5 Eylül 2015 Cumartesi

TİYATRO BİTTİ - Selin’in Kaleminden -




1

Hatice’nin Gökçen’le bana yazdığı mektubu okuduğumda, gerçekten “tiyatro bitti” diye düşündüm. Gökçen, sanki beynimin içini okumuşçasına, gözlerime baktı ve “Hayır” dedi, “tiyatro bitmedi, yeni başlıyor”.

Gözlerine baktım Gökçen’in ve sordum. “Emin misin, tiyatro şimdi mi başlıyor?”. “Evet” dedi, “evet, şimdi başlıyor.”

Kendimi bir an Gökçen’e teslim ettim. Bütün irâdemi ona bıraktım. Sonra bana dönerek, “Kalk, gidelim”.

Yürümeye başladık. Aklımda Hatice vardı. Hatice’nin o, yerde, cansız yatan, soğuk bedeni gözlerimin önünde gitmiyordu. Bir de son cümlesi, “tiyatro bitti”. Gerçi Gökçen, tiyatronun yeni başladığını söylüyordu ama ya gerçekten bittiyse, biz uzatmaya çalışıyorsak, yerimizden kalkmak istemiyorsak ne olacaktı?

            Beynimdeki bu düşüncelerden, beni kurtaran Gökçen oldu. Bir kafenin önünde, “oturalım mı” şeklindeki sözü, beni kendime getirmeye yetti. Gökçen, benim için endişeleniyordu. Ruh ikizi gibi tanıma inanmasa da, gerçekten de Hatice ile benim ruh ikizi gibi bir şey, belki bir kader ikizi olabileceğimizi düşünüyordu.

            Oturduk ve oturmamızla beraber, genç bir garson yanımıza geldi.

-          Bir şey ister miydiniz, hanımlar?
-          Çay.
-          Çay mı?
-          Sen çay getir.

O an, sen çay getir, derken, ağzımdan çıkan ses, âdetâ Hatice’nin sesiydi. O öfke, o kızgınlık… Başka birinin olamazdı bu. Tabii olarak bu durumda, benimle ilgili olarak Gökçen’in daha da fazla korkmasını sağlıyordu.

Çayları, aynı garson getirmişti. Ama bu sefer, bana bakmamış, doğrudan Gökçen’le temas kurmuştu.

Garson gittikten sonra, Gökçen’in gözlerinin içine bakarak sordum: “Hatice ile benim, en çok neyimiz benziyor?”

“Her şeyiniz” dedi, hiç düşünmeden. “Âdetâ kaderiniz beraber yazılmış.”

-          Biliyor musun, bazıları buna “ruh ikizi” diyorlar.
-          Öyle şeylere inanmadığımı biliyorsun. Ama her şey bir yana, gerçekten de kaderiniz çok benziyor ve bu da beni korkutuyor.
-          Kendimi öldüreceğimden korkuyorsun, değil mi?
-          Evet, bundan korkuyorum.
-          Bende bundan korkuyorum.

Sonra sustuk. Yaklaşık on beş dakika, ne ben konuştum, ne de Gökçen. Sonra suskunluğu yine ben bozdum.

-          Ailemle ilgili ne biliyorsun?
-          Senin anlattığın kadarı. Sadece boşanmış oldukları.
-          Bir tarafta ateist bir baba. Ama öylesine ya da insanlara saygılı bir ateist falan değil. Gerçekten inançlı bir ateist. Ateizmin bütün kurallarına harfiyen uyan, hattâ bunun çok ötesinde olan biri. Bir, din düşmanı, iki kelimesinden biri din olan, mutaassıp bir ateist. Öteki tarafta da zamanında babamın etkisi ile ateist olmuş, ama sonra Müslüman olup dine yönelen, üstelik târikâta girecek kadar kendini kaptırmış bir anne. Söylesene ben, bu ikisinin arasında nasıl yaşarım?
-          Zor bir durum. Ne söylesem boş. Yaşamayan bilemez.
-          Babam annemi, gerici, örümcek kafalı olarak görüyor. Annem babamı, din düşmanı, kâfir, kötü, şeytan olarak görüyor. Şimdi hangisi haklı? Hangisinin yanında olmalıyım?
-          Benim ailem, dinî değerleri olan, İslâm’ı olduğu gibi yaşayan ve kimseye karışmayan, herkesle arası iyi olan bir aile. Bana göre ikisi de yanlış yolda. Annen de, baban da. Baban bir kere çok katı, çok kapalı olduğu için çöküşe hazır insanlardan. Annen de, kolay savrulabildiği için çöküşe hazır insanlardan.
-          Haklısın.  

2

Babamla annem, üniversitede tanışmış. Babam, materyalist felsefeyi benimsemiş ve bütün dinleri reddetmişti. Zaten arkadaşları da kendi gibiydi. Bir düşünceyi incelerken bile dine bakışına göre incelerdi. Öyle ki, Kemalizm’in laikliğini bile eksik bulur, Atatürk’ü dini neden kaldırmadığı konusunda eleştirirdi. Bu noktada Sovyet rejimini beğenir ve Marks’ı dünyanın “tek” gerçek filozofu olarak görürdü.

Karizmatikti. Daha doğrusu kendi arkadaş ve düşünce çevresinde ilgi çeken biriydi. Annemde böyle bir ortamda ona ilgi duymuş ve bu ilgi, sonunda evliliği getirmiş.

Annem, babamın etkisi ile bu dönemde ateist olmuş. Zaten ailesinden de bu konuda bir eğitim almadığı için babamın etkisine açık bir hâldeymiş.

Bizim ev, ağzına kadar kitap doludur. Ama bu kitapların yarısı, Marksizm’i anlatan kitaplar, yarısı da ateizmi anlatan kitaplardır. Marks’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in kitapları ile Turan Dursun ve İlhan Arsel’in kitapları, başköşede durur. Kutsal kitap muamelesi görürler. Bunların dışında kitap bulamazsın evde. Diğer fikirler ile dinleri anlatan kitaplar da, babamın sevdiği yazarlar tarafından yazılmışsa girebilir. Babam, herkesi kendi görüşleri ile değerlendirir. Kimseyi kendi dilinden dinlemek gibi bir düşüncesi yoktur.  

Meselâ Atatürk’ü çok iyi bilir ya da öyle sanır. Atatürk’le ilgili çok kitap okumuştur ama bir kere bile Nutuk’u orijinalinden okumamıştır. Sadece bir kere Hıfzı Veldet’in düzenlediği Söylev’i okumuştur, o kadar.

Bugünkü olayları anlatayım babama, yorumu bellidir. Din baskısı ile ezilen gençlerin, fırsat bulduklarında kendilerini ortaya atma biçimidir, ona göre. Hatice’nin intihârı ise bu sebeple bunalıma kapılan gençliğin çıkış yolu.

Ben ortaokuldaydım. Annem o dönem bir sorun geçirdi. Depresyon gibi bir şey. Kimse ile konuşmadı, içine kapandı. Öyle kırılgan oldu ki, dokunsan ölecek sanki. Bu dönemde annem, babamdan destek bekledi. Onun yardımını istedi. Babam bir gün bile ilgilenmedi.

Bir gün annem, sanırım Ramazandı, yolda yürürken bir ses duyuyor. Farklı bir ses, aslında farklı değil ama kendisini farklılaştırmaya çalışanların arasında yaşadığı için ona farklı gelen bir ses duyuyor. Yaklaştıkça bu sesin, ney sesi olduğunu anlıyor. Ney’i çalan adam da, annemi fark edince, içeri buyur ediyor ve çalmaya devam ediyor.

