20 Temmuz 2015 Pazartesi

İLMİN DAMLALARI - ULUĞ BEĞ'İN KANI

           
Uluğ Beğ ya da gerçek adıyla Muhammed Taragay, yerde duran, bir başa bakıyordu. Bu kendi başıydı. Onun hemen yanında ise başından ayrılmış bedeni yatıyordu ve hâlâ bedeninden kan akmaya devâm ediyordu. Öteki tarafta ise Uluğ Beğ’in birkaç kişiden oluşan mâiyetinde korku ve şaşkınlık, Abbas adlı kâtîlinde ise sevinç ve gurûr vardı.
            
Sâhibkıran Emir Temür’ün yanında büyüyen, gencecik yaşında Semerkand tahtına oturan, pâdîşâhlığının yanında âlimliği ile de ünlü olan koskocaman bir çınar, sapı kendisinden baltanın elinde devrilmişti.
            
Hacc’a gitmeyi dilediğinde, aynı zamânda i’dâmına da hükmolunduğunu bilmiyordu. 58 yaşındaki Emir, öz oğlunun emriyle, cân vermişti. Üstelik yalan söylenerek, halka karşı hâyırlı evlâd görüntüsü verilerek infâz edilmişti.
            
Uluğ Beğ, kesik başı ile başından ayrılmış bedenini izlerken, kâtiline karşı bir kin duymuyor, ancak gençliğinden beri yaşadıkları ve uğradığı en büyük ihânetleri, hep en yakınlarından gördüğünü unutamıyordu. Babası, Emir Şâhrûh, hep oğluna karşı temkinli olmuştu. Oğlu, Semerkand Hâkimi olduktan sonra ise bu durum artmış, bir süre sonra önce rekâbete, sonra da düşmânlığa dönüşmüştü. Annesi olan Gevherşâd ise tamamen siyâsî ihtîrâsları ile oğlunu yönetmeye çalışmış, başaramayınca da kardeşlerin arasını açarak Uluğ Beğ ile kardeşlerinin düşmân olmasını sağlamıştı. Öyle ki, Gevherşâd, oğlu ölene kadar, ona düşmân olmaktan vazgeçmemişti. Daha sonra öz babası ve öz annesinden gördüklerini, öz oğlu tekrârlamış ve oğlu Abdûllâtif tarafından önce tahttan indirilmiş, ardından ise öldürtülmüştü.

Bir yanda ihânetler, bir yanda hedefler arasında bir ömür geçirmişti. Kendini matematiğe ve göklere adamış, yıldızları tek tek öğrenmiş ve hattâ “Zicc-i Uluğ Beğ” adıyla bir yıldız haritâsı bile oluşturmuştu. İşte şimdi, o yıldızların altında, bir Türkmen köyünde cânsız bedeni yatıyordu.

Böyle bir sonu hâk etmiş miydi? Üstelik kendi oğlunun emriyle, töreye aykırı bir biçimde öldürülmeyi, hâk etmiş miydi? Töre, soyluların kanının akıtılmasını kesin olarak yasaklardı. Soyluların kanı dökülemezdi. Onlar, boğularak öldürülürdü. Ama hırs içinde yanıp tutuşan Emir Abdûllâtif, babasını, kanını döktürerek öldürtmüştü.
            
Uluğ Beğ’in rûhu yükselmeye başlamıştı. Artık yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Gökyüzü açıktı ve bir tâne bile bulut yoktu. Tam o sırada, Abbas’ın kel kafasına iki su damlası düştü. Gecenin karanlığında, ayın aydınlattığı gökyüzüne baktığında bir bulut bile göremeyince, kendi kendine söylendi. Oysa düşen damlalar, Uluğ Beğ’in gözlerin düşen iki damla gözyaşıydı. Ancak rûhu, ne kadar mânevî ise, damlalar, o kadar maddî idi. Ama o ortamda, bunu idrâk edebilecek kimse yoktu.
            
Uluğ Beğ’in rûhu, yükselmeye devâm etti. Birden yanında dedesi Sâhibkıran Emir Temür belirdi ve sâdece gülümseyen bir yüz ile torununa baktı ve ellerinden tutup, Semerkand’ın üzerine doğru götürdü. Geldikleri yer, Uluğ Beğ’in yaptırdığı medrese ile rasathanenin üzeriydi ve o an, Sâhibkıran’ın ağzından bir cümle çıktı.

“İşte, gözyaşı dökeceksen, burası için dök”.

Sâhibkıran Emir Temür haklıydı. Bu iki muhteşem eser için ağlaması gerekiyordu ve gözünden dört damla yaş daha döküldü. Ama tûhâf bir biçimde, bu sefer, iki damlası, oğlu Emir Abdûllâtif’in başına düştü. Ancak bunu ne Uluğ Beğ fark etti, ne de oğlu fark etti. Diğer iki damlası ise Uluğ Beğ’in en ünlü öğrencisi olan Ali Kuşçu’nun ellerine düştü. Damlaların anlamını iyi bilen Ali Kuşçu’da ellerine düşen, damlaları yüzüne sürdü ve hocası için bir duâ okudu.

Tüm bunlar olurken, Zicc-i Uluğ Beğ’deki yıldızlardan biri, en ihtişamlısı, Temür Kazuk (Demir Kazık – Kutup Yıldızı) sönmeye başladı ve Uluğ Beğ’in uluğ rûhu, sessizce yükseldi ve yok oldu.

*  *  *

Aradan bir yıl bile geçmemişti ki, baba kâtili Emir Abdûllâtif öldürüldü. Yerine de amcaoğlu Abdullah geçti. Artık Temüroğulları arasında bitmek bilmeyen bir kan dâvâsı başlamıştı. Bu kan dâvâsı, aslâ bitmeyecek ve sonunda Bâbûr Şâh zamânında, dedeleri Sâhibkıran Emir Temür’ün şehri Semerkand’ın kaybedilmesi ve Özbeklerin eline geçmesiyle son bulacaktı.

Emir Abdullah, 853 yılının, Ramazân ayının 10. günü[1] öldürülen amcası Uluğ Beğ’in mezârını Semerkand’a getirtti ve dedesi Emir Temür’ün türbesine defnedildi. Ancak artık Semerkand, eski güzel günlerini kaybetti. Bilim adamları, hem hocaları, hem de pâdîşâhları olan Uluğ Beğ’in öldürülmesine dayanamadı, şehri terk etti.

