Enver Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enver Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2017 Salı

KIZILCAHAMAM KIZILA BOYANDI BEYİM


- 11 Mayıs 1920’yi 12 Mayıs 1920’ye bağlayan gece, kalleşçe şehîd edilen İzmir kahramânı Kaymakam (Yarbay) Ârif Bey’in azîz hâtırâsına -

            Kızılcahamam, şu mayıs gecesinde daha bir kızıla boyanmıştır. Gece karanlığı ölüme keserken, kızıl kan toprağı suluyordu. İşte, Ârif Bey’in cesedi öylece duruyordu. Kızıl kana doyan, kızıl gecenin altında, Kızılcahamam’da…

            Neler sığmıştı, şu ömre? Yemen’in çölleri sığmıştı. Çölün kum tânesinden kat be kat fazla ihânetin ortasından çekip gelmişti ya, yılmamıştı. Trablusgarb’a uzanmıştı, sonrasında da Balkanlarda dövüşmüştü. Koskoca bir Çanakkale, Arıburnu’nun o keskin ve ölüm kokulu yarları sığmıştı. Sonra Diyarbakır’ın surları, Bitlis’in minâreleri sığmıştı ve ardından İzmir… Yunan’ı gözleriyle görmüştü. Ama düşmânı görür gibi değil, ölümü görür gibi görmüştü, Yunan’ı. Düşmân denileni Çanakkale’de İngiliz olarak, Bitlis’te de Rus olarak görmüştü ya, onların yanında Yunan düşmân mı sayılır? İşte, düşmân bile sayılamayacak olan Yunan, şimdi İzmir’deydi. Gözlerinin önünde. Düşmân dediğini, namludan görmeli, pencereden değil derlerdi ya, işte olan da oydu. Ona sorsan, elbet namludan görmek ister ve o zaman belki düşmânlık makâmına yükseltirdi Yunan’ı. Ah, şu İzmir’in sokaklarında bir ölüm dirim savaşına girse ya… Başka ne isterdi?

            Derler ki, Ârif Bey, o hınçla Yunan’a kurşun yağdırmış. Ama dediğim gibi bunu adamları diyor. Gördük, diyorlar. Başkaları da başka şeyler söylüyor. Başka isimler verenler var. Elbette herkes istediğini der, der ama doğrusu Ârif Bey’in de şânına yaraşır.

            İşgâli kaldıramıyordu. Doğrusu, onun varlığını da işgâlciler kaldıramıyordu. Her yerde Ârif Bey’i arıyor, bakmadık yer bırakmıyorlardı. Öyle ki, İzmir, âdetâ ona haram kılınmıştı. Gitmeliydi, gitmeliydi ama nereye? Önce İzmir’in içini ve dışını örgütlemeli; efesini, kızanını, kabadayısı, külhânını, askerini ve cümle eli silâh tutan gözü peki örgütlemeliydi. Örgütledi de… Gerçi bu, Yunan’ı durdu mu? Elbette, hâyır ama Yunan’a ölmek isteyenlerin kim olduğunu göstermeye yetti ya, o bile yeter. Artık İzmir’de kendisine ihtiyaç yoktu. Hem varlığı ile kimseyi ateşe atmaya da gerek yoktu. Ne yapacaktı, peki? Baba yurdu ne güne duruyor? Afyon Bayat yollarına düşmeye karar verdi. Tabiî, yanında da adamları…

            Afyon yolları, elbette beyimize güzeldir. Lâkin bin bir ihânetin bin bir fazlasını görmüş biri için her zaman yeni bir ihâneti beklemek gerekir. Onu da yine Afyon yolunda görmüştü. Eskişehir üzerinden Afyon’a giderken, İstanbul’a itaât eden bir jandarma yüzbaşısı tarafından tarafından durdurulup, tutuklanmak istenmişti. Hem suç ne, günâh ne? Yunan’a itaât etmemek, direnmek mi suç? Elbette, rûhunu satanlar için suç. Peki, nerede görüşmüş, yüzbaşının yarbayı derdest etmeye kalktığı? Hem askerî disiplin nerede, vatan nerede, terbiye nerede? Elbette istememiştir, ama ne yapacak, el mecbur, hadi kendi cânından geçti, yanındakilerin cânından nasıl vazgeçsin? Var mı, buna hakkı? Yok, tabiî ki… İstemese de, jandarma ile çatışmaya girdi ve bir yoldaşını şehîd, bir yoldaşını da esîr verdi. Elbette kurtuldu ama Türk’ün Türk ile vuruşmasından kim kurtulmuş ki, o kurtulsun?