Hiç tanımadığı birinden gördüğü bu yakınlık, annemi çok etkiliyor ve her gün oraya gitmeye başlıyor. Bu arada gittiği yerde, her gün, günde bir saat, Kur’ân okunuyor. Okuyan ise neyzenin oğlu.
Annem uzun süre bu durumu, bizden gizledi. Babamdan gizlemesinin sebebi, alaya alacağı ve kendisini aşağılayacağı içindi. Bunun böyle olacağını biliyordu. Çünkü babam, inançlı insanları, hangi dinden olursa olsun, küçümser, adam yerine koymazdı, aşağılardı. Benden gizlemesinin sebebi ise çocuk aklımla babama söylemeyeyim diyeydi.

Babam da annemin, ne yaptığını fazla merak eden biri değildi. Herkesi kendinden küçük gördüğü için, buna annem ve ben de dâhil, kimsenin ne yaptığı ile pek ilgilenmezdi.

Bir gün eve geldiğimde annem, farklı bir müzik dinliyordu. Bu bir ney dinletisiydi. Şaşırdım, bunun ne olduğunu sordum anneme. Ney dinletisi, dedi. Ney? Hayatımda ilk defa duyduğum bir şey.

Anneme dönerek;

-          Anne, iyi de, ney, ne ki?
-          Üflemeli bir müzik âleti.
-          Çok güzelmiş. İlk defa duydum.
-          Kızım biliyorsun, baban, bu konularda çok katı, anlayışsız. Onun haberi olmasın. Bu ses, beni rahatlatıyor. Yıllardır aradığım huzuru buluyorum. Duyarsa, yine kırar beni. Aramızda kalsın, anne-kız sırrı olsun. Tamam mı?
-          Merak etme, anne. Anladım. Sanırım dinî müziklerde çalınan bir şey. Çok güzel, çok huzurlu.
-          Öyledir.
Babama, hiç söylemedim. Hâlâ da bilmez. Annemden boşandıktan sonra bile söylemedim. Zaten söylememe de gerek kalmadan, annem, neyi terk etti.

Babamın annemin üzerinde yarattığı etki, hâlâ devam ediyor. Fikirler ve inançlar değişse de devam ediyor. Öğrenmek istediklerini, kaynağından değil; başkalarından öğreniyor.

Biliyor musun, annem, bir gün olsun, Kur’an’ı okumadı. İslâm’ı incelerken bile Kur’an’dan değil, başka kitaplardan inceledi. En sonunda da yolunu kaybetti.

Bir gün eline bir kitap geçti. Dinî bir kitaptı. Heyecanla okudu. Bir iki günde kitabı bitirdi. Bu kitap için de anneme söz vermiştim, babama söylemeyeceğime dâir.

Bu kitap, annemi epeyce bir sarstı. Neyzenin neyiyle, okunan Kur’an, ruhunu rahatlatmış, bunalımdan çıkarmıştı. Ama annem için bu yeterli değildi. Okuduğu kitap, her türlü müziğe karşıydı. Hatta ney çalmayı, kâfirlik olduğunu söyleyen bir kitaptı. Hatta bazı bölümleri, daha da sert ve katıydı.

Bir gün annem, yine neyzene gitti, yanında bende vardım.

-          Neyin, dindeki hükmü nedir?
-          Kızım, dinimizin neyle ilgili bir hükmü yoktur. Her ne kadar bazıları, bunu günâh olarak görse de, doğrusunu Allah bilir, ben bunda bir günâh görmüyorum.
-          Peki, gerçekten günâhsa?
-          Kızım, biz neyi peygamber aşkına çalarız. Onu düşünerek, onu hissederek çalarız. Anlatılır ki, Peygamber Efendimiz, Allah’ın kendisine ihsân ettiği esrâr ve hikmet denizinden bir damlasını, ilmin kapısı Hazreti Ali’ye de emânet eder ve “Bu sırları sakın ifşâ etme!” diye sıkı sıkı tembihler. Hazreti Ali, kendisine tevdî edilen bu emânete tahammül edemez, altında iki büklüm olur. Çöllere düşer. Derûnunda sakladığı esrârı bir kör kuyuya döker. Vakt olur, kuyu suyla dolup taşar. Kuyudan taşan bu sular, çevresini zamanla bir sazlık hâline çevirir ve burada kamışlar biter. Bu sazlığın rüzgârda hoş nağmeler çıkardığını fark eden bir çoban, bunlardan bir tanesini keser ve ondan “ney” yapar. Fakat ney’den çıkan bu ses, o kadar içli ve yanıktır ki, herkes bu sesin derin, duygulu ve yakıcı nağmelerine meftûn olur. Onunla ağlar, onunla gülmeye başlar. Çobanın ünü kısa zamanda yayılır ve Arab kabîleleri bu çobanı dinlemek için etrafında toplanmaya başlarlar. Biz böyle inanırız, dileyen inanmaz.

Neyzen, annemdeki değişimi fark etmişti. Üzüntüsü gözlerinden okunuyordu.

Dükkândan çıkarken, annem, hayatında sahip olduğu, onu rahatlatan şeylerin hepsini bırakarak oradan ayrıldı.

Hani derler ya, insan, bir kötülüğü istesin, onu bulmaktan kolay bir şey yoktur. Bundan sonraki gelişmeler çok hızlı gelişti. Annem kitabın yayıncısını buldu, günlerini onlarla geçirmeye başladı. Sonra babama durumu anlattı ve onu dine dâvet etti. Babam da karşılığını boşayarak verdi. Sonuç ortada. Ben. Silik, ezik ben.

Neyse, saatlerdir ben konuşuyorum, sen dinliyorsun, sıkmıyorum değil mi seni?

-          Olur mu, canım öyle şey. Seni tanıyorum.
-          Sizin okula geldiğimde, beni nasıl fark ettin? Ben hiç fark edilen bir insan olmadım ki.
-          Bizim gibi bir okula gelirsen, fark edilmemek şansın yok. Kaldı ki, sen, her ne kadar sessiz görünsen de, içinde patlamaya hazır bir volkan bekliyor. Hatice de senin gibiydi. Aranızdaki tek fark, o içini dışına da yansıtan biriydi. O isyânını, bütün varlığı ile sen, sessizliğinle yaşayan insanlarsınız. O yüzden dikkat çekmeniz, en azından benim için, zor olmadı.    
-          Neyse, devam edeyim o zaman ben.

Lise hayatım sürekli bocalamayla geçti. Annem ve babamın, zıt ama ikiz dünyasında bocalayan ve bocaladıkça ezilen bir kıza döndüm. Sonrası da sizin okul işte.

İnan, sen benim için de, Hatice için de dayanaktın. Üçümüz arasında sözsüz, kendiliğinden gelişen bir arkadaşlık vardı. Hatice de, ben de senden güç alıyorduk. İkimizin de hayata dâir umudumuzu arttırıyordun. Ama o olay…

O zibidinin, o lafı, öğretmenin susması, bitirdi bizi. Ben Hatice gibi değilim. Cesâret edemem, öyle büyük bir karar vermeye ama. Ama bitti. Ruhum öldü. Hatice sınıftan fırladı. Kendine öğretmen diyen adamda, Hatice’ye kustu kinini. Neden hep, zayıflar, zayıf gördüklerini ezmek ister de, güçlülere direnmek istemezler? Zayıf oldukları için mi, yoksa korktukları için mi?

Aklımda buraya gelmek yoktu, biliyor musun? Okuldan çıktıktan sonra eve gittiğimi sandım, buraya geldim. Oysa yol, tam ters yönde. Üstelik Hatice’nin evini de bilmiyorum? Ne tuhaf değil mi?

-          Bana da, sana olanlar oldu. Ben de Hatice’nin evini bilmezdim.

