kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2017 Pazar

KÜRD REFERANDUMU VE TÜRKİYE-IRAK SINIRI

Görsel: Bugün îtibâriyle Kuzey Irak ve çevresindeki güçlerin hâkimiyet durumu. Sarı renk, Kürdlerin kontrolündeki bölgeleri, pembe renk, Irak yönetimi, koyu gri ise IŞİD kontrolündeki bölgeleri göstermektedir.

            Önümüzdeki pazartesi günü, Ortadoğu târihinin en önemli olaylarından biri yaşanacak. Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi lideri Mesûd Barzânî, bölgesinin bağımsızlığı için referandum yapacak. Gerçi, gerek komşu ülkeler, gerek dünyânın birçok ülkesinden bu konuda farklı tepkiler gelse de Barzânî, referandumu yapacak gibi gözükmektedir. Bununla berâber bizim konumuz, referandumun yapılıp yapılamayacağından ziyâde Türkiye ile Irak arasındaki antlaşma ve sözleşmeler üzerinden hukûkî durumu değerlendirmektir.

            Türkiye ve Irak arasındaki sınır, 5 Haziran 1926 târihli ve resmî adı “Hudûd ve Münâsebât-ı Hasenet Hemcivâri Muahedenâmesi” olan Türkiye-Irak sınır antlaşmasına göre çizilmiştir. Bu antlaşmanın, Türkiye, Irak ve İngiltere olmak üzere üç taraf ülkesi bulunmaktadır ve Türkiye-Irak sınırı boyunca olabilecek birçok şeyi karâra ve hükme bağlamıştır.

            Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerinde hak sâhibi olduğu iddiâsında bulunanlar, genel olarak antlaşmanın beşinci ve onuncu maddeleri üzerinden hareket etmektedirler. Bu yüzden bu maddeleri incelemekte fayda var.

            “Madde 5. — Tarafeyn-i akîdeynden her biri birinci maddede tasrih edilen hatt-ı hudûdu kati ve taarruzdan mâsun olmak üzere kabâl ve bunu tâdile mâtuf her türlü teşebbüsten tevakki etmeyi taahhüd eyler.”[1]

            Günümüz Türkçesine çevirirsek, antlaşmanın taraflarının, birinci maddede belirtilen sınırlara yönelik her türlü saldırıdan korumak üzere, önceki hâline dönüştürmeye yönelik her türlü girişimden uzak duracaklarını taahhüd edeceği belirtiliyor.

            Bu madde, hem Türkiye’nin, hem de Irak’ın sınırları değiştirmeye yönelik her türlü adımdan uzak duracağını belirtiyor. Dolayısıyla bu madde üzerinden Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir Kürd devleti hakkında hareket hakkından söz etmek imkânsızdır.

            Şimdi de dokuzuncu ve onuncu maddelere bakacak olursak,

            “Madde 9. — Müsellah bir veyâ birkaç eşhâs civâr hudûd mıntıkasında bir cinâyet veyâ cürüm îka ettikten diğer hudûd mıntıkasına ilticâya muvaffak oldukları takdirde bu son hudûd mıntıkası memûrini işbu eşhâsı silâhlariyle ve yağma ettikleri eşya ile birlikte kanûna tevfikan tebaâsı bulundukları tarafın memûrine teslim etmek üzere tevkîf etmeye mecburdur.

Madde 10. — Muahedenin işbu faslının tatbîk edileceği hudûd mıntıkası Türkiye'yi Iraktan tefrîk eden bütün hudûd ile bu hudûdun bir ve diğer tarafında yetmiş beşer kilometre derinlikte bulunan mıntıkadır.”[2]