            Artık zaman, zaman değildir; hâl de, hâl değildir. Hemen Bayat’a yol almış ve civâr köylerden, yaylalardan ne kadar serdengeçti varsa, milis niyetine toplamış, silâhlandırmıştı. Hepsi de Karakeçiliydi, bunların. Elbette Ârif Bey de… Kısa sürede, o zaman ve şartlarda büyük ve güçlü denilebilecek bir müfreze kurmuştu. “Karakeçililer Müfrezesi”ydi adı.

            Afyon, İngiliz’in elindeydi. Tepede İngiliz bayrağı, vilâyette İngiliz kuklası… Ama İngiliz bile korkmuştu. Nasıl korkmasın ki? Şehrin içinde kendisi ama dışarı çıktığı ân… Elbette korkan sâdece İngiliz değildi. Civârın eşkıyâsı da, eşkıyânın yatağı köylü de korkuyordu. Nasıl korkmasınlar? Her yandan dedikodular duyuyorlardı. Ârif Bey, şöyle yapmış; Ârif Bey, böyle yapmış. Hem yüz dedikodudan biri bile doğru olsa, korkutmaya yeterdi.

            Bu arada artık Afyon’da İngiliz’in kalmaması gerekiyordu. Bir gün İngiliz bayrağını indirip, İngiliz birliğiyle küçük bir çatışmaya girince, İngilizler pabucun pahalı olduğunu anlamış ve şehri terk etmişti. Ama bu en çok şehrin vâlisine koymuştu. Hükûmetine sonuna kadar itaâtkâr olan vâli, İngiliz yanlısıydı ve onlar için yapmayacağı şey yoktu. Onun da hesabının kesilmesi gerekiyordu. Cezâ niyetine evininin basılması ve tokat, ardından da İstanbul’a yolculuk…

            Sonrasında Konya’nın Bozkır’ında ortalığın karışmaya başlandığı söylendi. Derler ki, bizzât Mustafâ Kemâl Paşa, Ârif Bey’i adamlarıyla berâber görevlendirmiş. Tabiî, nâm sâhibi kişi gelince, berâberinde korku da gelir ya, isyâncıların sayısı da korkuyla berâber katlandıkça katlanmış. Bozkır’a hâkim olmuşlar. On gün de Bozkır’ı geri aldığı gibi kaçan âsileri tepelemeyi de başarmış. Ama bence ona en çok koyan, Karaman yolu üzerindeki Kızılkuyu’da köylülerin yaptıkları olmuştur. Elbette kendisinin, bin bir ihânetin bin bir fazlasını ekleyerek görmediği ihânet kalmamıştır. Ama bunu hangi yürek kabûl edebilir ki?

            Yüzbaşı ve asteğmen ile yanlarında otuz asker olarak köye gelmişler, geceyi geçirip, gitmeye karar vermişler. Lâkin gece, askerler uyuyunca, köylü akın etmiş, subaylarla askerleri pusuya düşürmüş. Hepsini çırıl çıplak soyup, silâhlarını da alıp göndermeye karar vermişler. Hattâ subayları öldürmek istemişler de, birkaç kişinin, herhâlde korkudan, uyarısıyla vazgeçmişler. Şimdi bu köye ne yapılsın? Sonra Ârif Bey, şöyle yaptı, böyle yaptı. Şöyle gaddâr, böyle gaddâr. Garibân askere bunları yapanlar gaddâr ve zâlim değil de, Ârif Bey mi gaddâr ve zâlim?

            İsyân bastırılmıştı ve Ârif Bey, Afyon’a dönmüştü, dönmesine ama ortalık kan revân. Hem Ankara’da meclis açılacak, Mustafâ Kemâl Paşa hazretleri dünyâya istiklâli ilân edecek. Ama gel gelelim, yine isyân. Bolu’dan Düzce, Adapazarı, hattâ Kartal’a kadar her yer yanıyor. Bir yandan da Nallıhan’a girmişler, Beypazarı’na dayanmışlardı. Zâten Yunan da ilerliyor. Ne olacak? Paşa’nın emriyle bölgedeki bütün Kuvvâ-i Millîye komutanları ile askerî birlikler, isyânın üzerine gönderilmişti. Elbette Ârif Bey de. O, önce Ankara’ya uğramayı, meclîsin açılışını görmeyi ve meclîs önünde askerî düzende bir geçit yapmayı düşünmüştü. Yapmıştı da. Derler ki, Mustafâ Kemâl Paşa, bunu çok beğenmiş, tebrîk etmiş.