26 Hazîrân 2012

Kutlu Altay KOCAOVA





[1] Milâdî 27 Ekim 1449

14 Temmuz 2015 Salı

MUKADDES ŞEHÎD - Şehîd Mûsâ Hulûsî Paşa -



            Ortalık bir ânda sessizleşmişti. Bu sessizliği sâdece çeşmeden akan suyun sesi bozuyordu. Atılan bombaların, patlayan tüfeklerin ve topların sesi duyulmuyordu. Sâdece bir su sesi…

            Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Ne bir asker, ne bir subay… Hiç kimse olanlara bir anlam veremiyordu. Sâdece üç gün önce ferik (orgeneral) olan Mûsâ Hulûsî Paşa, olan biten farkında idi. Mutluydu. İsteği gerçekleşmişti. Zâten İstanbul’dan ferik olduğu haberini getiren haberciye, asıl istediği rütbenin bu olmadığını söylemişti.

            Evet, onun dünyevî bir rütbe beklentisi yoktu. Onun tek isteği mânevî bir rütbeydi. Gerçi onun yolu, dünyadan geçiyordu ama o, bu yolu, çoktan aşmıştı. Yüzü gülüyordu. Göğsüne saplanan şarapnel parçası, onun mânevî rütbe isteğini gerçekleştiren bir aracı olmuştu.

            O ân, bir ses, su sesinin dışında ikinci bir ses oldu. “Koşun, Paşa, şehîd oldu.”

*  *  *

            Rusların, Osmanlı ve genel olarak Türkler üzerindeki emelleri, yüzlerce yıldır bilinmekteydi. Bunun için önce Deşt-i Kıpçak hanlıklarını yok etmiş, sıra Türklüğün en büyük gücü Osmanlı’ya gelmişti. Hattâ bunun için sürekli İngiltere ve Fransa ile görüşüyor ve Osmanlı Devleti’ni paylaşmayı teklîf ediyorlardı. Ancak başta İngiltere, Rusya’nın kontrolsüz büyümesini ve güçlenmesini engellemek için bu teklifleri reddediyordu.

            Rusya, 1850’li yıllarda, sürekli olarak Osmanlı’yı savaşa çekmek ve Avrupalılara emr-i vâkî yapmak istiyordu. Bu dönemde Rusya, kendini Osmanlı Ortodokslarının koruyucusu i’lân etmiş ve bunu bir ültimatomla Osmanlı Devleti’ne bildirmişti. Ancak Osmanlı Devleti, bunu reddetmişti. Bunun üzerine Ruslar, Osmanlı’yı ülkelerindeki Ortodokslara zulmetmekle suçlayıp, onları koruma bahanesiyle, 22 Hazîrân 1853 günü saldırıya geçtiler. Kısa sürede Romanya bölgesini ele geçirdiler. Onlara göre İstanbul yolu açıktı ve onları engelleyecek bir güçte yoktu.

            Ancak önlerinde Tuna nehrinin güney kıyısında yer alan Silistre kalesi vardı. Bu kaleyi geçmeleri gerekiyordu. Gerçi onlar, hiç zorlanmayacaklarını düşünüyorlardı. Aslında bu konuda pek haksızda değillerdi. Zîrâ Ruslar, 80 000 askere sâhibdiler. Kalede ise sâdece 10 000 Türk askeri bulunmaktaydı ve yiyecekleri oldukça azdı.

            Bu arada Rus birliklerinin başındaki General İvan Paskeviç, kalenin teslîm edilmesi için sık sık elçi gönderiyordu. Ancak gelen elçilerin hepsi, aynı cevâbı alıyordu. Bu her ne kadar Rus mareşali şaşırtsa da, bir hayranlığa da sebeb olmaktaydı.

            Gerçekten de kalenin, Ruslara karşı uzun süre dayanması mümkün değildi. Paşa, bunu iyi bildiği için kendi planını yapmıştı. Buna göre bir fedâî birliği oluşturacak ve buna kendisi komuta edecekti. Ancak subayları buna îtiraz etti ve subaylarından birini fedâî birliğinin başına geçirdi.


*  *  *

            Hep berâber sabah namâzını kıldılar ve namâzın bitişi ile berâber kalenin kapıları açıldı. Kaleden çıkan Türk fedâîleri, bir hançer gibi Rus ordusunun kalbine daldılar. Musâ Hulûsî Paşa, bu saldırının zamânlamasını mükemmel bir şekilde planlamıştı. Zîrâ saldırı başladığı ânda, Ruslar, 24 tabur askerle, Silistre kalesinin Mecîdiyye tabyasına saldırı başlatmıştı.

            Türk fedâîlerinin, Rusların ortasına hançer gibi dalışı, Rus ordusunda bütün disiplini bozmuştu. Şimdi mağrûr Rus’un yerini, damarlarındaki Türk korkusu almıştı. Bir tarafta Kür Şad nesli bir ordu, bir tarafta ise Çingiz’in ordularından titreyen bir ordu vardı, âdetâ.

            Türk fedâî saldırısı, işe yaramış ve Rus ordularının komutanı General İvan Paskeviç, ağır yaralanmıştı ve Ruslar, ağır kayıp vermişlerdi. İlk olarak gerçekleştirilen bu fedâî saldırısından sonra Türk fedâîleri, kaleye geri döndüğünde, ciddî bir kaybın olmadığı görülmüştü.

            Ruslar arasında inanılmaz bir korku yayılmıştı. Hattâ bir ân önce bölgeyi terk edip, geri dönmekten bahsediyorlardı. Ancak ortada kesin bir emir vardı ve Çar’ın bu kesin emrine karşı gelemezlerdi. Ancak ordunun komutanı ağır yaralanmıştı. Onun yerine hânedândan Prens Gorçakov atandı. Prens, Çar’ın gözüne girmek için, geri çekilmek isteyen subay ve askerlere “Çar hazretlerinin şerefini düşünün” diyor ve geri çekilmeyi reddediyordu.

            Bununla birlikte Osmanlı orduları başkomutanı Ömer Paşa, ordularını, Silistre’ye kuş uçuşu 97 kilometre mesâfede olan Şumnu’da bekletiyor ve Avrupalı devletlerin yardımını bekliyordu. Prens Gorçakov’da her ân Avrupalıların müdâhelesi beklentisi içerisinde olduğu için ordusuna saldırı emri verdi. “Çar hazretlerinin şerefini, bir avuç Türk’ün önünde tehlikeye atmam” diyen Prens, hem lağımcılara surların patlatılması emrini verdi, hem de askerlerini taârrûza kaldırdı.

            Ancak Prens’in bilmediği bir şey vardı. O, Kür Şad’ı tanımıyordu ve Kür Şad’ı rûhu nesiller üzerinden Mûsâ Hulûsî Paşa’nın rûhunda tezâhür etmişti. Elbette Kür Şad’ı bilmeyen, Türk’ü de bilemezdi. Mûsâ Hulûsî Paşa, bütün askerlerine saldırı emri verdi. Böylece ikinci ve son fedâî saldırısı başlıyordu. Ancak bu sefer, bütün askerler, fedâî olmuştu.

