım?” diye sormuştu. Ama yine de gerçek sebebi o an kimse anlamamıştı. Bilmiyorlardı Hasan’ın şehîd olduğunu. O ara babasının eli, yandaki sehpanın üzerinde duran telefonun bir düğmesine değdi ve Hasan’ın bıraktığı mesaj duyuldu.

“Anam, babam, dünyalar güzeli bacım;

Yarın sabah, operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine gireceğiz. Büyük bir operasyon olacak. Belki şehit düşerim, belli olmaz. Eğer ben şehit düşersem, bana hakkınızı helâl edin. Belli olmaz, belki sizi üzmüşümdür. Gökçen’ime söyleyin, o da hakkını helâl etsin. Çok üzdüm onu. Şimdi kapatmak zorundayım. Sizden son bir isteğim var. Şehit düşersem, ağlamayın…”

Ev bir anda buz gibi olmuştu. Ne operasyonu, bu da nereden çıkmıştı? Televizyonlarda o ana kadar bir şey söylenmemişti? Bunları konuşurken, televizyonda haberler başladı.

 “Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde teröristleri temizlemek ve Kürd peşmergelere karşı Türkmenleri korumak için operasyon başlattı. Operasyonun ilk gününde yüz civârında terörist ve peşmerge ölürken, on iki Mehmetçik şehîd düştü. Bu Mehmetçiklerin isimleri …”

O an Hasan’ın annesi, dünyayı, evreni, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyi sarsan, büyük bir çığlık attı. Bu çığlık, diğer şehitlerin analarının çığlıklarıyla birleşmiş ve Tanrı Dağları’na, oradan aşağıları izleyen Börü Han’a kadar ulaşmıştı. 

*  *  *

Börü Han, kayadan inip Kür Şad’ın yanına geldiğinde dumanların arasında on iki kişinin görüntüsü belirdi. Ataların bakışları bir anda, onların geldiği tarafa yönelirken, gelenlerin kimler olduğu belli olmaya başladı. Hasan, Yılmaz, Oğuz, Mustafa, Murat, Ozan, Altay, Hakan, Âdil, Serkan, Arif, Mutlu… Börü Han, onları gördüğünde, Türk milletindeki umudun, her zaman yaşayacağına hükmederek, gülümsedi.

Şehîdler, dumanların arasından çıktıklarında doğruca Börü Han’a doğru yürüdüler ve O’na seslenerek;

“Çağırdın, geldik.” 

“Hoş geldiniz; sefâ geldiniz.”
            
17 Ağustos 2006 

Kutlu Altay KOCAOVA

26 Haziran 2015 Cuma

KURT YÜRÜYÜŞÜ



Vakit, gece yarısını geçmiş, ay, zirvedeki yerini koruyordu. Kurtlar ise hâlâ kendilerine uygun bir yer bulabilmiş değillerdi ve bu halleriyle tehlikedeydiler. Çünkü daha önce bilmedikleri bu yerin, onlara getireceği tehlikeler belli değildi. Önceden yaşadıkları yerden kaçmak zorunda kalmışlardı. Daha doğrusu insanların deyimiyle, göç etmek zorunda kalmışlardı. Yaşadıkları ormanın büyük bir bölümü, çıkan bir orman yangınıyla yok olmuş, canlıların çoğu da ölmüştü. Bu kurtlar ise kurtulmayı başaran ender canlı topluluklarından biri idiler. Hepsinin açık mavi gözleri, boz yeleleri ve ince, uzun bacakları vardı. Görünüşte bu topluluğun kurtlarının, diğer kurtlardan pek bir farkı yoktu. Biri hariç. Önderleri, Börü-Han. Bu yüzden Börü-Han’dı, O. Bu yüzden önderdi ve gerçek bir önderdi.

Birden ileri fırladı ve diğerlerinin önüne geçti. Yaptığı bir baş hareketi ile diğerlerinin durmasını sağladı ve en yakındaki kayanın üzerine çıktı. Etrafı izlemeye ve koklamaya çalıştı. Görme, duyma, düşünme ve koku almada üstüne yoktu. Sanki tepelerin ardındaki görürdü.

Doğa, yalnızca insanların aralarındaki savaşlara sahne olmaz. Diğer canlılar arasında da sık sık savaşlar yaşanır. Doğanın kuralıdır, bu. Yaşamak için savaşmak. Bu bazen aynı tür canlılar arasında da yaşanır ve özellikle kurtlarda bu sık yaşanan bir durumdur. Ama insanların, iç ve dış, her türlü savaşları nasıl acı ise, diğer canlılarında aynı şekilde acıdır.