            Ârif Bey, Nallıhan’a yürürken, birçok âsîyi tepelemiş, yoluna devâm etmişti. Bolu’ya kadar ilerleyince, gelenin kim olduğunu gören bir kısım Bolulu, beyaz bayrak çekip, af dilemişti. Af… Ne güzel kelîme… Onca zulüm, onca ihânet ama af. Neden? Gelenden korktukları için… Neden korkuyorlar? Yaptıklarının ve yapmadıklarının dedikodusunu duydukları için… Ancak korku, ihâneti örtmez. Bir yanda da beyaz bayraklarla çevirme çalışmışlardı. Kork, af iste ama çevirmeye çalış. Elbette bir kurmay olan Kaymakam (Yarbay) Ârif Bey’in bunu görmemesi mümkün mü? Olacakları bildiği için Bolu’ya girmemeye karar verdi, geri çekildi. Ama civardan asker desteği isteyip, şehre hâkim olunmasını sağladı. Yetti mi, peki? Hâyır…

            Bir yandan Mudurnu’dan, bir yandan da Düzce’den akın akın âsi geliyordu. Nerede, nasıl duracaksın? İllâ geri çekileceksin. Hem dağ savaşında cephe mi var, siper mi var? Kızılcahamam’a kadar çekildiler. Bir yandan da diğer askerî birlikler de bozgun hâlinde Kızılcahamam’a çekilmişlerdi.

* * *

            İşte, cesed orada duruyor. Ay gibi parlak. Başından akan kızıl kan, kara geceyi kızıla boyuyor. Kim ne yaptı, neden yaptı? Mechûl mü gerçekten? Bin bir ihânetin bin bir fazlası ihâneti yaşayan Ârif Bey, hâince mi öldürüldü?

            Adamları derler ki, âsîler karşısında savaşmadan kaçan ve nice erinin şehîd düşmesine yol açan Binbaşı Rüştü suçludur. Hem bu yüzden Ârif Bey, onu asacaktı, neredeyse. Araya girenler kurtarmıştı. Başkaları da der ki, başkaları suçludur. Herkes bir şeyler söyler. Söyler, çünkü yiğitlerin düşmânı bol olur. Sevmesi gerekenler bile düşmandır, bâzen. Afyon’dan İngiliz bayrağını indirdiği için borçlu olanlardan da düşmânları vardır, istiklâl yanlısı olduğunu söyleyenlerden de ve hepsi birbirine destek olur da, yiğidi yok etmeye karar verirler.

            İşte cesed, orada duruyor. Rûhu ise yükselmeye başladı. Bir yanda ateşler içinde Bolu, bir yanda Ankara; bir yanda İstanbul’da İngiliz, bir yanda İzmir’de Yunan ve cesedi tek başına. Rûhu yükseliyor. İşte, şu Refet Paşa değil mi? O ân, Refet Paşa’nın alnına iki damla kanlı gözyaşı dökülüyor ve Refet Paşa, gâibden gelen bir ses duyuyor. Sesin sâhibi şöyle diyor:

            “Paşam, ben size ne yaptım? Ne yaptım da, ona buna benim hakkımda “Merak etmeyin, Ârif Bey, bir daha Afyon’a gelmeyecek” dediniz… Neyse, dediniz ya, canınız sağ olmasın ama vatan sağ olsun…”

            Paşa, etrafına baktığında kimseyi göremeyince şaşırmıştı. Sonra kafasının içindeki kuruntulara verip, uzaklaşmıştı. Henüz Ârif Bey’in öldüğünü bilmiyordu.

            Artık yükselecek yer kalmadı. İşte, karşıda Börü Han bekliyor. Önce muhteşem bir kurt uluması, ardından “Hoş geldin” diyen gözler… “Ne olacak” diye soruyor, Ârif Bey. “Kurtulacağız, merâk etme. Ateş de sönecek, gelen de gidecek. Gidelim, içeride seni bekliyorlar. Hem yakında Enver Paşamız da gelecek.”