            Kalenin kapıları açıldı ve Türk fedâîleri, Rus ordularına tekrâr saldırdı. Saldırırken, saldırıya uğrayan Ruslar, bu sefer, bütün kontrolü kaybettiler ve büyük bir hızla kaçmaya başladılar. Ruslar, kısa sürede nehrin öte tarafına atılmıştı. Rus orduları komutanı Prens Gorçakov da, selefi General Paskeviç gibi ağır yaralanmış ve cebheden kaçırılmıştı.

             Cebheye sürekli olarak Çar’ın emirleri geliyor ve kesin olarak ri’câl, yânî geri çekilme yasaklanıyordu. Ancak Rus komutanlar, var olan durumu görüyor ve geri çekilmekten başka bir şansın olmadığını görüyorlardı. Bu yüzden de Çar’a rağmen Rus ordusunun geri çekilmesine karar verildi. Ancak geri çekilirken, bunun Türkler’e duyurulmaması gerekiyordu. Bu yüzden de, sürekli olarak Siliste’ye doğru top atışı yapılıyordu.

*  *  *

            “Koşun, Paşa, şehîd oldu” sesini, bütün askerlerin, Paşa’ya doğru koşması izledi. Paşa, sabah namazını kılmak için abdest alıyordu. O esnâda, sırtına bir şey saplandı. Hafif bir şekilde gülümsedi. Ancak abdesti tamamlamak istiyordu. Ayaklarını uzattı. Önce sağına, sonra soluna suyu döktükten sonra "Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve Resûlühü"[1] dedikten sonra dayanamadı ve olduğu yere düştü.

            Üç gün önce gelen haberciye, isteğinin ferik olmak değil, şehîd olmak olduğunu, dünyâ üzerinde hiçbir makâmda ve mevkîde gözü olmadığı, sâdece şehâdeti istediğini söylemişti ve işte, şimdi şehîd olmuştu. Üstelik şehâdet, kendisine zaferle birlikte verilmişti.

            Askerler, Paşa’nın etrâfında toplandıklarında bir mukaddes huzûrun farkına varmışlardı. Karşılarından sanki can vermiş bir insân değil, mukaddes bir rûh vardı, sanki. Vatanı için can veren bu yiğit, hayâtıyla olduğu gibi, şehadetiyle de, etrafındaki gencecik askerlere, misâl teşkîl etmekteydi.

            O ân, tuhâf bir şekilde, dörtnala giden atların sesi, ortalığı kapladı. Herkes bunun Ruslardan geldiğini sanırken, bir ânda “Kür Şad” diye bir sesin yankılandığı duyuldu. Herkes birbirine bakarken, tanımadıkları bu ismin yarattığı huzûra kendilerini kaptırdılar.

            Ordu, sabah namâzını kıldıktan sonra tekrâr Paşa’nın cesedinin başına geldiklerinde birer damla gözyaşının alınlarına düştüğünü fark ettiler. Bu mukaddes işârete uyup, hûşû içinde duâlarını ettikten sonra daha doğmamış bir şâirin bir şi’rini mırıldandılar.

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış, duruyor Peygamber.[2]

9 Aralık 2012

KUTLU ALTAY KOCAOVA




[1] Ortağı olmayan, bir olan, Allah'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim.
[2] Ersoy, Mehmed Âkif, Safahat, s. 387, Diyânet Vakfı Yayınları 

12 Temmuz 2015 Pazar

BİR TÂRİH (!) DERGİSİNİN İFTİRÂ VE SALDIRILARINA YANIT


            Tarih Tarih adlı bir internet sitesi ve bir târih (!) dergisi var. İnternet sitesi üzerinden birkaç yıldan beri süren yayın, iki sayıdır da, dergi olarak devâm ediyor. Ben de yaklaşık bir yıl süreyle bu sitede, târihle ilgili makâleler kaleme aldım. Derginin iki sayısında da yazar olarak yer aldım.

            Bununla berâber ikinci sayının çıkışından birkaç gün öncesine kadar derginin çizgisinde hiçbir sıkıntı yoktu. Diyebilirim ki, özellikle yakın târihe yönelmekle berâber genel olarak Türk târihi alanında başarılı bir çizgileri vardı. Ancak ne olduysa, katıldıkları para ödüllü bir yarışmayı kazanmalarından sonra oldu. Zâten derginin sâhibi ve genel yayın yönetmeni konumunda olan Ahmet Özgür Türen de, bunu doğrulamakta ve şöyle demektedir:

            “Yarışmayı kazandık. Bu arkadaşlar da oy verdi. O zaman kendilerine kötü haberi veriyim. Biz o parayla, 600.000 kişilik Deniz Gezmiş sayfasını satın aldık.”

            Yâni tüm mes’ele, para ve çıkardan ibârettir. Oysa târih ile ilgili yazılıyorsa, bunun kuralları vardır. Târih bir bilimdir ve diğer bilimler gibi kuralları vardır. Onun sosyal bir bilim olması, laboratuvar ortamına sokulamaması, bilim dışı yapmaz. Dolayısıyla târih adına bir şeyler yapılacaksa, bir zahmet, bilimsel olmalıdır.

            Dergi, sosyal medya üzerinden İsmet İnönü, Deniz Gezmiş ve Nâzım Hikmet ile ilgili olumsuz yazanların engelleneceğine dâir bir açıklama yapmıştı. Elbette hakâret içeren bir yorumu silmek ya da kullanıcıyı engellemek doğaldır. Ancak hakâret ile olumsuz yorum arasında dağlar kadar fark vardır. Bu durumda, nasıl tarihçilik yapmaya kalkabilirsiniz ki? Bunu derginin sâhibi olan kişiye de sormuştum. Bunun sansür olduğunu, sansürcü zihniyetin ise aslâ bilimsellikten söz edemeyeceğini söylemiştim. Aldığım yanıt ise oldukça netti. Sansür bile olsa, olumsuz yoruma, yâni eleştiriye izin vermeyeceğini söylemişti. Bunun üzerine ben de, sosyal medya üzerinden şöyle bir metin kaleme almıştım.

            “Bir yıldır yazarlık yaptığım tarihtarih.com sitesi ile birinci sayısında yazarlık yaptığım Tarih Tarih Dergisi ile hiçbir ilgim yoktur. İkinci sayı için de, istek üzerine, yazı göndermiş olmamla berâber, yazımı geri çektiğimi ve yayınlanmasını istemediğimi bildiririm.