Düşünceler arasında başını kaldırdı, Börü-Han ve ulumaya başladı. Bunu yapmaktaki amacı, bilmedikleri bu bölgede kendilerinden başka kurtlarda var mı, anlamaktı. Arkasından kendi topluluğu da, bu ulumaya eşlik etti. Bir süre uluduktan sonra sustular ve beklemeye başladılar. Başka bir ses gelmedi ve anladı ki Börü-Han, bölgede kendilerinden başka kurt yok.

Börü-Han, kayadan indiğinde arkadaşlarına, kayanın dibinde toplanmalarını buyurdu. Geceyi orada geçireceklerdi. Sabah olduğunda ise av bulmaya çıkacaklardı. Çünkü bir süredir bir şey yememişlerdi. Kendileri neyse ama sürüde yavrular vardı, dayanamazlardı. Kurtlar uyumuştu. Börü-Han ise düşüncelere dalmış tekrar, onunla birlikte gelenleri düşünüyordu. Bir an önce bir şey yapması gerekiyordu. Sürüye baktı. Yalnızca Boz-Yele vardı, kendisi ile birlikte gelebilecek. Bir de gözcü gerekirdi, sürüye. Bunun içinde Uzun-Bacak’tan başkası uygun düşmezdi. Derken, Boz-Yele ve Uzun-Bacak’ı uyandırdı, Börü-Han. Uzun-Bacak’ı orada gözcü bırakıp, kendisi Boz-Yele ile birlikte bir bilinmeze doğru yola çıktılar. Bilmedikleri bu yerde, bir gece vakti avlanacaklardı. Uzun-Bacak’ta bulunduğu yerden onlar için Tanrı’ya dua ediyordu, ava giderken, av olmasınlar diye, sağ salim gelsinler diye.

Geldiklerinde güneş doğmak üzereydi ve bütün kurtlar ayaktaydı. Yavrular oyunlarına bile başlamışlardı. Bir tane Börü-Han, bir tane de Uzun-Bacak, iki koyun avlamışlardı. Nereden bilsinlerdi ki, avladıkları bu hayvanlar, onlar için yaşam mücadelesinin en tehlikeli kısmını başlatacağını.

Bu hayvanları daha önce hiç görmemişlerdi, tanımamışlardı. Yaşadıkları ormanda bunlar yoktu, yalnızca zaman zaman dağlarda, bunlara benzer dağ keçilerini görüyorlardı, o kadar. Dağ keçisi avlamayı seviyordu, Boz-Yele. Bu yüzden de, bu hayvanları avlamak hoşuna da gitmişti.

Hemen yemeye başladılar. Erkek kurtlar, dişi kurtlar, yavru kurtlar ve tabii ki, Börü-Han. Kısa sürede koyunları bitirdiler. Kemiklerini bile sıyırmışlardı. Artık karınları duymuştu ve bulundukları yeri terk etme zamanı gelmişti. Her şeye rağmen, bulundukları yer güvenli değildi. Kötü şeyler olacağını sezinliyordu, Börü-Han. Topluluğunun başında, şerefli ve başı dik bir şekilde yürüyordu, Kurtların Hanı. Tehlike ise çanlarını çalmaya başlamıştı. Köylüler, ağıla girildiğini ve iki koyunun kayıp olduğunu anlamışlardı. Hırsızların, ağıla girdiğini ve iki koyunu çaldığını düşünüyorlardı. Kurtlar ise akıllarına bile gelmiyordu. Gelmesi de mümkün değildi. Zira on yıldır, bölgede kurtlara rastlanmıyordu. Ama artık zaman değişmiş ve uzaklardaki bir felaket, burayı da etkilemişti.

Köylüler, hemen silahlanıp, hırsızları aramaya başladılar. Saatlerce, günlerce aradılar, bulamadılar. Tâ ki o güne kadar...

Kanyondan çıktıklarının, üçüncü günüydü ve hâlâ o uçsuz bucaksız bozkırdan çıkamamışlardı. Börü-Han, böyle bir ortamda, topluluğunu korumak için elinden geleni ve hatta ötesini yapıyordu. Yine bu şekilde uğraşırken, etrafı gözlemek için oradaki bir kayaya çıktı ve etrafı izlemeye başladı ve yaşamının en tehlikeli bölümünün başladığını anladı.