            Enver Paşamız… Dünyâdayken Mustafâ Kemâl Paşamız sözünü duyduğunda mutlu olurdu; buradayken ise Enver Paşamız sözünden… Anlıyor, Ârif Bey… İki damla gözyaşı dökülüyor, gözlerinden. O sırada Berlin’deki odasında uyumaya çalışan Enver Paşa’nın gözlerine düşen damlalar, Paşa’yı uyandırıyor. Paşa, gözyaşlarının kaynağını biliyor, yerinden doğruluyor, ellerini açıp duâ ediyor ve Fâtihâ okuyor. Sonrasında da iki cümle söylüyor.

            “Hoşça kal kardeşim… Az kaldı, geleceğim.”

           Sonrasında ise bir türkü söyleniyor.

"Kızılcahamam, kızıla boyandı beyim.
            Al yeşil bayrağa sarıldı beyim
Bunca kemliğin için sürüldü beyim

Uyan beyim, uyanmaz mısın?
            Bunca hâini, vurup kırmaz mısın?"

KUTLU ALTAY KOCAOVA

16.05.2017

16 Eylül 2016 Cuma

İ’DÂM EDİLEN İKİ TÜRK ASKERİ ÜZERİNDEN 20. YÜZYILIN BAŞINDA OSMANLI DEVLETİ


Görsel: Jandarma eri Hâlim ve Abbas'ın asıldığına dâir 16 Ağustos 1903 târihli The New York Times gazetesi haberi


            Bilindiği üzere 20. yüzyılı ilk yılları, Osmanlı Devleti’nin yıkılacağını gösteren sayısız olayla doludur. Bunlardan biri de günümüzde Makedonya’da yer alan Manastır şehrinde Rus konsolosunun öldürülmesinden dolayı Hâlim ve Abbas adlı iki jandarma erinin i’dâm edilmesi olayıdır.

            1903 yılı, Osmanlı Devleti’nin yıkılacağını öngören Arnavûd ve Bulgar terör hareketlerinin, büyük ölçüde arttığı bir yıldır. 30 Mart 1903 târihinde Mitroviçe’de Rus konsolosluğu açılmasını protesto eden, sayıları 2000-3500 arasında silâhlı Arnavûd, Mitroviçe şehir merkezine saldırmış ve Osmanlı 18. Nizâmiye Tümeni ile giriştikleri çatışma sonucunda çok azının sağ kalması üzerine geri çekilmeye mecbûr kalmışlardır. Ertesi gün ise şehirde dolaşan Rus konsolos Grigori Şergina, Arnavûd kökenli bir asker tarafından vurulmuş ve on gün sonra ölmüştür[1].

            Günümüzde Kosova’nın kuzeyinde yer alan Mitroviçe şehrinin çoğunluğunu Müslümân Arnavûdlar oluşturmaktaydı. Ancak şehir üzerinde Sırp ve Bulgarların amaçlarının bilinmesinden dolayı Arnavûdlar, burada bir Rus konsolosluğu kurulmasına kesinlikle karşıydı. Bu yüzden de Arnavûd ileri gelenlerden İsâ Bolatin’in şehirde Rus konsolosa evini kim verecek olursa, o evi yakacakları tehdîdinde bulunduğundan söz edilir[2]. Bu arada konsolos da, kendisini Slav dâvâsına adayan bir kahraman olarak görmektedir. Bu yüzden de sürekli olarak köyleri ve çevreyi gezmekte, güvenlik tedbîrlerini kabûl etmemektedir. Arkadaşı Andrevski’ye yazdığı mektûbunda ise “Ya Türkler ya Arnavutlar ya da Boşnaklar bizi ve faaliyetimizi yok edecekler”[3] demiştir. Bu ise bölgedeki faâliyetlerinin tamâmen Pan-Slav amaçlar sergilediğini göstermektedir. Bununla birlikte konsolos, kendisine yönelik bir sûikasd beklediği gibi aynı beklenti, Rusya için de söz konusudur. Zîrâ konsolos, kendisini uyaran bölgedeki Sırplara, ölümünün onlara özgürlük getireceğini söylerken, Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Zinoviyev, İstanbul’daki Sırbistan temsilcisine “Zavallı Şerbina… Onun durumu hiç iyi değil... Şerbina öldürülürse, onu aziz yapmalısınız” demiştir[4].