Tuhaf. Hayat tuhaflıklarla dolu. Sonra Hatice’yi gördüm. Net, tertemiz. O da beni gördü. Gülümsedi ya da ben öyle sandım. Sonra bıraktı kendini. Donup kaldım o an. Sen hiç hayatında, ölü gördün mü? Ben görmedim, ama çok kötü. Üstelik bir ölünün, ölüm ânını da görmek çok daha kötü. O ân herkesin başının etrafına toplandığını gördüm. Kalabalığın arasında da seni fark ettim. Hatice’nin mektubunu okuyordun. Beni fark etmedin. Ben de seninle beraber okudum. Beni sonra fark ettin.

“Gökçen, geldiğim günden beri Selinle beni izliyorsun. Selin farkında mı bilmiyorum ama ben farkındayım. Ama biliyor musun, bundan hiç de rahatsız değilim. Hatta memnunum. Bana öyle geliyor ki, üçümüz arasında kuralsız, sözsüz bir arkadaşlık var. Sadece bakışlarla anlaşılan bir arkadaşlık ve biliyor musun ben bundan çok memnunum.

             Bugün bu dünyada son günüm. Henüz intihâr etmeye karar etmeye karar vermedim ama deneyeceğim. Ölmesem bile bu dünyada son günüm olduğunu biliyorum. Okula bir daha gelmeyeceğim, annemle babamda beni bir daha görmeyecek. Gerçi beni merak edeceklerini sanmıyorum. Ama sen merak etme. Selin’de etmesin. Dedim ya, aramızda kuralı olmayan, sözsüz bir arkadaşlık var.

             Bu yazdıklarım eline geçer mi bilmiyorum. Ama içimden bir ses, bu yazdıklarımı ilk senin okuyacağını söylüyor. Ama hislere inanmam. Bu inancımı yitireli yıllar oldu. Bugün öğretmen, o zibidiye haddini bildirse idi, bunları yazmayacaktım biliyor musun? O bendeki son yaşam kırıntılarını da yok etti. Birazdan ölmeyi deneyeceğim. Bu tamamen bana bağlı değil biliyorum ama yine de deneyeceğim.

             Uzatmanın gereği yok. Bir kitapta görmüştüm. Şöyle diyordu. Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.

Arkadaşın Hatice”


Gökçen bitti. Gerçekten bitti. Tiyatro bitti ama bende salondan çıkacak güç ve cesâret yok. 

24 Ocak 2010

4 Eylül 2015 Cuma

TİYATRO BİTTİ - Hatice’nin Kaleminden -




1

            Annemle babam, uzun zaman önce boşandı. Zaten niye evlendiler, onu da bilmiyorum ya. İkisi de dünyanın kendisi için yaratıldığını sanan ahmâktan başka bir şey değil. Ne birbirleri umurlarında, ne ben, ne de dünya üzerinde var olan herhangi bir şey. Sadece kendileri var ve sadece kendileri için varlar. Ben mi? Onlar için oyuncak olsun, süs olsun diye dünyaya getirilmiş; uğruna fedâkârlık yapılması gerekmeyen biri… 

            Bir insanın annesi ile babasının ayrı olması tuhaf bir şey. Hem anlaşılır, hem anlaşılmaz. Ben de bazen anlıyorum, ama bazen anlayamıyorum. Anlarım, sevgi yoktur, saygı da bitmiştir, çekilmez olmuştur hayat, böyle bir ilişki bitebilir. Zaten de bitmesi gerekir. Ama bir şey yoktur. Rahat yaşama isteğinden başka bir sorun yoktur. Üstelik benim gibi bir meyve vardır ortada ve bir boşanma vardır. Sadece rahat yaşamak için meyveyi çürütmek vardır. İşte bunu anlamıyorum. Bunu anlamadığım içinde annemle babam, bana kızıyor.

            Annemle babam, değişik olmak isteyen, ama değişik olmak için toplumdaki diğer insanlar gibi olan insanlardan. Mesela muhafazakârlığa karşılar. Neden karşılar? Çünkü farklı olmak istiyorlar. Ama ortada şöyle bir sorun var. Karşı olduklara şeye, karşı olan herkes gibi karşılar. Aynı sözcüklerle, aynı kavramlarla, aynı kitaplarla. Üstelik buna farklı olmak diyorlar.

            Bana karşı çok ilgisizler. Ama onlara sorsanız, buna genci özgür bırakma diyorlar. Neyse ki, özgürlüğü onlardan öğrenecek değilim. Bana karşı ilgisizlikleriyle övünüyorlar. Ne kadar da farklı birer ana baba olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Ama bunu yaparken de, bütün ilgisiz ana baba gibiler. Şimdiye kadar iyi ya da kötü aldığım hiçbir notla ilgilenmediler, derslerimle ilgilenmediler, hobilerimle ilgilenmediler, sevgililerimle ilgilenmediler. Merak ediyorum, ölürsem, ölümümle ilgilenirler mi? Bilmiyorum. İşte bu bilgisizlik durumu bile beni intihâra yaklaştırıyor.

            Birkaç sene önce, çocukluğumun son yıllarında, sınıfta çok beğendiğim bir çocuk vardı. İlgimi belli etmeye çalışmakla beraber, onun adım atmasını bekledim hep. Bir gün bana bir kitap verdi. İçinde bana yazılmış bir not aradım. Bulamadım. Gittim çocuğa sordum. Nerede, dedim. Ne, nerede, dedi bana. Aradığın, özel bir yazı ise, kusura bakma, yok. Bence sen, kitabı oku, yeter.

            Artık o kitap, benim için keşfedilmesi gereken bir hazine idi. Soluksuz okudum. Çocuğa gittim, nerede, dedim yine. Bir daha oku, dedi.

            Bir daha okudum. Bu sefer, daha dikkatli, düşünerek okudum. Yine yanına gittim. Anladım, dedim. Neyi anladın, dedi gülerek. Seni, dedim ve gittim. Ertesi gün, okula çocuğun haberi geldi. İntihâr etmişti. Üstelik arkasında, sadece bir cümle bırakarak intihâr etmişti.

            “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzûm görmüyorum.”*

            İki damla gözyaşı akıtmıştım. Ben sebep oldum, diye düşündüm uzun zaman. Ama hayır, ben sebep olmamıştım. Ben sadece onu anlamaya çalışmış, anlayamamıştım. Geç kalmıştım. Anladığımda ise her şey bitmişti. O bana, sarılacak bir dal gözüyle bakmış. Ama bunun için gizli bir dil ile benden yardım istemiş, ben de, işte, geç kalmıştım.

            Anneme ve babama anlattım, bu olayı. Sadece “yazık olmuş” dediler. Ne göz yaşlarıma ortak olma, ne beni dinleme, ne de çocuğu dâir bir merak… Hiçbir şey… Sadece, basit, kuru bir “yazık olmuş”.

            Bana verdiği kitap, sarsan kitaplardandı. Hani bazı kitaplar vardır ya, okuyanı öyle bir sarsar ki, beynin yıkıntıların altında kalır. İşte böyle bir durumda, beynin yeterince güçlü ise kurtulursun, değilse yok olursun. Neyse ki, beynim yeterince güçlüymüş, kurtuldum. Ama kitabın etkisi, ruhuma öyle bir etki etti ki, asla çıkmadı. Hâlâ ruhumu, bu kitap yönetir ve zaten bu satırları yazarken, gözüm bir yandan da, kitabın kapağına kayıyor.