Târih, bir siyâset aracı değildir ve târih birikimimi hiçbir siyâsî yapının ve amacın emrine sokmam.

Bu duyuru aynı zaman Tarih Tarih Dergisi'ne de bir uyarıdır ve ikinci sayı için gönderilen yazının yayınlanmamasını istiyorum...

Bilginize..."

Ancak ne yazık ki, ikinci sayının basılmış olmasından dolayı, ikinci sayıda adım ve makâlem yer aldı. Tabiî olarak derginin çizgisindeki bu dönüşümün neden ikinci sayının basılmasından sonra olduğu da, düşünülmesi gereken bir şey.

            Bu metin üzerine derginin sâhibi olan kişi, bana ulaşmış ve sitemde bulunmuştu. Tabiî, buna karşı yanıtımı vermiştim ve kendisi de Atsız’a saygı duyduğunu söylemişti. Dün gece ise bu fikrinden de dönmüş olacak ki, doğrudan Atsız Hoca’nın şahsına saldırıyor ve şöyle diyordu:

“Necip Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde yazan kim? Atsız
Vahdettin hain değildir diyen kim ? Atsız
Kana bakarak kişiyi Türk ilan eden kim? Atsız (Bu en önemli)
Kemalizm'e türlü ters ifadelerde bulunan kim? Atsız
Dipnot: Atsız'ın kriterlerine göre ben Türk değilim. Ne yazık ki kanımda, bu ülke vatandaşlarının yüzde 80'i gibi başka milletler de bulunmaktadır.
Bugüne kadar peki neden Atsız paylaşımları yaptık?
Tümü kucaklamak için...
Çünkü takip edenlerin çoğu Atsız'ı tanımıyor.
Dinsiz olduğunu bilen bile çok az.
Bilinse sadece bu sebepten bile takipçilerinin yarısını kaybeder
Ama artık Tarih Tarih'in Atatürkçü bir sayfa gibi davranmasının vakti geldi. İnönü ve Nazım Hikmet gibi değer verdiğimiz kişilere her paylaşımda hakaret edilmesine müsaade edemezdim. Bir süredir bunun da ipuçlarını veriyorduk.
Atatürk milliyetçiliği denen kavramı neden yarattılar sanıyorsunuz?
İşte Atsız gibiler yüzünden.
Çünkü onların milliyetçiliği bu ülkeyi böler, parçalar, yok eder.”

Atsız Hoca’ya saygı (!) duyduğunu söyleyen bir kişinin hezeyânları diyerek geçebiliriz belki, ama hâyır, bu bir hezeyân olmanın ötesinde, Türkçülerin arasında yer bulmaya çalışan bir yapının sözleri olduğu için üzerinde durmak gerekiyor.

Dergi, “Gerçekleri derinlerde aramayın” sözüyle çıkıyor ve Mustafâ Armağan denen Atatürk düşmânına karşı olmak amacını taşıyor. Ancak görünen o ki, ters açıdan Derin Tarih’in kopyası olmaktan öteye gitmiyor. Nasıl ki, Derin Tarih, yalanlarla Atatürk’e saldırıyorsa, belli ki, bu da Atsız Hoca’ya saldırıyor.

Son yıllarda geçmişte dönemin şartlarına göre Maoist, Apocu, Kemalist olan ulusalcıların, bugünlerde kendilerini Türkçü gibi sunduklarını görüyoruz. Ancak bu kişilerin ne olduğunu anlamak için Atsız Hoca’nın varlığı, bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Atsız Hoca’nın yaptıkları, eserleri, fikirleriyle ortada olduğu ve onu aşma gibi bir durum olmadığı için doğrudan saldırmayı seçiyorlar. Ancak bunu yaparken, rezil bir biçimde, iftîrâ atarak ya da bel altına inerek yapıyorlar.

Şu yazılan saçmalıklara bir yanıt vermek gerekirse, en başta Necip Fâzıl’ın Büyük Doğu adlı dergisinde yazma mes’elesine gelelim. Necip Fâzıl’ın yaptıklarını, söylediklerini, eserlerini bilmeyen yoktur. Peki, böylesine bir kişi ile Atsız Hoca’nın berâber çalışabilmesi, nasıl mümkün olmuştur? Aslında bu sorunun yanıtı bellidir ve çok basittir. Ama bu kişi, bunu anlayabilecek zihniyete ve iyi niyete sâhib olmadığı için anlamamış ya da anlamak istememiştir. Bugün dünyâda ve Türkiye’de işvereni ile aynı zihniyete sâhib olan kaç kişi vardır ya da böyle bir gereklilik, var mıdır? Atsız Hoca’nın bir âile babası olduğunu ve insânî ihtiyâçları olduğunu, evini geçindirmesi gerektiğini unutup, ona böyle saldırmak, ancak deniz seviyesinin yüzlerce metre altında bir kişiliğe sâhib olmakla açıklanabilir. Ayrıca bu kişi, Atsız Hoca’nın Büyük Doğu’daki yazılarını da okumamıştır. Zîrâ okusa idi, o yazıların hiçbirinin Büyük Doğu çizgisinde olmadığını görürdü. Ama dediğim gibi, bunun için iyi niyetli olmak gerekir.

Atsız Hoca’nın Vahdeddîn için hâin değildir, demesini, ona saldırmak için kullanmak da yine deniz seviyesi altı bir özelliktir. Birincisi, Atsız Hoca, bir tarihçidir; ikincisi, ihânet, bir duygusal kavramdır. Üçüncüsü, Atsız Hoca’nın bu konudaki yazıp, söylediklerinin tamâmı belgelidir. Dolayısıyla Atsız Hoca, bir târihçi olarak bilimsel bir tavır sergilemekte, ancak bilimsellik iddiâsındakiler, bunu saldırmak için bahâne olarak kullanmaktadır.  

Atsız Hoca’yı kana bakarak Türklük güttüğü için eleştiren kişi, kendisini de büyük Atatürkçü olarak görüyor. Oysa Atatürk değil miydi, askerî okullara, hemşîre, veteriner ve öğretmen okullarına Türkiye vatandaşlığının yanında ırken Türk olma şartını getiren? Üstelik birkaç ay evvel, Atsız Hoca’yı kana dayalı Türkçü olduğu için saldıran bu kişi, Atatürk’ün bu emrini bildiren bir gazete haberini paylaşmıştı. Atatürk’ün kana dayalı millîyetçiliği ifâde eden sayısız sözüne de yer vermeye gerek yok, zâten. Üstelik öyle olmasaydı bile sosyolojik olarak da, yine, Atsız Hoca’nın görüşü doğrudur. İnsanlar, Türk olmayanların, Türk’üm demesinden, tuhâf bir haz duyuyor. Saçma bir millîyetçilik anlayışının eseri olan bir durum, ne yazık ki… Oysa, Almanya’da yaşayan bir Türk’ün, “Ben, kendimi Alman olarak hissediyorum” dese, ne düşünürler, acâba?