            Konsolosun öldürülmesinden sonra cinâyeti işleyen kişi yakalanmış ve i’dâm cezâsına çarptırılmıştır. Ancak bunun bölge Arnavûdlarının Rusya düşmânı olmasına yol açacağını düşünen Çar, bölgedeki Rus çıkarlarının korunması için Sultân 2. Abdûlhâmid’den kâtilin i’dâm edilmemesini istemiş ve pâdişâhın affıyla i’dâm cezâsı, hapis cezâsına çevrilmiştir.

            Kosova ve Kuzey Makedonya’da bunlar olurken, Güney Makedonya ve Selânik’te de Bulgar terörizmi artış gösteriyordu. Limanda bir Fransız gemisinin batırılması, şehir gaz dağıtım deposunun havaya uçurulması ve bir tiyatro ile birkaç birahânenin bombalanması eylemleri yaşanmıştır. Bunun sonucunda ise en az 180 kişi ölmüştür[5]. Manastır şehrinde ise Müslümânlarla (Türkler, Arnavûdlar, Boşnaklar, Pomaklar gibi) ile Bulgarlar arasında silâhlı çatışmalar çıkmış ve iki taraftan 20 civârında kişi ölmüştür. Bu arada bölgedeki millîyetçi Arnavûdların, Bulgarlarla işbirliği yapmaya başlaması üzerine Şemsi Paşa ile kurmay başkanı ve o dönemde binbaşı olan Fevzi Çakmak, onları iknâ etmeye çalışmıştır. Fevzi Çakmak’ın uyarıları etkisini göstermiş ve Arnavûdlar, Bulgarlara verdikleri desteği kesmişlerdir[6].

            Görüldüğü üzere 1903 yılı Osmanlı Devleti açısından Makedonya çevresinin yangın yeri olduğu bir dönemdir. Rusya’nın Manastır konsolosu olarak görev yapan Aleksandır Arkadiyeviç Rostkovski, bu yangından faydalanmak isteyen Rusya tarafından bölgeye bilinçli olarak gönderilmiş biridir. Osmanlı ve Türklere karşı nefret duygularıyla dolu olduğu, Osmanlı’yı bir Rus sömürgesi olarak, halkı ise Rusya’nın köleleri olarak gördüğü yaptıklarından belli olan bu konsolos da sonradan öldürülmüştür.

            Kendisi hakkında Avusturya konsolosunun yazdığı rapora göre jandarmalara küfredip, elindeki şemsiye ile vurmuş; İngiltere konsolosunun raporuna göre ise sık sık Türk me’mûrlara hakâret etmiş, farklı târihlerde, birkaç defâ jandarmalara küfretmiş ve kendisini gören Türk askerlerinin ayağa kalmamalarına hakâretle karşılık vermiş; bir görgü tanığı da Rus konsolosun arabasına asılan bir Türk çocuğunu kırbacıyla vahşîce dövdüğünü anlatmıştır[7]. Ayrıca Manastır’ın Mogil köyüne giden konsolos, kendisini tanımadığı için atını tutan Türk çavuşu kırbacıyla dövmüştür[8].

            Son olarak 8 Ağustos 1903 târihinde Konsolos Rostkovski, Nüzhetiye Karakolu önündeki askerlerin, kendisini selâmlamadığını görünce üzerlerine yürümüş, yine hakâretler etmiş ve ardından Hâlim adlı jandarma eri tarafından öldürülmüştür. Olayın sebebine dâir farklı iddiâlar olsa da, hepsinin ortak noktası konsolosun saldırganlığıdır. Bölgede bulunan bir Türk subayı, konsolosun eri kamçıyla dövdüğünü, nâhiye müdürü olarak görev yapan Hasan Tahsin Bey ise konsolosun tokatladığını anlatmaktadır. Ancak Manastır’daki İngiliz konsolosu MacGregor, Osmanlı hükûmetine gönderdiği raporda, kendi yaptırdığı araştırmaya göre konsolosun saldırdığını ve hattâ silâhıyla askere ateş açtığını, bunun üzerine askerin de onu vurduğunu yazmaktadır. Ayrıca Manastır Vâlisi ve komutanı ile bölgedeki bir jurnal, pâdişâha çektikleri telgrafta da konsolosun önce hakâret edip, vurduğunu, sonra da silâhını ateşlediğini belirtmektedir[9]. New York Times gazetesinin 11.08.1903 târihinde verdiği haberde de, konsolosun Türk askerine “bir Türk domuzu” diye hakâret ettiği de yer almaktadır[10]. Hâlim, olaydan sonra ise o dönemde Manastır’da yüzbaşı olarak görev yapan Enver Bey’e silâhını teslîm etmiştir.