            İntihâr olayı, uzun süre bana kendisini unutturmadı. İlk aylar, çocuğun ölümüne üzülmemle, mâsum bir sevginin bitişine üzülmemle geçti. Sonraki aylar, intihârın kâbusuyla. Adını yazamıyorum, kusura bakma. Kâbuslarımdan kurtulmak için onu unutmaya çalıştım. Sonunda başardım, ama sadece adını unutabildim. Onu asla…

            Kâbuslarım siyahtı. Gerçeğimi de siyaha itti. Siyah, kötü derler; iç karartıcı derler; inanma. Çünkü siyah, insanları sevmeni sağlar. Çünkü kötülükleri örter. Öyle ya, kötülüğünü görmediğin insanları, sevebilirsin değil mi?

            Zamanla siyah, bana tamamen egemen oldu. Önce saçlarımı siyaha boyattım. Aslında ben açık kumral biriyim ama rengi sevmiyorum artık, siyaha boyattım. Tırnaklarımı siyaha boyadım. Kıyafetlerimi siyah yaptım. Renkli olanları yaktım. Sadece okul üniforması duruyor. O da mecburiyetten. Siyah ağırlıklı makyaj malzemeleri aldım. Annemin verdiklerini attım.

            Eve geç gelmeye başladım. Yeni yerler keşfetmeye başladım. İstanbul’da dış görünüşü benim gibi olan insanları bulmaya başladım. Kendimde dâhil olmak üzere, herkese karşı bir kızgınlık, herkese karşı bir nefret duymaya başladım. Ama hiçbir zaman bana nefret duymayanlara, nefret duymadım.

            Bir kitap, ruhumda devrim yaptı ama bu devrim, ne annemi, ne babamı etkiledi. Kızım fazla siyah değil mi? Çok kasvetli değil mi? Metalcilere benzemişsin.

            Hayır, anne. Çok siyah değil. Hem siyah, siyahtır. Bunun azı çoğu olmaz. Hayır, baba. Çok kasvetli değil. Tam tersine, iç açıcı. Siyahtan başka kötülükleri gizleyen hangi renk var? Hayır, anne, baba. Metalcilere benzemedim. Kendim okudum, kendim düşündüm, kendim istedim, kendim yaptım. Onlarda böyle ise onların sorunu, benim değil.

            Bir kez olsun, neden diye sormadılar. Kızım, sana ne oldu, demediler. Ben doğduktan sonraki hiçbir görevlerini yapmadıkları gibi bunu da yapmadılar.

            İnsan hayatını etkileyebilecek olanların, etkisiz eleman gibi görünmeleri ne demektir bilir misin? Hani destek istersin, seni umursamaz. Konuşmak istersin, sadece, boş ver, der. Önemsenmemek nasıl bir şeydir, bilir misin? Ben biliyorum, bana bu öğretildi.

            Sevinçlisindir, bunu paylaşmak istersin. Bu mu yani, bunu için mi seviniyorsun, derler ve söndürürler sevincini.

            Üzüntülüsündür, birilerine açılmak istersin. Üff, sıktın ama bunu mu çekeceğiz, şimdi derler ve daha bir sinersin, hayata karşı.

            Dertlisindir, birilerine anlatmak istersin. Boş ver, der, neler var hayatta. Olduğun yerde kalırsın.

            Her şey birikir içinde. Sevinçler, üzüntüler, dertler, heyecanlar, korkular, endişeler… Her şey… Sen atamazsın ki, dışarı. Çünkü biri, kapatır yollarını.           

2

            Sizin okula gelmeden önce çok okul değiştirdim. Hani şu, sözünü ettiğim intihâr olayına kadar dersleri çok iyi olan, öğretmenlerin sevdiği öğrencilerden biriydim. Ama ruhumda yaşadığım büyük devrim, her şeyimi değiştirdiği gibi derslerimi de değiştirdi.

            Notlarım düşmekle beraber ilköğretimin sonunda olduğum için pek bir sıkıntı yaşamadan bitirdim. Ama lise, benim için tam bir felâket oldu. Lise yıllarım, herkesle, özellikle öğretmenlerle, kavga eden, insanlardan tiksinti duyan ve derslere karşı nefretle geçti. Her yıl, önemli bir olay ve her yıl, değişen bir okul. Ama ilginç olan ne biliyor musun? Bu olayların hiçbiri, ne annemi, ne babamı zerre kadar etkilemedi, biliyor musun? Umursamadılar. Sanki hiç olmamış gibi.

            İlk yıl, bütün derslerimi zayıf getirdim. Hepsini. İnanabiliyor musun, bir yıl öncesinin çalışkan öğrencisi, bütün notları yüz olan öğrencisi, şimdi hepsini zayıf yaptı. Bu durum sadece, okulun rehberlik öğretmeninin dikkatini çekti. Konuşmak istedi benimle. Konuşmadım, o da zaten önemsemedi.

            Bu arada babam, sınıfta kalacağımı öğrenince, okul müdürüne epey miktarda para vermiş. Karneyi bir aldım, hepsi geçer not. Şaşırdım, sınıf geçmiştim. O hırsla, müdüre bir alay küfür ettim. İnanabiliyor musun, ilk defa, erkek gibi, küfür ettim. Çok hoşuma gitti.

            Eve gittim. Babam karneme bakmadı bile. Baba, dedim, hiç merak etmiyor musun? Bildiğim şeyin, üstelik kendi yaptığım şeyin, neyini merak edeyim? Peki, bu kızın notları niye düştü? Hiç kafana takılmıyor mu? O senin sorunun. Baba… dedim sustum.

            Ertesi gün, anneme gittim. Karneme gösterdim. Biliyorum, dedi, baban söyledi. Peki, sen hiç merak etmiyor musun? Neyi? Bu kızın notları niye düştü? O senin sorunun. Anne… dedim sustum.

            Tabii, bu arada müdüre ettiğim küfür, karşılıksız kalmadı. Başka bir okula gönderildim. Geçen yılın aynısı, sonra başka bir okul, yine aynı; sonra işte burası… Burası biraz farklı. En azından sen varsın. Biliyor musun, ruhsal devrimimden beri ilk defa birine sıcaklık hissediyorum.

            İlk gün sınıfa girdiğimde, benimle beraber Selin’de vardı, biliyorsun. Selin, görüntüde benim tam tersim. Aşırı çekingen ve ezik bir görüntüsü var. Ama özümüz aynı, ruhumuz aynı. Sen geldiğimiz günden beri bizi izliyorsun. İlginç bir kişiliğin var. Çok güçlüsün. Uzun zamandır, gerektiğinde hocaları susturabilecek öğrenciler arıyordum. Sen zaman zaman hocaları susturabiliyorsun. Sana özeniyorum, biliyor musun? Meselâ uzman olduğun bir konu var. Türk mitolojisinin uzmanısın. Hatırlıyor musun, bir keresinde Kastamonulu olan edebiyat hocasına, hocanın bilmediği, Kastamonu bölgesine ait bir halk hikâyesini anlattığında hoca nasıl şaşırmıştı?

            Senin varlığın, zamanla beni kendime getirmeye başlamıştı. İnanır mısın, Selin’i de güçlendirmeye başladın. Belki, diyorum, belki, beni sen kurtarırsın.

            Ama işte… Meselâ tarihçi var, biliyorsun. Bana ne kadar düşman olduğunu biliyorsun. Oysa, ben ona bir şey yapmadım ki. Beni tanımıyor bile. İnsan, tanımadığı kişiye düşman olur mu? Olurmuş demek ki. Bakışları korkutuyor beni. Öğretmenden korkulur mu, onu geçtim, insandan korkulur mu ama bu adam, beni korkutuyor. Sanki sonumu, bu hazırlayacak benim.
           
            Sabah okula geldiğimde, gün aynı gündü. Dersler hep, kendi ruhumda gezinmemle ve seni dinlemekle geçti. Sonra bir ses duydum. Birkaç sesten oluşan, iğrenç bir ses bütünü duydum.