Yine Atsız Hoca’nın Kemalizm’e dâir eleştirilerine saldırıyor. Ancak okumadan yapılan bu eleştirilerde, hedefin Atatürk olmadığı ortadadır. Kemalizm adına hareket eden kesimlere yönelik bu eleştiriler, makâleyi okuyan herkesin görebileceği bir durumdur. Ama tabiî, görmek istemek ve kötü niyetli olmamak şartıyla.

Bu arada, bu kişi, kendisinin Türk olmadığını da, söylemiş. Elbette, kimsenin ırkı ile ilgilenecek değiliz. Ancak kendisinin söylediği gibi yarışmayı kazanıp, elde ettikleri meblağ, kendilerinin aslını ortaya koymuştur. Dediğim gibi kimsenin ırkı ile ilgilenecek değilim. Ama bunu söyledikten sonra Atsız Hoca’ya saldırmak ve Türkiye’nin %80’inin Türk olmadığını söylemek, saçmalık ve aptallık değilse nedir? Bunu söylemeye gerek yok, sanırım… Bu arada yine bilimsellik iddiâ eden birinin, %80 gibi bir rakama nasıl ulaştığını da merâk ediyorum. Ayrıca Türkler, mâdem %20 ise bütün bir ülkeye adını verebilmek, dilini benimsetebilmek, kültürünü kabûl ettirebilmek nasıl oluyor, bir zahmet açıklasın. Elbette kendilerinin herhangi sosyolojik ve antropolojik seviyesi olmadığı için böyle bir açıklama mümkün değil.

Artık şurası, iyice belli olmuştur ki, Atsız Hoca’nın dediği gibi “Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü olamaz”. Hele Atsız Hoca’ya saldırıp, üstelik Türk de olmadan Türkçü olunamaz. Kişiler istedikleri kadar Ziyâ Gök Alp çizgisinde olduklarını söylesinler, istedikleri kadar Atatürkçü olduklarını söylesinler, hiçbir gerçek, uzun süreli gizli kalmaz. Bu kişilerin gerçeği de, gizli kalmamıştır. Ancak üzgünüm ki, bir yıl gibi bir süre, yazar olarak destek vermiş oldum. Her insan aldanır, aldanmış olduk. Ancak suç, tekrarlanmadığı sürece, aldanan da değil, aldatandadır. Umarım bundan sonra da herkes, bu yüzü görmüş ve tanımış olur.

12 Temmûz 2015


KUTLU ALTAY KOCAOVA

ŞİBÂNÎ HAN VE KESİK BAŞI



      Şibânî Han[1] vurulmuş ve yere düşmüştü. Çevresini saran Kızılbaş Türkmen atlıları, bu Çingiz oğlunu öldürmüştü. O ân, başka bir Kızılbaş Türkmen, atıyla diğerlerinin yanına gelmişti. Cesedi, Şâh’ın istediğini söylemişti. Atlılar, Şâh’ın adını duyar duymaz, kenara çekilmişlerdi. Haberi getiren ise yanındaki iki askere, cesedi kaldırmalarını ve Şâh’ın otağına götürmelerini emretti.

     Muhammed Şibânî Han, olanları, sessizce izliyordu. Zâten haykırsa bile kimse onu duyamazdı. Zîrâ çoktan cân vermişti. Atlılar, hızla cesedi taşıdılar. Şâh İsmâil Hat’aî, otağında bekliyordu. Cesedi görür görmez, gözleri ışıldadı. Kimse yüce Şâhlarının ne yapacağını bilmiyordu.
        
    “Bakın işte, görün. Bize râfızî diyen, kâfîr diyen, şu Yezîd’e bakın hele. Darısı diğer Yezîdlerin başına…”
     
    En büyük düşmânlarından birini ortadan kaldıran Şâh, artık kendini Mehdî gibi görmekte ve yenilmezliğine inanmaktaydı. Tabiî onun peşinden gelen bütün Sâfevî savaşçıları ve dervişleriyle, mürîdleri, buna çok fazla inanmaktaydı.
            
     Artık iş, çığırından çıkmak üzere idi. Han’ın cesedi başında bulunanlar, zafer ve nefretle karışık duygularını, ortaya koyuyorlardı. O ân, Şâh’ın verdiği bir emîr, ortaya ölüm sessizliğinin çökmesine yol açtı. Han’ın başının kesilmesini emretti.
            
     Orada bulunan herkes, bir ânda sustu ve birbirine bakmaya başladı. Özbek Hanı Muhammed Şibânî Han düşmânlarıydı, savaşmışlardı, öldürmüşlerdi. Ama kafasını kesmek… Sonuçta o bir Çingiz oğlu idi ve soylulara mensûb idi. Kanını dökmek uğursuzluk getirirdi. Ancak Şah, emîrlerini tekrâr etmeyi sevmezdi. Bu yüzden de istemeye istemeye Han’ın başını kestiler.
            
       Şâh’ın yanındakilerden birçoğu böyle bir soylunun kanını dökmenin uğursuzluk getirebileceğini söylemişti. Şâh ise buna kendisinin Hazretî Muhammed’in soyundan olduğunu söyleyerek cevâb vermiş ve bu dünyâda tek kutsal soyun Ehl-i Beyt’e mensûb olmak olduğunu söylemişti. Yanındakiler onu, Mehdî gibi gördükleri için “Bir bildiği vardır” diye düşünmüşler, ama yine de içlerindeki korkudan kurtulamamışlardı.
            
      Şâh, kestirdiği başın, et ve derilerinin yüzülmesini emretmiş, ardından ise altınla kaplatmıştı. Kafatasının bir kısmını Mısır Sultânı Memlûk Kansu Gavri’ye göndermiş, bir kısmını kendisine şarab kadehi yapmıştı.
           
      Bununla birlikte Şibânî Han yaşananları izlemeye devâm ediyordu. Mânevî gözyaşlarını cesedinin ve kesik başının üzerine akıtıyor, ancak bunu kimse görmüyordu. Bu esnâda yaşadıklarını düşündü.

*  *  *
            
        Temür oğullarını Türkistan’dan çıkardıktan sonra artık bütün Türkistan’ın hanı olmuştu. Bununla birlikte Kızılbaş Türkmenlerini, kendisine en büyük düşmân olarak görüyordu. Bunun için hâkim olduğu yerlerde Şiî avına çıkmıştı.