            Bu iki madde, dikkât edilirse, birbiriyle bağlantı olan maddelerdir. Türkiye’nin hakkı olduğuna dâir iddiâların temeli olarak görülen onuncu maddenin sebebi dokuzuncu maddede belirtilmektedir. Elbette onuncu madde, hem Türkiye’ye, hem de Irak’a birbirine müdâhale etme hakkı veriyor. Ancak bu müdâhale, ancak suçlulara yönelik bir tâkib harekâtından başka bir şey değil. Dikkât edilirse dokuzuncu maddede silâhlı kişi ya da kişilerin, suç işledikten sonra diğer ülkeye kaçmasını şart koşmakta ve bu şarta uygun olarak yapılacak müdâhaleyi de 75 kilometre ile sınırlı tutmaktadır. Dolayısıyla bu maddenin Mesûd Barzânî’nin yapacağı Kürdistan referandumu ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Türkiye, zâten sık sık PKK’ya karşı bu maddeye göre hareket etmiş ve adım atmıştır. Ancak Barzânî yönetiminin uluslararası hukûk açısından PKK ile benzer olduğunu söyleyemeyiz. Zîrâ biri, BM tarafından resmî olarak terör örgütü olarak kabûl edilirken, diğeri bütün dünyâ ve BM tarafından resmî bir varlık olarak kabûl edilmekte ve Türkiye, İrân gibi komşularıyla özel anlaşmalar yapabilmektedir. Dolayısıyla suçlularla ilgili bir maddenin Barzânî için uygulanması imkânsızdır. Kaldı ki, uygulansa bile Türkiye sınırı ile Erbil arasındaki mesâfe kuş uçuşu, 90 kilometre;  Musul arasındaki mesâfe 100 km; Kerkük arasındaki mesâfe ise 250 kilometre civarındadır. Yâni yine 75 kilometrelik hattın dışında kalmaktadırlar.

            Bununla birlikte on birinci madde ile antlaşmanın uygulanması için Irak tarafında Musul ve Erbil mutasarrıflarının görevli olduğu belirtilmiştir. Ancak sonraki yıllarda Irak’ın yapısı değişmiş ve Dohuk ilinin de ortaya çıkmasından dolayı Musul’un Türkiye ile sınırı kalmamıştır. Yâni böylece bu madde, hükümsüz kalmıştır.

            Antlaşmanın on ikinci maddesi ise bizim için daha fazla önem arz etmektedir. Madde şu şekildedir:

“Madde 12. - Türkiye ve Irak memurları diğer taraf tebaâsından olup, bilfiil onun arâzisinde bulunan aşâiri rüesa, şeyh veyahut diğer azâsı ile resmî veyâ siyâsî mahîyeti hâiz her nevi muhabereden istinkâf edeceklerdir. Tarafeyn-i âkideyn hudûd mıntıkasına bir veyâ diğer devlet aleyhine müteveccih hiçbir gûna propaganda teşkilâtına ve içtimaa müsaâde etmeyeceklerdir.”[3]

Bu madde ile Türkiye ve Irak, birbirlerine karşı hiçbir olumsuz propagandaya izin verilmeyeceğini belirtmiş oluyor. Ancak birçok açıdan çok önemli olan madde, uzun yıllar evvel hükmünü yitirmiştir. Hattâ diyebiliriz ki, 1991 yılındaki Çekiç Güç ve Irak’ın 36. paralelin kuzeyine çıkmasının yasaklanmasıyla, Irak’ı vuran uçakların Türkiye’den havalanması, Barzânî ve Talâbânî gibi Kürd liderlerin Irak aleyhine Türkiye tarafından desteklenmesi, hem maddenin hükümsüz kalmasını, hem de bu maddeyi ihlâl edenin Türkiye olduğunu göstermektedir.

Görüldüğü gibi 1926 târihli sınır antlaşmasının Türkiye’ye yönelik bir müdâhale hakkı vermediği görülmektedir. Bununla birlikte Kürdistan Devleti’nin kurulmasıyla, bu antlaşmanın hükmünü yitirdiği ve geçersiz olacağı da söylenebilir. Bu mantıklı olan bir görüştür. Elbette artık Türkiye ile Irak, sınır paylaşmıyorsa, sınır antlaşması da anlamını yitirir. Ancak bu da Türkiye’ye bir müdâhale hakkı tanımaz. Yâni uluslararası hukûka göre antlaşma ile belirlenmemiş bir bölgeye müdâhale hakkı söz konusu değildir. Kaldı ki, tam tersine bu sefer Kürdistan yönetimi ile antlaşma yapma gereği çıkar ki, bu da resmî olarak tanıma anlamına gelir.

Bununla berâber gözden kaçan bir unsur var ki, o da bu antlaşmanın üçüncü tarafının İngiltere olduğu gerçeğidir. Bu da her ne olursa olsun, İngiltere’yi de hesâba katmak gerektiğini gösteriyor. Kaldı ki, İngiliz raporları, bu antlaşma ve imzâlanması konusunda oldukça sert ifâdeler barındırmaktadır. Ali Satan’ın derlediği “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye: 1925-1926” adlı eserde şu ifâdeler yer almaktadır:

“Türklerin İtalya korkusu, 5 Haziran’da Ankara Antlaşması’nın imzalanmasını kesinlikle kolaylaştırdı. Bu korku hâlâ canlı olduğundan, Türklere bizi kışkırtamayacakları konusunda güvenilebilir. İtalya ile aralarında doğabilecek bir anlaşmazlıkta bizi müttefik değilse bile potansiyel tarafsızlar olarak tutmak hususunda elbette hassas olacaklar.”[4]

İngilizlerin bu ifâdeleri, Ankara Antlaşması ile istediklerini aldıklarını göstermektedir.