            “Ulan orospu, o kadar istiyoruz, bir vermedin gitti.”

            Kız ağlamaya başladı. Kendine öğretmen diyen bu herif, sustu. Sesini çıkaramadı. Bana düşmanca bakan bu herif, bu tâcize sustu. En tehlikeli ne biliyor musun? Zayıflar. Çünkü ne yapacağını bilemiyorsun?

            Sen şaşırdın, ben çıldırdım, Selin korktu, kız ağladı, kendine öğretmen diyen sustu, şerefsiz kendiyle gurur duydu.

            Ama ben çıldırdım bir kere.

“Bir zibidiye cevap veremedikten sonra niye yaşıyorsun ki? Git, intihar et”.

Fırladım sınıftan. Duramazdım artık. Koşmaya başladım. Deli gibi koşmaya başladım. Çıldırmıştım. Eminim arkamdan neler saymıştır.

Şimdi bunları sana ve Selin’e yazıyorum. Sizi gerçekten sevdim. İnsan gibi, arkadaş gibi sevdim. Kafamda ışık hızıyla düşünceler dönüyor. Bu arada sana bir mektup yazdım. Eline geçer veya geçmez, ama sana yazıldı. Eğer alabilirsen, fırsatın olursa, mektupla beraber bunu da al. Bunu beni tanımanız için yazdım ve işte sonuna geldim. Noktayı koyacağım. Mektubun bir kopyasını da yazıyorum. Kararımı verdim. Artık olmayacağım. Adını unuttuğum aşkımın sözünü söyleyeceğim ve çekip gideceğim, bu dünyadan…

“Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.”

            “Gökçen, geldiğim günden beri Selinle beni izliyorsun. Selin farkında mı bilmiyorum ama ben farkındayım. Ama biliyor musun, bundan hiç de rahatsız değilim. Hatta memnunum. Bana öyle geliyor ki, üçümüz arasında kuralsız, sözsüz bir arkadaşlık var. Sadece bakışlarla anlaşılan bir arkadaşlık ve biliyor musun ben bundan çok memnunum.

            Bugün bu dünyada son günüm. Henüz intihâr etmeye karar vermedim ama deneyeceğim. Ölmesem bile bu dünyada son günüm olduğunu biliyorum. Okula bir daha gelmeyeceğim, annemle babam da beni bir daha görmeyecek. Gerçi beni merak edeceklerini sanmıyorum. Ama sen merak etme. Selin de etmesin. Dedim ya, aramızda kuralı olmayan, sözsüz bir arkadaşlık var.

            Bu yazdıklarım eline geçer mi bilmiyorum. Ama içimden bir ses, bu yazdıklarımı ilk senin okuyacağını söylüyor. Ama hislere inanmam. Bu inancımı yitireli yıllar oldu. Bugün öğretmen, o zibidiye haddini bildirse idi, bunları yazmayacaktım, biliyor musun? O bendeki son yaşam kırıntılarını da yok etti. Birazdan ölmeyi deneyeceğim. Bu tamamen bana bağlı değil biliyorum ama yine de deneyeceğim.

            Uzatmanın gereği yok. Bir kitapta görmüştüm. Şöyle diyordu. Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.
Arkadaşın Hatice”

20 Ocak 2010

Kutlu Altay KOCAOVA





* Atsız, Hüseyin Nihal, Ruh Adam, İrfan Yayınları

2 Eylül 2015 Çarşamba

TİYATRO BİTTİ


            Gökçen, sınıfındaki diğer kızlardan farklıydı. Görünüşte onlardan pek farklı olmasa da, diğerleri gibi olmadığını biliyordu. Pek konuşmayı sevmezdi. Bu yüzden de sınıfında konuştuğu kimse yoktu. Diğer arkadaşları da, onun kendileri gibi olmadığını bilirlerdi. Sınıftaki bütün öğrenciler, Gökçen ile kendileri arasındaki görünmeyen setin farkındaydı. Hatta öğretmenler bile bu setin farkındaydı ve ona göre davranıyorlardı.

            Gökçen, her gün yanında çeşitli kitaplar getirirdi. Sık sık değiştirdiği bu kitapların konusu genelde Türk mitolojisi üzerine olurdu. Dersle ilgilendiği zamanların dışında okuldaki zamanının tamamını bu kitapları alırdı.

            Türk mitolojisi üzerine âdeta uzman olmuştu. Türk dünyasının her bölgesine ait masallar, efsâneler, destanlar, hikâyeleri bilirdi. Bir destanın yapısına bakarak hangi Türk topluluğuna ait olduğunu bilirdi. Hatta bir keresinde Kastamonulu olan edebiyat öğretmenine, öğretmenin bilmediği, Kastamonu bölgesine ait bir halk hikâyesini anlattığında öğretmeni epey şaşırmıştı. O, öğretmenine göre geleceğin önemli bir Türkiyatçısı olacaktı.

            Sınıfında yeni gelen iki kız öğrenci dikkatini çekmişti. Selin ve Hatice isimli bu kızları birkaç hafta dikkatle incelemişti. Kendisi gibi sessiz olan bu kızlarda, birtakım farklılıklar hissetmişti. Selin, aşırı çekingen ve ezik bir görüntü sergilerken, Hatice tam tersi idi. Öfke yüklü bu kızın içindeki aşırı saldırgan ruh, kendini belli ediyordu. Her ne kadar sınıftaki diğer öğrenciler bunu fark edemese de, içindeki dünyayı yakmak isteyen güç görülebiliyordu.

            Hatice’nin annesi ve babası ayrı idi. Bu yüzden ikisine de düşmandı. Bu düşmanlık, kendisini terk ettikleri için değil, bencilliklerinden dolayı idi. Hatice, anne ve babasına duyduğu düşmanlığı, onlar üzerinden bütün topluma yönlendiriyordu. Yüzünün dışında her şeyi simsiyahtı. Saçı, makyajı, giyimi, tırnakları… İçindeki karanlığı böyle dışa vuruyordu.

            Tarih dersiydi. Öğretmen elinden geldiğince ders işlemeye çalışıyor, ancak bunda pek başarılı olamıyordu. O sırada, sınıftaki erkek öğrencilerden biri, sınıftaki bir kız öğrenciye küfürle karışık laf attı. Ancak öğretmen, yapması gerekeni yapamadı ve sustu. Kız ağlıyordu ve öğretmen susmaya devam ediyordu. Adâleti sağlamakla yükümlü olanların, aynı zamanda cesur ve güçlü olması gerektiği bir daha ortaya çıkmıştı.

            Gökçe olanları büyük bir şaşkınlıkla izliyordu. O sırada Hatice, içindeki isyân bombasının fitilini ateşleyerek ayağa kalktı ve öğretmene bir dolu sövdükten sonra “Bir zibidiye cevap veremedikten sonra niye yaşıyorsun ki? Git, intihar et” diyerek sınıftan çıkışı, sınıfta olmayan düzenin tamamen yok olmasını sağladı. Gökçen içinden Hatice’ye teşekkür ediyor, hakârete uğrayan kız ağlamaya devam ediyor, otoritesi sıfırlanan öğretmen ise Hatice’nin arkasından ona haykırıyordu.

            “O kara şeytan, bir daha bu sınıfa gelmeyecek” diyerek kükrüyor. Ama sınıfındaki bir kız öğrenciyi, açıkça tâciz eden öğrencisine sesini çıkaramıyordu.

            Herkes Hâtice’nin geri geleceğini sanıyordu ama o ândan sonra Hatice bir daha gelmedi.