            On iki imâmdan birinin adını taşıyanları arayıp, Şiî olanlar öldürülmüş, Şiî kökenli olan ve kendileri gibi Çingiz Han soyundan olan Hazaralara sefere çıkılmıştı. Ancak Hazaralar, üzerlerine gelen Özbekleri yenmişlerdi. Bununla birlikte Şibânî Han, gözünü İtil bölgesindeki Çingiz Han soylu hanlıklara dikmişti. Kazan, Astrahan ve Nogay hanlıkları üzerine çıktığı seferde de başarısız olmuştu.

            Yaşadığı başarısızlıklara rağmen kısa sürede gücünü toparlamış ve yeniden harekete geçmişti. Bu arada Kızılbaş Türkmenlerin şâhı İsmâil Hat’aî, Horasân bölgesini ele geçirmek için sefere çıkmıştı. Kendisi ba’zen Mehdî gibi, ba’zen ise Hazretî Ali’nin bedenlenmişi olarak gören Şâh, Şiîleri kurtarmayı kendisine hedef olarak seçmişti.

          Şâh’ın üzerine geldiğini öğrenen Şibânî Han da harekete geçmiş ve Horasân bölgesine gelmişti. Bu arada olan, her iki Türk hükümdârının hâkimiyetinde olanlara oluyordu. Şâh İsmâil Hat’aî, hâkim olduğu bölgelerde Osman, Ömer, Ebû Bekir, Ayşe gibi isimleri taşıyanların, ya Şiî olup, isimlerini değiştirmelerini ya da öldürülmelerini emrediyordu. Sünnî avına çıkmıştı. Bu Çingiz oğlu ile yapacağı savaşta, arkasında engel bırakmak istemiyordu. Benzerini de Şibânî Han, Türkistan ve Horasân’daki Şiîlere karşı yapıyordu.

            Bu arada Şâh İsmâil’in müttefikleri de harekete geçmişti. Şibânî Han ile aralarında düşmânlık olan, Semerkand ile bütün Türkistan’ı kaybeden Temür oğullarından Bâbûr Şâh, kuzeye doğru yürüyüşe geçmişti. Bu arada kısa süre önce Şibânî Han’ın saldırdığı, ancak kaybettiği Şiî Hazaralar da, Şâh’a destek için yürüyüşe geçmişti.

        Horasân’ın, her kum tânesinin insân kanıyla yoğrulduğu çöllerinde yeni bir savaş yaklaşıyordu. Geçmişteki yüzlerce örnekte olduğu gibi yine Türk, Türk’ü öldürecekti ve çöl, yine kan ile yoğrulacaktı. Şâh ilerledikçe, Han’ın çadırında hareket artıyordu. Han’ın habercileri, Şâh’ın, Meşhed’i aldığını ve Herat’a ilerlediğini bildiriyorlardı.

         Meşhed, Merv’den atla üç günlük mesâfede olan ve Merv’in güney batısında kalan bir şehirdi. Herat ise Merv’in tam olarak güneyindeydi ve arada atla bir hafta mesâfe vardı. Bütün güney bölgelerinin Şâh’ın elini geçtiğini öğrenince, ordusunu Merv kalesine çekip, kalenin içine sığındı.

          Bir yanda Türkistân bozkırının atlı Özbek savaşçıları, bir yanda Rûm ve Acem bozkırı’nın atlı Türkmen savaşçıları… Her ne kadar Şibânî Han, kaleyi sağlamlaştırıp, gücünü arttırmış olsa da, savaşçıları bozkırın insânıydı ve hepsi meydân savaşı istiyordu. Bir kaleye sığınıp, denkleri olan bir ordudan korkmaları, bu savaşçıların ağrına gidiyordu. Çingiz oğlundan, Çingiz Kağan’a yakaşır bir şekilde davranmasını bekliyorlardı. Ancak yine de Şibânî Han, tedbirli olmak istiyordu. Bu arada şehirdeki Şiîlerin isimlerini öğrendi ve bir kısmı şehirden çıkarıldı, bir kısmı ise öldürüldü.

         Aslında var olan durum, bir mezheb savaşı değil, bir kardeş katliamı idi. Horasân’ın hâkimiyeti için Sünnî Şibânî Han, Şiîleri katlediyor; Şiî Şâh İsmâil Hat’aî, Sünnîleri katlediyor. İkisi de, kendisi gibi inanmayanları düşmân olarak görüyor ve ya kendisine îmân etmeye zorluyor, ya da öldürüyor. Kızılbaş Türkmenler, Sünnî Özbeklere “Çingiz’in dölü, kâfir Yezîdler” diyor; Sünnî Özbekler, Kızılbaş Türkmenlere, “kâfir Râfızîler” diyor. Aynı dili konuşan, bu insânların dili, hem o kadar farklı, hem o kadar aynı ki, anlamak mümkün olmuyor.

       Bu arada Özbeklerin, Merv kalesine çekilmesini fırsat bilen Şâh İsmâil, birbiri ardına Şibânî Han’a hakaretlerle dolu mektûblar gönderiyordu. Şâh, bu mektûblarda, Han’a korkak diyor; mezhebine ve atalarına hakâret ediyordu. Han’ı bir meydân savaşına çağırıyordu. Bu arada Şâh, öldürülen Şiîlerin intikâmını alacağını söylemekten de geri durmuyordu.

        Şibânî Han, öfkeli bir yaratılışa sâhibdi. Zekî olmakla berâber büyük dedesi Çingiz Kağan’ın dehâsından yoksundu. Bu yüzden Şâh’ın mektûblarındaki oyunu fark edemedi. Ânlık öfke ile askerlerine kaleden çıkmayı ve saldırmayı emretti. Bozkırın bu atlı savaşçılarının istediği de, zâten buydu. Öleceksek bile en azından, saldırarak ölelim, diye düşünüyorlardı. Han’da bu fikirdeydi. Ancak Şâh İsmâil, Han’ın çıkışını gördükten sonra öncülerine saldırı emri verdi. Özbekler, Sâfevî öncülerini yok edince, Şâh, ordusuna “geri çekilme” emri verdi.

        Bozkırın bu iki büyük başbuğundan biri, diğerine bozkırın savaş taktiğini uyguluyordu. Bozkırın evlâdı Türklerin, binlerce yıldır uyguladığı taktiği, şimdi Şâh uyguluyordu. Ne yazık ki, Çingiz oğlu Şibânî Han ise bu oyuna geliyor ve zafer havasıyla saldırıyordu. Ancak gerçeği kavraması uzun sürmedi. Özbeklerin bir ânda çembere alınması ve Sâfevîlerin karşı saldırıya geçmesi ile birlikte büyük bir bozgun başladı.