Başını kaldırdığında, at üzerinde, elinde silah bulunan bir insanın bulunduğunu gördü. Gerçi şimdiye kadar ne at, ne insan, ne de uzun demir görmüştü ama yine de anlamadığı bu şeylerden hoşlanmadı. Hemen kayadan indi ve diğer kurtların, yakınlardaki bir ine saklanmalarını sağladı. Kendi ise görünmeden atlıyı izlemeye başladı. Boz-Yele ve Uzun-Bacak’ı yanına çağırdı. Onlara yavruları saklamalarını ve dişilerle birlikte, gösterdiği gibi dizilmelerini söyledi. Dört yavru vardı, sürüde. Onları güvenli bir şekilde sakladılar. Kendileri de, her biri yanlarında eşleri olacak şekilde yerleştiler. Eğer atlı, inlerine doğru gelecek olursa, bunlar hep birlikte ona saldıracaklardı. Börü-Han, planı böyle yapmıştı.

Hepsi gergindi. Herhangi bir kötü olasılığa kendilerini hazırlıyorlardı. Bu sırada da Börü-Han’ın eşi olan Hatun-Börü kendince dua etmeye başladı. ,

 “Ey, bizi yaratan Tanrı!

Yardımını bizden esirgeme. Gücümüze güç ekle. Korkuyu bizden uzak tut. Yüreklerimizdeki cesareti arttır. Yavrularımızı her türlü tehlikeden uzak tut. Kaderimizde burada ölmemiz varsa, ölelim. Ama yavrularımız yaşasın.

Ey, yeri bize yurt kılan Tanrı!

Senin gücünü hep üzerimizde hissettik. Yine hissetmek istiyoruz. Bizi koru. Bizi bu bozkırdan sağ salim çıkart. Biliriz ki, sen en güçlüsün; senin isteyip de yapamayacağın yoktur.”

Hatun-Börü, böyle dua ederken, her şey olup bitmiş ve Tanrı, en azından şimdilik isteğini kabul etmişti. Atlı adam, inin yakınlarına geldiğinde, Börü-Han’la göz göze gelmişti. Bir kurtla karşılaşmanın verdiği korkuyla karışık şaşkınlık, adamın yüzünden okunuyordu. Karşısındakinin korkusunu sezmişti, Börü-Han. İçinden ona, git diyordu. Derken adamın ona doğrulttuğu uzun demir, ister istemez bir korku yarattı, Kurtların Hanı’nda. Daha önce hiç görmediği bu nesnenin, kendisine zarar verecek bir şey olduğunu hissetmişti. Adam ise kurdun yalnız olmadığını düşünerek ve nişancılığına güvenmeyerek, atını çevirip kaçtı.

Kurtlar, rahat nefes almışlardı. Ama tehlike geçmiş değildi. Biri geldiyse, yakında diğeri de gelebilirdi. Üstelik diğeri, bunun kadar korkak olmaya bilirdi. Yapacak tek bir şey vardı. Hiç vakit kaybetmeden, bu bozkırı terk etmek.

Atlı adam, köyüne döndüğünde soluk soluğaydı. Durumu hemen köylülere anlattı. İşin şaşırtıcı yanı, on yıldan sonra ilk defa bölgede kurtların görülmesiydi. Koyunların hırsızları belli olmuştu. Diğer köylüler, bir iz bulamadıklarına göre hırsız, bu kurtlardı ve koyunlarını kurtarmalarının tek yolu, kurtları öldürmekti. Börü-Han ise bu durumu sezmiş ve bölgeyi terk etmek için inanılmaz bir çaba harcamaktaydı. Yalnızca karınlarını doyurmak için duruyor, geceleri uyumak yerine ilerliyorlardı. Diğer kurtlar bunu anlamıyor, homurdanıyor, ama Börü-Han’a olan güvenleri onu takip etmelerine yetiyordu. Güvenmekte de haklılardı. Çünkü Börü-Han, şimdiye kadar hiç yanlış karar vermemişti.

Topluluk yürüyordu. Her zamanki gibi yine önde Börü-Han vardı. Diğerleri, onu hiç böyle görmemişlerdi. Tehlikeden kurtulmak için kaçıyorlardı. Dört gün sürdü, kaçışları. Ama hâlâ bu uçsuz bucaksız bozkırdan kurtulamamışlardı. Üstelik tehlike yaklaşıyordu. Dördüncü günün sonlarında ormanlık bir alanın yakınlarına geldiler. Topluluk kurtulduklarını düşünüyorlardı. Beraberindekileri kurtarmak için olağanüstü bir çaba harcayan Börü-Han, topluluğun en arkasına geçmişti. Kafasında bir şeylerin dolaştığı belli oluyor ama ne düşündüğünü kimse bilmiyordu. Derken tam kurtulduk dedikleri bir anda at sesleri duyuldu. Kurtlar, başlarını çevirdikleri anda üzerlerine ellerinde silahlarıyla, atlıları görünce neye uğradıklarını şaşırdılar.