            Selin ise olanları korkuyla izliyordu. Zaten ezik olan ruhu, bu olayla birlikte daha da sinmişti. O da ailesi bakımından Hatice’ye benziyordu. Annesinin bilinen târikatlardan birine girmesinden sonra anne ve babası boşanmıştı. Babası bir ateistti. Hatta oldukça koyu bir ateist idi. Bu dönemde annesi de, babası kadar olmasa da, dinî inancı olmayan biri idi. Evde din konusunun konuşulmadığı an olmazdı. Babası, her zaman, aklınca, Tanrı’yı alaya alır ya da kendi düşünce yapısına göre neden olmadığını anlatmaya çalışırdı. Bu durum ise Selin’i sıkardı. Her konu, mutlaka dine dayanır, Selin, farklı bir şey söylediğinde babası tarafından aşağılanırdı. Bu ise onun git gide sinmesine neden olmaktaydı.

            Selin ortaokula başladığı yıllarda annesi, ağır bir depresyon geçirdi. Eşinin ilgisine en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde eşinin kendisi ile ilgilenmemesi, onu farklı arayışlara yönlendirdi. Bu yeni arayışlarının ürünü olarak, eşine duyduğu tepki, onu dine yöneltti. İlk zamanlar İslâmiyet’i araştırmakla başladı. Bir süre sonra yeni arkadaş grupları oluşmaya başladı. Tabii bu durum, evinde büyük tartışma ve hatta kavgaları yaratıyordu. Bu kavgaların sonunda annesi ile babası boşanmaya karar verdiler. Tabii bu en çok Selin’i etkiledi. Her geçen gün yıpranan ruhu, daha da yıpranmış ve ortaya silik, çekingen bir karakter çıkmıştı.

            Bir tarafta bütün değerlerini yitirmiş, bir serseri güruhundan farkı kalmamış yozlaşmış gençler, onları yetiştirdiğini sanan, karaktersiz, bazı öğretmenler, kendi düşünce yapılarını zorla çocuklarına benimsetmeye çalışan aileler… Gökçen bunları düşünürken, gözü yukarıdaki Atatürk resmine ve Gençliğe Hitâbe’ye takıldı ve kendine kendine şöyle sordu:

            “Peki, ama nasıl?”

            Okulun çıkış zili ile beraber herkes dağılmıştı. Gökçen yürürken kendini, Selin’i, Hatice’yi düşünüyordu. Aşağılanan kızı düşünüyordu. Zayıf öğretmeni düşünüyordu. Tacizci genci düşünüyordu. Bu düşünceler arasında epeyce yürüdüğünü fark etti. Etrafına bakındı. Geldiği yeri tanımıyordu. Kafasındaki düşünceleri bir anda kenara itti ve o an gözü bir eve takıldı. Bu evin kimin olduğunu Hatice’yi pencerede gördükten sonra anladı. Hatice balkondaydı, Gökçen’e bakıyordu ve gülümsüyordu. Gökçen, onun ilk defa gülümsediğini gördü. Ama bu gülümseme onun son gülümsemesi olacaktı. Gözlerini Gökçen’in gözlerine diken Hatice bir anda kendini boşluğa bıraktı. Gökçen gözlerine inanamıyordu. Hemen Hatice’ye doğru koştu. Çığlık çığlığa bağırıyordu. Yardım istiyordu ama artık çok geçti. Hatice ölmüştü. Cebinden Gökçen’e yazılmış bir not çıkmıştı. Şöyle diyordu Hatice:

            “Gökçen, geldiğim günden beri Selinle beni izliyorsun. Selin farkında mı bilmiyorum ama ben farkındayım. Ama biliyor musun, bundan hiç de rahatsız değilim. Hatta memnunum. Bana öyle geliyor ki, üçümüz arasında kuralsız, sözsüz bir arkadaşlık var. Sadece bakışlarla anlaşılan bir arkadaşlık ve biliyor musun ben bundan çok memnunum.

            Bugün bu dünyada son günüm. Henüz intihâr etmeye karar vermedim ama deneyeceğim. Ölmesem bile bu dünyada son günüm olduğunu biliyorum. Okula bir daha gelmeyeceğim, annemle babam da beni bir daha görmeyecek. Gerçi beni merak edeceklerini sanmıyorum. Ama sen merak etme. Selin’de etmesin. Dedim ya, aramızda kuralı olmayan, sözsüz bir arkadaşlık var.

            Bu yazdıklarım eline geçer mi bilmiyorum. Ama içimden bir ses, bu yazdıklarımı ilk senin okuyacağını söylüyor. Ama hislere inanmam. Bu inancımı yitireli yıllar oldu. Bugün öğretmen, o zibidiye haddini bildirse idi, bunları yazmayacaktım, biliyor musun? O bendeki son yaşam kırıntılarını da yok etti. Birazdan ölmeyi deneyeceğim. Bu tamamen bana bağlı değil biliyorum ama yine de deneyeceğim.

            Uzatmanın gereği yok. Bir kitapta görmüştüm. Şöyle diyordu. Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.
Arkadaşın Hatice”

            Mektubu okuduğunda Gökçen, Hatice’nin öldüğü yerde kala kalmıştı. Yanından çok sayıda kişi gelip geçmekte idi. Ama Gökçen, hiçbirinin farkında değildi. O sırada Gökçen, omzunda bir el hissetti. Bu Selin’in eliydi. İkisi de ağlıyordu. Gökçen, Hatice’nin yazdığı mektubu Selin’e verdi. Selin mektubu okuduktan sonra, mektubun son cümlesinin ilk bölümünü tekrarladı.

            “Tiyatro bitti.*

22 Ağustos 2008

KUTLU ALTAY KOCAOVA

                                                                                                       (* Atsız, Hüseyin Nihâl, Ruh Adam)

Tiyatro Bitti - Hatice'nin Kaleminden

Tiyatro Bitti - Selin'in Kaleminden



5 Ağustos 2015 Çarşamba

1. Dünyâ Savaşı Öncesi Çanakkale'de İngiliz-Fransız Tâcizlerine Dâir Belgeler



Osmanlı Devleti'nin 1. Dünyâ Savaşı'na girişinden evvel, tarafsızlık karârına rağmen, İngiltere ve Fransa'nın nasıl tâcizine uğradığına dâir belgeler. Savaşa girişle ilgili olarak sürekli olan Enver Paşa'yı suçlayanlar, ne yazık ki, bunları yok saymaktadır. Elbette savaşa giriş ve şekli tartışılmalıdır. Ancak olayın bu yönü de görülmeli ve göz önünde tutulmalıdır.

----------------------------------

Dahiliye Nezâreti 

Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti 

Vilâyâta Ta‘mîm 

Akdeniz Boğazı'nın önünde yirmi dört parça İngiliz ve Fransız zırhlısının resm-i geçid yaparcasına dolaşması ve evvelki gün keşfe giden bir torpidomuza gelen bir İngiliz zâbitinin, Almanya'dan alınan gemilerden dolayı, bunlar ve diğer donanmamız Osmanlı sancağını hâmil olsalar bile ateş etmek emrini aldıklarını tebliğ etmişdir. İngiliz gemilerinin Boğaz medhalini terk etmesine ve gemilerimizin serbestçe dolaşmasına mümâna‘at edilmeyeceği te’min edilinceye değin ihtiyâten Boğaz'ın seddedildiği berây-ı malûmât bildiriliyor. 

15 Eylül [1]330 / [28 Eylül 1914]

------------------------------------

Dâire-i Sadâret

Tahrîrât Kalemi

Harbiye Nezâret-i Celîlesi'ne

6 Ağustos [1]330 tarihli tezkire-i aliyye-i nezâret-penâhîlerine cevabdır. Boğaz'ın sefâin-i harbiye-i ecnebiye tarafından dûçâr-ı tecâvüz olduğu takdirde derhal kapatılması zarurî ve ânifü'z-zikr halden baska ahvâlde seddi Meclis-i Vükelâ'nın kararına vâbeste bulunduğu tabiî olmakla ona göre muktezâsının îfâsı siyâkında tezkire-i senâverî terkîm olundu, efendim.