        Şibânî Han, bir ânda Türkmen savaşçıların arasında kalmıştı. O sırada uzaktan dörtnala gelen bir Türkmen savaşçı, oku fırlattı. Okun Şibânî Han’ın göğsüne değmesi ile birlikte, okun temreni Han’ın zırhını deldi ve Han, atından yere düştü. Han, cân çekişir iken son darbe çevresindeki Türkmen savaşçılardan birinin mızrağını saplaması ile geldi.

*  *  *

       Merv Kalesi önündeki Türk’ün Türk’ü öldürdüğü bu savaşın bitmesinin ardından, Şibânî Han’ın başsız rûhu, acı içerisinde yaşananları izliyordu. Savaşı, ölen Türkleri, savaşın öncesini, mezheb çatışmalarını ve en sonunda kendi âkıbetini izliyordu. Bir yandan kendi sonu için ağlıyor, bir yandan da yaptıkları aklına geliyordu.

       O sırada uzaktan birinin yaklaştığını gördü. Bu gelen Selçukluların son sultânı Ahmed Sencer idi. Merv’deki yıkık türbesinden kalkmış, yanına geliyordu. O ise meydânda yatmakta olan Türkmen ve Özbek Türkü savaşçılara bakıp, ölen Türklere ağlıyordu. Bir süre berâberce ağladılar. Daha sonra yanlarına heybetli bir atlı geldi. Her ikisini de ayağa kaldırıp, emretti…

        “Gidiyoruz…” ve ardından sordu…

        “Bu mezheb savaşının sebebi ne? Neden?”

      Türk’ün bu iki sultânı, bu heybetli atlının peşinden gitmeye başladılar. O sırada atlı, yüzünü onlara döndü. Bu Çingiz Kağan’dı…

9 Temmûz 2013

KUTLU ALTAY KOCAOVA





[1] Muhammed Şibânî Han: Bu isim, çeşitli kaynaklarda farklı olarak yazılmaktadır. Bâbûr Şâh, eseri Bâbûrnâme’de “Şaybak Han” olarak verirken, ba’zı kaynaklarda “Şeybânî Han” olarak vermektedir. Ancak kendi şi’rlerinde “Şibânî Han” demektedir.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

GİRESUNLU TOPAL OSMAN AĞA’YA DÂİR OSMANLI ARŞİV BELGELERİ



     Görüntünün olası içeriÄŸi: 1 kiÅŸi, ayakta, müzik enstrümanı çalıyor ve açık hava

   İstiklâl Savaşı’nda Giresun’un yetiştirdiği büyük kahramân Topal Osman Ağa ile ilgili olarak, Osmanlı arşivi üzerinden yaptığım taramada aşağıdaki bilgilere ulaştım. Zamân içerisinde Osman Ağa ile ilgili yazılan çeşitli kitâb ve makâlelerde bu arşiv kayıdlarından ba’zıları ele alınmakta, ba’zıları ise geride tutulmaktadır. Oysa bu durum, hem yanlış anlaşılma ve bilgilendirmeye sebeb olmakta, hem de târîhî gerçeklerin çarpıtılmasına yol açmaktadır.

  Taramış olduğum belgelerin ba’zılarında Osman Ağa ve yanındakiler için suçlamalarda bulunulmaktadır. Ancak daha sonraki döneme âid belgelerde ise bu suçlamaların çürütüldüğü görülmektedir.

     Mes’elâ hicrî 15 Zilkâde 1337, milâdî 12 Ağustos 1919 târîhli bir belgeye göre Konstantin isimli bir Rûm, Osman Ağa’nın kendisinden fidye istediğini, eğer vermezse kızlarını dağa kaldırmakla tehdîd ettiğini belirtiyor. Ancak 17 gün sonrasına âid bir başka belgede ise gerekli araştırmanın yapıldığı ve bunun doğru olmadığı, İngilizler tarafından ortaya atıldığı belirtiliyor. Buna göre bu iki belgeden, ikincisini dikkâte almayıp, sâdece birinci belge üzerinde hareket edildiğinde, büyük bir târîhî çarpıtma meydâna gelecektir.

      Osman Ağa ve çevresindekiler üzerine, taraflı tarafsız çok sayıda makâle ve kitâb yayınlanmıştır. Bu yüzden sâdece Osman Ağa’ya dâir Osmanlı devlet kayıdlarına geçen ve Nîsân 1919 ile Mart 1920 târîhleri arasına âid olan belgeleri, herhangi bir yorum yapmadan yayınlıyorum. Hicrî ve Rûmî târîhlerin, yanına koyu renkli olarak milâdî târîhleri ekledim ve belgeleri, târîh sırasına göre dizdim. Bu şekilde birçok araştırmacının, Osman Ağa ile ilgili belgelere ulaşabileceğini düşünüyorum. İleride bu konuda arşiv taraması yapabilecek olan araştırmacıların sıkıntı yaşamaması için imlâya dokunmadım ve olduğu gibi aktardım.

1.         Tarih: 29/C /1337 (Hicrî) (01.04.1919)          Dosya No:51/-1          Gömlek No:4  Fon Kodu: DH.KMS.
Giresun kaymakamı ile Belediye Reisi Topal Osman Ağa hakkında suistimal yaptıklarına dair iddiaların tahkik ettirilmesi.

2.         Tarih: 20/B /1337 (Hicrî) (21.04.1919)          Dosya No:259            Gömlek No:39            Fon Kodu: DH.EUM.MH..
Giresun havalisinde rumların tehciriyle ilgili olarak Topal Osman hakkında tahkikat yapmak üzere Giresun'a giden Asım Bey'in zaruri masraflarına ait havalenamenin gönderilmesi.

3.         Tarih: 09/N /1337 (Hicrî) (08.06.1919)         Dosya No:20/-17        Gömlek No:12//094    Fon Kodu: DH.İ.UM
Dersaadet'ten Banker Leonida'nın, Giresun kazasına tabi Kulakkaya nahiyesinde bulunan ve Osman Efendi ile Pinenida Pança tarafından işgal edilerek işletilen kereste fabrikasının kendisine iadesi için verdiği arzuhal üzerine, gerekenin yapılması hakkında Trabzon Vilayeti'ne gönderilen tahrirat.

4.         Tarih: 08/L /1337 (Hicrî) (07.07.1919)          Dosya No:216            Gömlek No:69            Fon Kodu: MV.
Giresun Belediye Başkanı olup tehcir ve taktil ile alakalı olan Feridunzade Osman Ağa hakkında hukuk-ı şahsiyyesi baki kalmak şartıyla kabul-ı istimanın münasip görüldüğü.