            13 Ağustos 1903 târihinde ise mahkeme olarak toplanan Dîvân-ı Harb, “Jandarma Hâlim’in tehevvürle başladığı fiil-i katli taammüden neticelendirdiğinden Mülkiye Ceza Kanunname-i Hümayununun 170’inci maddesine tevfikan i’dâmına” karâr verilmiştir. Hâlim’in yanında olan diğer asker Abbas da, hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Hâlim’i engellemediği için i’dâm cezâsına çarptırılmıştır. Ayrıca er Zeynel, 15 yıl; belediye fenercisi Tevfîk ise 5 yıl olmak üzere, Hâlim lehine tanıklık yapmalarının “yalancı şâhidlik” olarak kabûl edilmesinden dolayı cezâlandırılmışlardır.[11]

            Yargılama boyunca vekîl olarak konsolos olarak görev yapan Rus Mandelstam, sürekli olarak saldırgan bir tavır almıştır. Hâlim’den silâhı alan Enver Bey ise mahkemeyi sonuna kadar tâkib etmiş, askeri kurtarmak için mücâdele etmiştir. Ancak bunu başaramamış ve bunun Osmanlı Devleti’nin “ebediyen namını lekedâr”[12] ettiğini söylemiştir.

            Bununla birlikte olaydan sonra Sultân 2. Abdûlhâmid’e askerlerin affı için başvurulsa da, kabûl edilmemiş olduğu görülmektedir. Hattâ hükûmet, infâzın aynı gün yapılmasını emretmiştir[13]. Askerî birimler, bunu istemese de aynı gün, askerler, konsolosun vurulduğu yerde asılarak öldürülmüştür. İnfâzın iki gün sonrasında da Rusya donanması, Osmanlı sularına girmiş ve böylelikle Osmanlı’ya bir gözdağı verilmiştir. Pâdişâh ise buna Rus donanmasındaki gemi komutanlarına verilen hediyelerle, karşılık vermiştir[14].

            Görünen o ki, bu olay, Rûmeli’nin Osmanlı’nın elinden çıkmasını hızlandırdığı gibi, Balkan milletlerinin Osmanlı’ya karşı hareketini de hızlandırmıştır. Ayrıca dünyâ çapında Osmanlı’nın yıkılmak üzere olduğu algısını da oldukça kuvvetlendirmiştir. Bu arada bu olayın şâhidi olan başta Enver Paşa olmak üzere, bölgeyi iyi bilen birçok subayın Sultân 2. Abdûlhâmid’e karşı güçlü bir muhâlefet başlatmasını sağlamıştır.

16.09.2016

KUTLU ALTAY KOCAOVA





[1] Saygılı, Hasip, "Sultan II. Abdülhamid’in Meşruiyet Krizi: 1903’te Mitroviçe’de İlk Rus Konsolosu Grigori Şerbina’nın Öldürülmesi", Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s.20, ss.176-177, y.2014 Bahar, Ankara
[2] a.g.e., s.170
[3] a.g.e., s.174
[4] a.g.e., s.174
[5] Saygılı, Hasip, Karadeniz Araştırmaları - Balkan, Kafkas, Doğu Avrupa Ve Anadolu İncelemeleri Dergisi, "1903 Makedonyasında Reformlara Tepkiler: Manastır Rus Konsolosu Aleksandır Rostkovski’nin Katli", s.39, ss.73, y. 2013 Güz, Ankara
[6] a.g.e., s.74
[7] a.g.e., s.75
[8] The New York Times, August 11, 1903 - query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9C03E6D81739E433A25752C1A96E9C946297D6CF
[9] Saygılı, Hasip, a.g.e., s.78-79
[10] The New York Times, a.g.e.
[11] Saygılı, Hasip, a.g.e., s.81
[12] a.g.e., s.82
[13] a.g.e., s.83
[14] a.g.e., s.87