Türkiye ile Irak arasındaki bir diğer antlaşma da, 29 Mart 1946 târihinde imzâlanan “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması”dır. Bu antlaşma, TBMM tarafından 5 Eylül 1947 târihinde onaylanmış ve 12 Eylül 1947 târihinde de Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bu antlaşmanın en önemli maddesi ise dördüncü maddedir. Söz konusu madde şöyledir:

“Madde 4 - Antlaşan Taraflar, Taraflardan birinin ülke bütünlüğüne veyâhut hudûd dokunulmazlığına karşı herhangi bir saldırma tehlikesi görüldüğünde veyâ saldırma yapıldığına Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yetkili organına hemen haber vermeyi taahhüd ederler.”[5]

Bu madde, Türkiye’nin yapabileceği şeyin en fazla Birleşmiş Milletler’e başvurmak olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Türkiye, Irak’a yönelik iki Körfez Savaşı’nda da havaalanlarını ve üslerini saldıran taraf olan ABD ve müttefiklerine açarak, bu maddeyi ihlâl etmiştir. Ayrıca aynı antlaşmanın bir sonraki maddesinde de taraf ülkelerin aralarındaki her türlü anlaşmazlığı Birleşmiş Milletler gözetiminde ve barış içerisinde çözecekleri de taahhüd edilmektedir.

Devletler, her zaman atacağı adımları iki ölçüye göre atarlar. Birinci ölçü, güçtür. Yâni gücünüz varsa, bu gücünüze orantılı olarak adımlar atabilirsiniz. ABD ve Rusya, birçok işgâli buna göre gerçekleştirmiştir. İkinci ölçü, meşrûiyettir. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı buna göre gerçekleştirmiştir. Yine aynı şekilde Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan’ın Âzerbaycan toprağı olan Nahçıvan’a saldıramamasında, yine Rusya’nın 2008 Gürcistan Savaşı sırasında Batum’u vuramamasında bunu görüyoruz.  Yâni atacağınız adımların meşrû olması gerekir. Bu ise ancak antlaşmalarla, yâni uluslararası hukûk ile sağlanır. Eğer siz, eski haklarınızdan resmî olarak vazgeçmişseniz, dünyânın değişen konjöktrüne bağlı olarak ileride söz hakkınızı kaybedebilirsiniz.

Bu yüzden bir konu hakkında konuşurken, evvelâ antlaşmalara ve uluslararası hukûk belgelerine göre hareket etmek, bu belgelere analiz yapmak gerekmektedir. Türkiye ve İrân, elbette Kürd yönetimine karşı sınırlarını kapatabilirler, ekonomik yaptırım uygulayabilirler ve Birleşmiş Milletler gibi uluslar üstü örgütlerin devreye girmesini isteyebilirler. Ama resmî olarak varlığını kabûl ettikleri bir yapıya karşı, ayrılmak istedikleri ülke (burada Irak) talebde bulunmadıkça, askerî harekât düzenleyemezler. Dolayısıyla ne yapılacaksa, Irak ile berâber yapılmalıdır. Bir askerî harekât düzenlenecekse de, Irak’ın onayı ve talebi sağlanmalıdır. Aksi takdirde işgâlci durumuna düşmek ve sonucunda Kuveyt’i işgâl etmiş Saddam Hüseyin görüntüsüne düşmek tehlikesi bulunmaktadır ki, bu çok büyük bir tehlikedir.

23 Eylül 2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA




[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 115 inci İçtima, 7.6.1926 Çarşamba, s.25
[2] a.g.e., s.26
[3] a.g.e., s.26
[4] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1925-1926, s.94, Birinci Baskı, İstanbul, Kasım 2013
[5] T.C. Resmî Gazete, 12 Eylül 1947 Cuma, s.6705, ss.1

25 Mart 2017 Cumartesi

ŞEYH SÂİD VE KÜRDİSTAN FİKRİ

Görsel: 30 Mart 1925 târihli Cumhûriyet Gazetesi'nde yer alan isyânın yayılma haritası.