7 Ağustos [1]330 / [20 Ağustos 1914] BOA, BEO, 322947


Günümüz Türkçesiyle;


Sadrâzâmlık Dâiresi



Tahrîrât (resmî yazı) Kalemi



Harbiye (Savaş İşleri) Bakanlığı'na   



6 Ağustos 1330 (19 Ağustos 1914) târihli bakanlığın yüksek tezkîresine cevabdır. Boğaz'ın yabancı savaş gemileri tarafından tecâvüze uğraması durumunda derhâl kapatılması, zorunlu ve yakın geçmişte söylenen durumdan başka durumlarda engellenmesi Bakanlar Kurulu'nun karârına bağlı bulunduğu tabiî olmakla ona göre gereğinin yerine getirilmesi usûlünde yüksek tezkîresi yazılmıştır, efendim.


7 Ağustos [1]330 / [20 Ağustos 1914] BOA, BEO, 322947

Kaynak: Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri 1, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, s.7-8, Ankara, 2005

1 Ağustos 2015 Cumartesi

KURT DURUŞU

           
Börü Han, Tanrı Dağları’nın sisli doruklarından aşağı baktığında tek bir şey görmüştü. Umutsuzluk. “Nasıl olur” diye düşünürken, ister istemez târihteki Türk hükümdârlarına ve Mustafa Kemal Atatürk’e baktı. Doğru ya, bağrından böyle bir önder çıkarmış bir millet nasıl olur da, umutsuzluğa düşebilir? 

Kafasındaki bu soru işaretleriyle, tekrar insanları izlemeye koyulan Börü Han’ın kulaklarında bir anda sessiz bir çığlık yankılandı. Ürperdi bir anda ve ok gibi fırlayarak koşmaya başladı. Bütün atalar durmuş, Börü Han’ı izliyorlardı. Yıldırım hızıyla koşan Börü Han, bir kayanın üzerine çıktı ve ulumaya başladı. Onun ulumasıyla birlikte, toprak, su, ağaçlar, çayırlar, dağlar, ovalar, bütün dünya ve hatta bütün evren… Acı dolu bir sarsılma ile sarsıldı.

Tanrı Dağları’nın dumanlı doruklarındaki bütün atalar bile, yüreklerini hançer gibi delen od ile o acıyı hissettiler. Peki, ne olmuştu, ne görmüştü, ne duymuştu Börü Han? Ne olmuştu da, o böylesine ulumuş, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyi sarsmıştı. 

*  *  * 

Hasan’ın askerliği bitmek üzereydi. İki haftası kalmıştı. Artık kendini tezkereye hazırlıyordu. Anasıyla, biricik bacısıyla, babasıyla ve dünyalar güzeli nişanlısıyla olan telefon konuşmalarında bu durumdan duyduğu mutluluk belli oluyordu.

Hasan, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde komando olarak askerlik görevini yapmaktaydı. Tam bir Türk evlâdıydı. Hareketlerinden, konuşmasından, karakterinden Türkoğlu Türk olduğunu belli ediyordu. Onbaşıydı. Gerek komutanları, gerekse de arkadaşları tarafından oldukça sevilmekteydi.  

Sabah saatleriydi… Bulunduğu birliğe Genelkurmay’dan bir yazı gelmişti. Irak’ın kuzeyine geniş çaplı bir operasyon yapılacağından söz ediliyordu. Bu operasyonla hem Kandil Dağı’ndaki ve diğer kamplardaki teröristler yok edilecek, hem de bölgede Türkmenlere zulmeden Kürd peşmergeleri tepelenecekti.

Komutanı Hasan’ı çağırdı ve durumu anlattı. Ertesi sabah sınırı geçecekler ve operasyon başlayacaktı. Komutanı, “Arkadaşlarını hazırla ve ailenle helalleş” dedi. “Ne olur, ne olmaz”. Tam bir Türk askeri gibi selamını çakan Hasan, “Emredersiniz” diyerek odadan çıktı. 

Komutanından aldığı emir gereği, arkadaşlarını konferans salonunda topladı ve onlarla konuşmaya başladı. 

“Arkadaşlar,

Yarın sabah büyük bir operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine giriyoruz. Bizim görevimizi doğrudan Kandil Dağı. Bu dağı temizleme görevini bize verdiler. Diğer birliklerde, diğer terörist kampları ile peşmerge yuvalarını dağıtacak.  

Kiminizle bir yıldır, kiminizle de beş altı aydır birlikteyiz. Çok güzel anlarımız oldu. Amma velâkin, istemeden kırmış olabileceğim arkadaşlarım olabilir. Eğer öyle arkadaşlarım varsa, hakkını helâl etsin. Belli olmaz, dönemeyebiliriz, bir daha görüşemeyebiliriz. Bir kahpe kurşun bizi birbirimizden ayırabilir. Hakkınızı helâl edin!

Arkadaşlar,

Sizinle sayısız çatışmaya birlikte girdik. Hepinizin kahramanlığını, cesaretini, kendi özüm gibi biliyorum. Ama yine de Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşan atalarımıza, bizim yanımızda şehîd düşen arkadaşlarımıza, bizi yetiştiren ana babamıza lâyık olmayı Allah bize nâsib etsin.

Allah’tan dileğim, şehâdet ya da gâzîlik rütbelerinden birini bize lâyık görmesidir.” 

Hasan uzun konuşmayı sevmezdi. Söyleyeceğini söyler, yerine geçerdi. Bu seferde öyle oldu, söyleyeceklerini söyledi ve arkadaşlarıyla sarılıp helâlleştiler. Hava kararmak üzereydi. Bir an önce evini arayıp, âilesi ile helâlleşmek istiyordu. Çünkü yarınki operasyondan dolayı erken yatacaklar ve gece yarısından bir süre sonra uyanacaklardı. 

Hasan evini aradığında, telefonu kimse açmadı. Ailesi, Hasan’ın nişanlısına gitmişti. Hasan askerden gelmek üzereydi ve evlilik târihini kesinleştirmek gerekiyordu. Hasan telefonu uzun uzun çaldırdıktan sonra telesekreter devreye girdi. Aslında âdeti olmamakla beraber, ne olur, ne olmaz belki şehîd düşerim de, helâlleşemem diyerek, telefona mesaj bırakmaya karar verdi. 

“Anam, babam, dünyâlar güzeli bacım; 

Yarın sabah, operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine gireceğiz. Büyük bir operasyon olacak. Belki şehîd düşerim, belli olmaz. Eğer ben şehîd düşersem, bana hakkınızı helâl edin. Belli olmaz, belki sizi üzmüşümdür. Gökçen’ime söyleyin, o da hakkını helâl etsin. Çok üzdüm onu. Şimdi kapatmak zorundayım. Sizden son bir isteğim var. Şehîd düşersem, ağlamayın…” 

Hasan, koğuşuna döndüğünde doğruca yatağına girdi ve uykuya daldı. Aslında uyuduğu da pek söylenemezdi ama yine de o uyumaya çalışıyordu. Aklında Gökçen vardı, anası vardı, bacısı vardı, babası vardı. Acabâ âilesi nereye gitmişti? Ya komşuya gitmişlerdir ya da Gökçenlere. Belki de amcasına gitmişlerdi. Bunları düşünürken, Hasan uykuya daldı. 