5.         Tarih: 10/L /1337 (Hicrî) (09.07.1919)          Dosya No:101            Gömlek No:19//041    Fon Kodu: DH.ŞFR.
Merzifon'dan Yüzbaşı Şecaeddin imzasıyla çekilen telgrafta; Giresun'da tehcir meselesinden dolayı aranırken firar ederek şekavete başlayan Feridun oğlu Osman tarafından üç biraderinin tehdid edildiği bildirildiğinden, tahkikat icrasıyla gereğinin ifasına dair Umum Jandarma Kumandanlığı'ndan Trabzon Valiliği'ne çekilen telgraf.

6.         Tarih: 15/Za/1337 (Hicrî) (12.08.1919)         Dosya No:102            Gömlek No:119          Fon Kodu: DH.ŞFR.
Kostantin adındaki bir Rumun, kızlarını dağa kaldırmamak için fidye isteyen Giresun Belediyesi sabık reisi Osman Ağa hakkında yaptığı şikayetin tahkikine dair Kalem-i Mahsus'dan Trabzon Valiliği'ne çekilen telgraf.

7.         Tarih: 25/Za/1337 (Hicrî) (22.08.1919)         Dosya No:4    Gömlek No:36            Fon Kodu: DH.EUM.KLH.
Giresun'un eski belediye reisi Feridunzade Osman Ağa'nın, af dileğinin kabul olunduğu.

8.         Tarih: 02/Z /1337 (Hicrî) (29.08.1919)          Dosya No:50/-2          Gömlek No:44            Fon Kodu: DH.KMS.
Giresun Belediye Reisi Osman Ağa'nın bir Rumu tehdid ederek fidye istediğine dair ingilizlerin iddiasının aslı olmadığı.

9.         Tarih: 02/Ey/1335 (02.09.1919)                    Dosya No:636            Gömlek No:13            Fon Kodu: DH.ŞFR.
Tahrir meselesinde suçlu olduğu iddia edilen fakat bir kabahati olmayan Giresun belediyesi sabık reisi Feridunzade Osman Ağa'nın dehalet etmek isteğine dair Sivas Valiliği'nin telgrafı. (Sivas)

10.       Tarih: 26/Z /1337 (Hicrî) (22.09.1919)          Dosya No:92  Gömlek No:74            Fon Kodu: DH.UMVM
Giresun Belediye Reisi Osman Ağa'nın Madam Pavlidi Sineması'ndan usulsüz olarak resm almasından dolayı hakkında gerekenin yapılması için Trabzon vilayetine bildirilmesi.

11.       Tarih: 29/Ey/1335 (29.09.1919)                     Dosya No:639            Gömlek No:96            Fon Kodu: DH.ŞFR.
Osman Ağa'nın Giresun'da üç Rum muhacirini katlettiğinin aslı olmadığına ve saireye dair tafsilat. (Trabzon)

12.       Tarih: 16/S /1338 (Hicrî) (10.11.1919)          Dosya No:217            Gömlek No:105          Fon Kodu: MV.
Tehcir ve taktil mesailinden dolayı Giresun Belediye Reisi Feridunzade Osman Ağa'nın rüfekasından yüz altmışdokuz şahıs hakkındaki takibat-ı kanuniyyenin tecili.

13.       Tarih: 11/Ar/1335 (11.12.1919)         Dosya No:653            Gömlek No:135  Fon Kodu: DH.ŞFR.
Giresun Kaymakamı Bari Bey'in Belediye Reisi Osman Ağa'yı katle teşebbüs eylediğinin sabit olduğu ve tahkikatın icrası için tam mevcudlu bir bölüğün Giresun'a izamının gerektiği. (Trabzon)

14.       Tarih: 16/R /1338 (Hicrî) (08.01.1920)          Dosya No:106            Gömlek No:34            Fon Kodu: DH.ŞFR.
Giresun Kaymakamı Badi ve Belediye Reisi Osman Ağa ile rüfekasına müteallik tahkikatın Trabzon İstintak Dairesi'ne nakl edildiğine dair Kalem-i Mahsus'dan Trabzon Valiliği'ne çekilen telgraf.

15.       Tarih: 25/R /1338 (Hicrî) (17.01.1920)          Dosya No:48  Gömlek No:106          Fon Kodu: İ..DUİT
Azil, tayin; Badi Bey (Giresun Kaymakamı); Galib Bey (Giresun Kaymakamı); Osman Ağa (Giresun belediye reisi); Giresun Heyet-i Tahkikiyesi; Trabzon Valiliği

16.       Tarih: 22/Ca/1338 (Hicrî) (13.02.1920)         Dosya No:32  Gömlek No:22            Fon Kodu: DH.EUM.AYŞ.
Giresun Belediye Reisi Topal Osman ve rüfekasına verilen cezanın Meclis-i Vükelaca tecili ile Giresun'da Rumlarla Topal Osman taraftarı arasında asayiş bozucu bir harekete meydan verilmemesi gerektiğinin Trabzon Valiliği'ne bildirilmesi. Giresun'daki şaki Koloğlu Mehmet ve çetesinin takibi için gönderilen müfrezeye ilave yapıldığının, Trabzon Valiliği'ne bildirilmesi. Giresun Jandarma Bölüğü efradının maaşlarını düzenli olarak alabilmeleri için, durumun Umum Jandarma Kumandanlığı'na bildirilmesi. Giresun hükümet tabibinin, merkezden gönderilen ilaçlardan ve verdiği raporlardan para aldığının, Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi'ne bildirilmesi.

17.       Tarih: 12/Ma/1336  (12.03.1920)                   Dosya No:656            Gömlek No:101  Fon Kodu: DH.ŞFR.
Giresun Kaymakamı Bari Bey'le Belediye Reisi Osman Ağa arasındaki hadisede tarafsızlığını korumaya muvaffak olamayan Giresun Ceza Reisi Hulusi ve Müdde-i Umûmî Hulusi ve Müstantık Ahmed Şükrü Efendilerin tebdili. (Trabzon)

18.       Tarih: 28/Ma/1336  (28.03.1920)                   Dosya No:657            Gömlek No:99            Fon Kodu: DH.ŞFR.
Giresun Belediye Reisi Osman Ağa'ya adavet besleyen Kara Ahmet oğlu Şükrü'nün katli şayiası üzerine, Şükrü'nün gayretkeşlerinden Kuloğlu Mehmed'le rüfekasının Akköy'e gelerek bir saat kadar müsademe vuku bulduğu. (Trabzon)


KUTLU ALTAY KOCAOVA

10 Eylül 2013