Geçtiğimiz günlerde Şeyh Sâid üzerinden Diyarbakır’a, önümüzdeki referandum süreci ile ilgili olarak asılan pankarttan dolayı Şeyh Sâid konusunda epey söz söylendi. Gerçi Türkiye’nin neredeyse her kesimi, 1925 yılından bu yana sık sık konuşsa ve fikirlerini söylese de Şeyh Sâid üzerinden yürütülen bu tartışmanın özünü bir kez daha belirtmek durumundayız.

Öncelikle dönemi içinde “Genç Hâdisesi”, “Kürd isyânı” gibi isimlerle anılan bu isyâna her ideoloji, kendi ideolojisinin gözlüğü ile bakmayı tercih etmektedir. İslâmcıların çoğu için cumhûriyetin kurulması, hilâfetin ve medreselerin kaldırılması gibi laik devrimlere karşı bir “İslâmî kıyam”, Kemâlistlerin çoğu için ise Kürdlüğü kullanan gerici bir isyân, sosyalistler için ise feodal gerici bir isyân… Peki, ortada olan gerçek nedir?

Kasım 1918 târihli Irak İngiliz İşgâl Raporu'nda şöyle bir ifâde yer almaktadır[1]:

"Kürt aşiretlerle idari anlamda ilişkimizin başlaması, 1917-18 kışında Hanekin'e gelmemizin ertesinde oldu. Mayıs 1918'de Kerkük'e ilerlemek, kalıcı olarak Kifri ve Tuz'a yerleşmemizi sağladı; her ne kadar o sırada Kerkük'ü elimizde tutamamış olsak da işgal edilmiş bölgelere böylelikle katılan yerleşim bölgeleri de Kürt'tü. Bazı Kürt aşiret reisleri, Şuabiye olayında bize karşı cihada katılma konusunda ikna edilerek harekete geçirilmişlerdi; fakat hızlı bir biçimde anti-Türk ve kesinlikle İngiliz yanlısı geleneksel tavırlarına geri döndüler. 1916'da Rusların ilerlemesiyle birlikte yeni bir unsur ortaya çıktı. Müttefiklerimiz, Güney Kürtleri tarafından sevilmemekteydi ve bu his, İngiliz taraftarı oldukları su götürmez olanları bile Türklerle birleşerek Rus ilerlemesini durdurmak hususunda harekete geçirdi. Ancak 1917'de Ruslar Türk sınırını bir kez daha geçtiklerinde karşılarında teşkilatlı bir Kürt direnişi bulmadılar. Bağdat düşmüştü, İngiliz birlikleri aşağı Diyale'teydiler ve Kürtler, bu birliklerin hızla kuzeye ilerleyerek Türk Kürdistanı'nı ele geçirmelerini dört gözle beklemekteydiler."

İngilizlerin bu ifâdesi, aslında birçok noktayı aydınlatsa da, mes’eleyi basit bir İngiliz hareketi olarak görmek, yine gerçeği anlamamızı engelleyecektir. Elbette Türkiye’nin Musul harekâtını engellemek için İngilizlerin birçok adım atacağını, bu konuda büyük silâh, para ve siyâsî destek vereceğini tahmîn etmek zor değildir. Zâten alıntıladığım ifâde ile bunun olacağını da söylemiş oluyorlar.  Bu noktada isyânın hemen ertesinde İngiltere’nin Türkiye’ye karşı yaptığı askerî tahriklere dikkât çekmek gerekir. Kâzım Karabekir Paşa’nın yazdığına göre 1 Eylül 1925 târihinde İngiltere donanması Çanakkale boğazı ile İzmir’in önüne kadar gelmiş ve sâhillerimize projektör tutarak, çeşitli tahrik girişimlerinde bulunmuştur[2]. Bununla birlikte isyânın başarısız olmasından ve Şeyh Sâid’in korkularından dolayı planlanandan erken başlamasından olsa gerek, “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1925-1926”da şu ifâdeler yer almaktadır[3]: “Şeyh Said zengin ve cahil bir Nakşıbendi şeyhiydi ve Kürt dünyasında sadece ikinci derecede bir etkisi vardı. Duruşması görülürkenki ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, kendisini harekete geçiren temel saik dinî idi. Yılın geri kalanında Türk Hükümeti ayaklanmanın temelinde millî değil dinî tepkinin bulunduğunu açıklamak için çok uğraştı.”

İngiliz desteği, kendisini her yönüyle göstermekle berâber yine de bir adımı atmak için zemînin uygun olması gerekir. Gevşek bir zemînde adım atmak zordur. Oysa yine alıntıda görüldüğü gibi isyân konusunda zemînin fazlasıyla uygun olduğu, İngilizlerin tek yaptığının bunu kullanmak olduğu görülmelidir.