Ailesi, Gökçenlere gitmiş, gecenin geç saatlerinde de amcasına geçmişler ve orada kalmışlardı. Çünkü Hasan’ın ailesi, İstanbul Pendik’te oturuyor, Gökçenler de Büyük Çekmece tarafında oturuyordu. Amcası da nispeten oraya yakın olan Bakırköy’de oturuyordu.  

*  *  * 

Birlik, Kandil Dağı önlerine gelmişti. Çok sarp bir araziydi. Dağın kuzey tarafından hiçbir şekilde yol yoktu. Dik yamaçlardan ve derin kanyonlardan oluşan bir görünüm sergiliyordu. Sadece güneybatı tarafından giriş vardı.  

Hasan, arkadaşları ile birlikte en önde ilerliyor ve birliğin gerideki askerlerine kolaylık sağlıyorlardı. Aynı zamanda helikopterler ve uçaklar dağı bombardımana tutuyordu.  

Dağa doğru biraz tırmandıktan sonra Hasan, ileriki mağaralarda kıpırdanmalar gördü. Bunlar kendilerinden olamazdı. Çünkü en öndeki birlik kendileriydi. Kendilerinden önce kimse gelmiş olamazdı. Arkadaşlarına kayaların arasına siper alma emri verdi ve mağaranın girişini izlemeye başladılar.

Tahminlerinde yanılmamıştı. Zaten hiç yanılmazdı ki. Bunlar asker değildi. Düpedüz teröristtiler. Telsizle komutanına durumu bildirdikten sonra arkadaşlarına “Hazır olun” emri verdi ve “Ateş” emri ile birlikte çatışma başladı. Karşı taraftan da aynı şekilde karşılık geliyordu. Bunlar Kürd terör örgütü PKK’nın, kampın güvenliğini sağlamak için yerleştirdiği gözcülerdi. Gözcü oldukları için sayıları azdı. Hâliyle beş on dakika içinde bu gözcüler, ortadan kaldırıldı.  

Hasan, gözcülerin telsizle, askerlerin geldiğini örgüte bildirdiğini tahmin ediyordu. Dikkatli olmaları gerekiyordu. Çünkü her yer kendileri için tuzak dolu olabilirdi. Kendi canı neyse ama arkadaşlarının canı kendisine emanetti. Arkadaşlarına baktı. Yılmaz, Oğuz, Mustafa, Murat, Ozan, Altay, Hakan, Âdil, Serkan, Arif, Mutlu… Şehit olsalar, aileleri ne yapardı? Kiminin yeni çocuğu doğmuştu. Daha görememişti bile. Onları düşündü ve daha dikkatli bir şekilde ilerlemeye devam etti.

Dar bir geçitten sessizce geçtikten sonra kendilerine dağın üst taraflarından bir yerden bir el ateş edildi. Neyse ki, mermi hiçbirine isabet etmemişti. Hasan, bütün arkadaşlarına araziye yayılma ve siper alma emri verdi. Artık kampa gelmişlerdi. Bir yandan geriden diğer askerler geliyor, bir yandan da helikopterlerden başka askerler indirme yapıyordu. Çatışma çok yoğundu. Teröristlerin epey kalabalık oldukları belli oluyordu. Direnmeye çalışıyorlardı ama çemberin içine alındıklarından hızla eriyorlardı.

Mehmetler ise tıpkı Çanakkale’deki, Sakarya’daki, Dumlupınar’daki ataları gibi dövüşüyor, hayatta kalmayı düşünmüyordu bile. Yeni doğan bebeklerini dünyâ gözü ile görememek bile sorun değildi onlar için. Hem dünyadan göremezlerse, ukbâdan görürlerdi elbet. Sâdece ve sâdece şehîd olmak için savaşıyorlardı. Düşmanın kalbine inmişlerdi. Ölüm dirim savaşı veriyorlardı ve… Teker teker düşmeye başladılar. Mutlu, Arif, Serkan, Âdil, Hakan, Altay, Ozan, Murat, Mustafa, Oğuz, Yılmaz. Hepsi şehîd düşmüştü. Yüzlerinde apaydınlık bir gülümseme vardı.

Hasan tek başına kalmıştı. Şehîd olmayı arzuluyordu ama bir türlü olmuyordu. Bir mağaraya girdi. Kayaların arasında bir ses duydu. Silâhını oraya çevirdi ve sert bir sesle, “Dışarı çık” diye emir verdi. Emri duyan terörist, hemen dışarı çıktı. Hasan gözlerine inanamıyordu. Karşısında on iki yaşında bir kız çocuğu vardı. Kıyamadı, sağ teslîm almak istedi. Doğru ya, Türk’ün töresinde çocuğa silâh çekmek yoktu. İndirdi silâhını, o an kalbine sert bir bıçak darbesi aldı. Şehîd oluyordu. Arzûsu gerçekleşiyor, arkadaşlarına kavuşuyordu. Kıza dönüp, “Neden” dedi, “Türk’sün” dedi. O an yere düştü Hasan. Canını vermişti. O an, o mağara bir daha asla olmayacağı kadar aydınlığa bürünmüştü.

 *  *  * 

Hasan’ın anasının kalbine âni bir ağrı girmişti. Kimse anlamamıştı, hattâ babası “Ne oldu hanım?” diye sormuştu. Ama yine de gerçek sebebi o an kimse anlamamıştı. Bilmiyorlardı Hasan’ın şehîd olduğunu. O ara babasının eli, yandaki sehpanın üzerinde duran telefonun bir düğmesine değdi ve Hasan’ın bıraktığı mesaj duyuldu.

“Anam, babam, dünyalar güzeli bacım;

Yarın sabah, operasyona çıkıyoruz. Irak’ın kuzeyine gireceğiz. Büyük bir operasyon olacak. Belki şehit düşerim, belli olmaz. Eğer ben şehit düşersem, bana hakkınızı helâl edin. Belli olmaz, belki sizi üzmüşümdür. Gökçen’ime söyleyin, o da hakkını helâl etsin. Çok üzdüm onu. Şimdi kapatmak zorundayım. Sizden son bir isteğim var. Şehit düşersem, ağlamayın…”

Ev bir anda buz gibi olmuştu. Ne operasyonu, bu da nereden çıkmıştı? Televizyonlarda o ana kadar bir şey söylenmemişti? Bunları konuşurken, televizyonda haberler başladı.

 “Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde teröristleri temizlemek ve Kürd peşmergelere karşı Türkmenleri korumak için operasyon başlattı. Operasyonun ilk gününde yüz civârında terörist ve peşmerge ölürken, on iki Mehmetçik şehîd düştü. Bu Mehmetçiklerin isimleri …”

O an Hasan’ın annesi, dünyayı, evreni, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyi sarsan, büyük bir çığlık attı. Bu çığlık, diğer şehitlerin analarının çığlıklarıyla birleşmiş ve Tanrı Dağları’na, oradan aşağıları izleyen Börü Han’a kadar ulaşmıştı. 

*  *  *

Börü Han, kayadan inip Kür Şad’ın yanına geldiğinde dumanların arasında on iki kişinin görüntüsü belirdi. Ataların bakışları bir anda, onların geldiği tarafa yönelirken, gelenlerin kimler olduğu belli olmaya başladı. Hasan, Yılmaz, Oğuz, Mustafa, Murat, Ozan, Altay, Hakan, Âdil, Serkan, Arif, Mutlu… Börü Han, onları gördüğünde, Türk milletindeki umudun, her zaman yaşayacağına hükmederek, gülümsedi.

Şehîdler, dumanların arasından çıktıklarında doğruca Börü Han’a doğru yürüdüler ve O’na seslenerek;

“Çağırdın, geldik.” 

“Hoş geldiniz; sefâ geldiniz.”
            
17 Ağustos 2006 

Kutlu Altay KOCAOVA