Börü-Han, hemen karar vermiş ve diğerlerine olanca hızla ormana kaçmalarını emretmişti. Kendi ise tam tersi yönde bozkıra doğru kaçmaya başladı. Bir anda atlılar, ne yapacaklarını şaşırdılar. Ormana kaçan sürüyü mü kovalasalardı, yoksa bozkıra doğru koşan kurdu mu kovalasalardı?

Kurtlar, ormana girmişti. Börü-Han ise bozkırda tek başına koşuyor ve adamları üzerine çekmeye çalışıyordu. Beş atlıdan oluşan avcı ekibi, ikiye bölünmeye karar verdi. Üçü Han’ın, ikisi de diğer kurtların peşinden gidecekti. Kurtlar, ormanda saklanacak bir yer bulmuş ve kendilerini kurtarmıştı. Onları bulamayan avcılar ise geri dönmüş, bozkırda Börü-Han’ı kovalayan arkadaşlarının yanına gitmişlerdi.

Börü-Han, uçsuz bucaksız bozkırda, bir kaya ve kaya kovuğu bulmuş, buraya sığınmıştı. Artık kendini bozkırın ruhuna, göklere ve yere, kutsal bildiği ne varsa ona emanet etmişti. Olan olsun artık diyordu. Öleceksem öleyim. Ama rahattı. Çünkü o delikli aletten çıkan sesi tekrar duymamıştı ve üstelik avcıların, tümü de kendi peşindeydi. Demek ki, diğerleri kurtulmuştu ve bu yüzden de hepsi kendi peşine düşmüştü. Artık daha fazla kaçmayacaktı. Eğer olduğu kovuğa gelmezlerse, ormana gidip, arkadaşlarını, ailesini bulacak; eğer avcılarda kovuğa gelirse, onlara saldıracak, en azından birini öldürecekti. Yani savaşacaktı ve şerefli bir şekilde ölecekti. Mutluydu, çünkü kendine güvenenleri korumayı ve kurtarmayı bilmişti. Kendi ömrüne mal olsa bile.

Avcılar, en sonunda onu bulmuşlardı. Artık savaşa tekrar başlayacaktı. Ya ölecekti, ya öldürecekti. Yapması gerekeni yapacaktı. Topluluğuna saldıranları öldürecekti ve kahraman gibi ölecekti. Biliyordu ki, ölümü düşünenler, kahraman olamaz. Biliyordu ki, kahraman olmayanlar, önder olamaz.

Doğrudan en öndeki avcının, boynuna saldırdı ve avcı, çok direnemeden öldü. O sırada ise üzerine mermi yağıyor ve vücudu delik deşik ediliyordu. Yavaşça gözlerini kapadı. Bozkır, orman, dağlar, nehirler, göller, gökler, yer, yıldızlar, ay, güneş... Hepsi... Bu şerefli ölümün önünde eğildiler ve kurdun, şerefli ruhu, bedenine ve hâlâ bedenine mermi yağdıran avcıları izleyerek yükseldi. Yükselen ruhu ise bütün dünyada direnişin, şerefin, yenilmezliğin sembolü oldu.

*   *   *

Artık sabah olmuş. Genç Mustafa Kemal, gördüğü bu rüyanın etkisi altında kalmıştı. Bu etki, ömrünün sonuna kadar devam edecek ve ölürken, bir insan olarak değil de, sanki bir kurtmuş gibi ölecek ve ruhu yıllar ve hatta yüzyıllar boyunca direnişin, mücadelenin, şerefin ve yenilmezliğin sembolü olacaktı. Bu ruh, nesilden nesle aktarılmaya devam edecekti ve bu akış, dünyanın sonuna kadar devam edecekti.

Eğer bu ruhun hâlen var olup olmadığını merak eden varsa, etrafına baksın. Eğer etrafında şerefli bir yaşam için mücadele eden ve sevdiklerini korumak için, değerlerini savunmak için savaşan canlılar varsa, bu ruh oradadır.

13 Temmuz 2004, Salı – Kutlu Altay KOCAOVA