Bununla birlikte yeni kurulan cumhûriyet hükûmetinin de bu isyânın başlaması noktasında bâzı hat’â ve ihmâllerinin bulunduğu ortadadır. Doğu Anadolu’yu çok iyi bilen, İstiklâl Savaşı’nın büyük komutanı Kâzım Karabekir Paşa, “Günlükler”inin, 8 Ekim 1924 Çarşamba târihli kısmında şöyle ilginç bir not düşmektedir[4]:

“8 Teşrinievvel’de (340) Mister Tamil namıyla merkez memuru Nizamettin isminde biri ayandan Abdulkadir’le Kürt ihtilali esaslarını hazırlıyorlar.”

Kâzım Karabekir Paşa, ayrıca 19 Haziran 1924 târihinde Dâhiliye Vekîli (İç İşleri Bakanı) Recep Bey ile görüştüğünü ve “Kürdistan hakkındaki layihalar ve eserleri”[5] sorduğunu belirtmektedir. Ayrıca 30 Nisan 1924 târihinde İsmet Paşa ile Musul konusunda yaptıkları konuşmada da Musul konusunda herhangi bir emrivâki tarzında askerî harekât için “adem-i muvaffakiyetli [başarısız, K.A.K.] bir teşebbüsün arkası bir Kürt kıyamı olur”[6] demektedir.

Ayrıca TBMM çatısı altında Ergani (günümüzde Diyarbakır’a bağlı) milletvekili olan İhsan Hâmid Bey, 19 Mart 1924 târihinde şöyle demekteydi[7]: “Arkadaşlar Musul meselesi yalnız Musul meselesi değil, Musul meselesi bir Türkiye meselesidir. Musul meselesinin fena bir şekilde halli bütün Türkiye'yi, bütün Türk istikbalini tehlikeye sokacak bir vaziyettedir, İngilizlerin orada takibettiği siyaset nedir? Bir Kürd hükümeti tesisidir. Kürd hükümetinin tesisine muvaffak olduğu gün arkadaşlar onun aksülâmeli Şimale gidecektir ve Şimalde birtakım ihtilâtat hâsıl edecektir. Bunu o havaliyi iyi bilen arkadaşlarımız pekâlâ takdir ederler.”

Görüldüğü gibi Musul konusunun Lozan Görüşmeleri’nde çözülememesi ve cumhûriyetin kurulmasının hemen ardından bir yandan İngilizler faâliyet yürütürken, bir yandan da Doğu Anadolu üzerine bilgi sâhibi olanlar hükûmeti uyarmışlardır. Bununla birlikte uyarılara kulak asılmadığı da maâlesef görülmektedir. Kâzım Karabekir Paşa, 17 Mayıs 1925 târihli Vakit Gazetesi’nde Çapakçur (günümüzde Bingöl merkezi) öğretmeni Mehmet Zeki Dündar Alp Bey’in isyândan üç buçuk ay evvel bir Kürd isyânı hazırlığı yapıldığına dâir vâlilik ve cumhurbaşkanlığına yazdığı telgrafların yayınlandığını yine günlüğünde belirtmiştir[8]. Bu noktada Mehmet Zeki Dündar Alp Bey üzerinde de durmak gerekmektedir.

Mehmet Zeki Dündar Alp Bey, her vatandaşın yapması gerekeni yapıp, olayı bildirmiş, ancak dönemin Genç vâlisi İsmâil Hakkı Bey tarafından bu ihbârların yalan ve iftirâ olduğunu söylemiş ve Dündar Bey, görevden alındığı gibi bizzât vâlinin emriyle hapse atılmıştır. Hattâ hapisten çıktıktan sonra 23 Nisân 1925 günü Lice’de âilesinin önünde Şeyh Sâid yanlısı eşkıyâların saldırısıyla şehîd edilmiştir[9]. Her ne kadar Genç vâlisi, Şark İstiklâl Mahkemesi tarafından bir sene, Çapakçur kaymakamı da on beş sene hapse[10] mahkûm edilse de, bu cezâların, yapılanın karşılığı olmadığını söylemek, sanırım yanlış olmaz.

Bu alıntılardan görüldüğü üzere, bölgede var olan Kürd hareketi, ne yazık ki, gereken ilgiyi görmemiş ve tehlikenin henüz başlangıç safhasında ortadan kaldırılması engellenmiştir. Bu yüzden de 8 Şubat 1925 târihin bir Nakş-ı Bendî şeyhi olarak çok büyük bir dînî otoriteye sâhib olan Şeyh Sâid tarafından İslâmî söylem kullanılarak Kürd isyânı başlatılmıştır. Yaklaşık üç ay süren isyân ile Türkiye Cumhûriyeti topraklarının bir kısmı devlet kontrolünden çıkmış ve Şeyh Sâid’in fiilî kontrolüne girmiştir. Böylece İstiklâl Savaşı’ndan beri ilk defâ işgâl ortamı oluşmuştur.

Şeyh Sâid’in Nakş-ı Bendî şeyhi olması, İslâmî söylem kullanması sebebiyle ne yazık ki, bu hareket, sâdece şer’îâtçı bir isyân gibi algılanmış ve isyânın Kürdistan fikri, hep geri planda tutulmuştur. Bu yüzden birçok İslâmcı grup, Sâid’e ve isyâna sâhib çıkmış; birçok Kemâlist ve sosyalist grup da laiklik düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Oysa, isyânın ana unsuru olan Kürdler için durum öyle değildir. Kürdler için bu olay, “Müslümân Kürdlerin, inançları ve bağımsızlıkları için Türklere karşı giriştikleri bir Kürdistânî savaştır”.

2005-2006 yılında nüfusunun tamâmını Kürdlerin oluşturduğu Erzurûm’un Tekman ilçesinin Küllü köyünde asker öğretmen olarak görev yaparken, Şeyh Sâid ile ilgili düşüncelere bire bire tanıklık etmiştim. Tekman-Hınıs arasındaki bölgeyi Şeyh Sâid ve âilesi, uzun süre yazlık arâzi olarak kullandığı için bölgede kendisine dâir anlatımlar ve hikâyeler oldukça güçlüydü. Zâten bölge halkı da, bütün unsurlarıyla isyâna katıldıklarını çok defâ söylemişlerdi. Bununla berâber bu konuda en açık ve etkili söylem, bana göre, köylülerden biri tarafından şu şekilde ifâde edilmişti: “Hoca, Şıh Sâid bizim kahramanımızdır, evlîyâmızdır. Biz, onun devrinden beri sizi kabûl etmiyoruz”.

İngilizlerin de belirttiği üzere Türkiye, her ne kadar bu isyânın bir Kürd isyânı değil de, şer’îâtçı bir isyân olduğu düşüncesiyle hareket etse de, gerçeklerin üzerinin hiçbir zaman tamâmen örtülemediği ve örtülemeyeceği görülmektedir. Atatürk zamânında İslâmcı Kürd çizgisinde yürütülen Kürd hareketi, maâlesef etnik bir hareket yerine ideolojik bir hareket olarak ele alındığı için zamanla Barzânî ve PKK çizgisine evrilmiştir. Günümüzde ise Kürdler, Ortadoğu’nun dördüncü milleti olma yönünde hızla ilerlemektedirler. Bu noktada yaşananları olduğu gibi anlamak ve konuya duygusal değil, tam tersine akıl ve mantık çizgisinde bakmak gerekir.

25.03.2017

KUTLU ALTAY KOCAOVA





[1] Irak'ta İngiliz İşgal Yönetimi 1914-1918, İngiltere Devlet Arşivi Raporu (der. Ali Satan), s.71, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Şubat 2016
[2] Karabekir, Kâzım, Günlükler (1906-1948), c.2, s.966, 1. Baskı, Kasım 2009, İstanbul
[3] Satan, Ali (der.), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1925-1926, s.23, Tarihçi Kitabevi, 1. Baskı, Kasım 2013, İstanbul
[4] Karabekir, Kâzım, a.g.e., s.931
[5] a.g.e., s.923
[6] a.g.e., s.917
[7] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Onaltıncı İctima, 19.3.1340, Devre:2, Cilt:7/1, İçtima Serisi: 2, s.744
[8] Karabekir, Kâzım, Günlükler (1906-1948), c.2, s.953, 1. Baskı, Kasım 2009, İstanbul
[9] Çuluk, Sinan, “Şehit Muallim Zeki Dündar Alp Bey”, http://sinanculuk.blogspot.com.tr/2016/07/sehit-muallim-zeki-dundar-alp-bey.html (Erişim târihi: 25.03.2017)
[10] Karabekir, Kâzım, Günlükler (1906-1948), c.2, s.974, 1. Baskı, Kasım 2009, İstanbul